Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

3 Mayıs 2025 Cumartesi

“NOSTALJİK DURAKLARDA” HANGİ “OTOBÜSLER” DURACAK?



İnsan “yalnızlığı” tanıdıkça, beyninde "anılar" canlanıyor, yüreği sızlamaya başlıyor. Hele de bir bir yeni sıkıntılarla tanışınca aranmaya başlıyor. 

Hani bir otobüs olsa, geçse sokaktan, dursa durakta, binse o insan… 

Ama otobüs güzel dünlere gitse…


Dostluğun, arkadaşlığın, akrabalığın, bir kahvenin kırk yıl hatırının olduğu zamanlara. 

Paranın sadece ihtiyaç olduğu zamanlara, dostlukların, sırdaşlıkların ucuz pazar malları gibi tezgahlara düşürülmediği zamanlara… 

Sabah bir haber düştü önüme. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi 1930’ların “otobüs duraklarını” yeniden canlandırmış. Ama o duraklar şimdilik sadece İzmir’in “aşağı mahallesine” yerleştirilmiş. Zaten eski fotoğraflarda da “İzmir” çoğunlukla “aşağı mahalle” ve civarı yok mu? 

Nereden gelmiş akıllarına “eski duraklar” bilemem, duraklar çağın farklarına da uydurulmuş, “yazın serin, kışın sıcak” olacakmış… 

Ama ben bu yazıyı “kerameti kendinden menkul İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni” iğnelemek için yazmıyorum ki... 

O eski durakları gördüm ya? 

Aldı beni götürdü kendi eski zamanlarıma. Ben o durakları hatırlamıyorum tabii… 1970, 1980 ve sonrası benim zihin arşivim…

Sahi o “nostaljik” duraklardan hangi “hatlar” geçecek? 

Mesela “Konak – İnsanlık” otobüsü geçer mi? 

Ya da “Karşıyaka – Vefa” veya “Fahrettin Altay – Merhamet”, yoksa "Talatpaşa - Liyakat" hattı da mı geçecek?

Eski güzel zamanlarda otobüs durakları daha “insaniymiş” aslında. Yağmur, soğuk falan düşünülmüş. Daha sonraları durakları, bırakın bekleyenleri koruyan alanlar olmasını, bir elektrik direğine asılan tenekeden ibarete dönmüş. Hele de “yukarı mahallelerde”, “arka sokaklarda” … 

Peki başka hangi hatlar geçer, geçmeli o duraklardan? 

“Alsancak – Adalet” “Eşrefpaşa -Hukuk” “Bornova – Eşitlik” otobüsleri? 

Ya “Balçova – Dayanışma” ile “Gaziemir – Paylaşma”? 

Peki duraklara isimler koysak? “İnce Ruhlu İnsanlar Durağı” mesela?

Ya da “Komşuluk Zamanları”, “Çocukluğumuzun Mahallesi”, “Bayram Ziyareti” ?

Ya da "Dost Hasreti"

Otobüs gelse, durağa yavaşça yanaşsa, kapılar açıldığında eski bir Ege türküsü duyulsa… 

Biz de binsek o otobüse. 

Camdan dışarı bakarken, babamızın elindeki gazeteyi görsek, annemizden gelen "İzmir geceleri" kolonyasının kokusunu çeksek içimize? 

Otobüs dursa Fuar'ın önünde, dalsak Lunapark'a

Durakları “nostaljik” yapmak mümkün de hatta “yapay zekâ” ile farklı konseptler de bulunur ama, bu hatları “hele de bugün” canlandırmak mümkün mü? 

Öylesine “mekanikleştik” ve öylesine “yalnızlaştık ki” hepimiz… Eski güzel zamanlarda o duraklarda “akrabalık, arkadaşlık” istikametlerine beklerdik otobüsleri. Sözleştiğimiz saate yetişmenin heyecanıyla hem de… 

O eski zaman otobüslerinin şoförleri de Eşrefpaşalı, Dayko’lu, Tepecikli, Bucalı jargonlarla konuşurdu. “İlerleyelim, durakta yolcu kalmasın”! 

Ama İzmir’in duraklarında artık eski otobüsler yok. 

Şoför amcaların “Buyur abla geç, arkalar müsait” dediği o günler de çoktan “indi” bu şehirden. 

Yerine dijital ekranlar geldi, duraklar artık sessizce yolcu geçiyor. 

Eski ama “güzel” zamanlarda da sıkıntılar çoktu, “ay sonları” gelmezdi… Ama “emekliler” harçlık dağıtır, bakkallar defter tutar, sabah kahveleri içilir, “nasılsın, iyisin inşallah” nidaları duyulurdu. Akşam oturmaları, kapı önü buluşmaları, kokusu çıkan yemeğin paylaşımı, düğünde, cenazede “bir olma” … 

Derdi olan derdini, kızgınlığı olan kızgınlığını göz göze gelince dillendirirdi. İki satır mesajla ya da “sosyal medya” denen “ruhsuz mecralara” yüklemezdi duygularını, isteklerini… 

Fakat şimdi hepimiz, çoğu zaman bu karanlığa düşüyoruz. 

En çok da “kötüler” seviniyor, şeytan seviniyor… 

Şimdi hepimiz belki de: “Biri ölmüş derler, üç günden sonra duyarlar, soğuk su ile yıkarlar” havasındayız biraz. Yunus Emre asırlar önce ne demiş, asırlar sonra biz neyi yaşıyoruz?

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “nostaljik durakları” bana neler söyletti? Umarım sizin kalbinizde de güvercinler havalanmıştır!

Çoğu insanın, kendini “doğru” ve “haklı” gördüğü bu dünya da, belki de “yalnızlık” bulunmaz nimet.. 

O “nostaljik duraklarda” meçhul hatların otobüslerini kim bilir kimler bekleyecek? 

Ama kimse kimseye “bir selam” verip, “nereye gidiyorsun?” diye sormayacak. 

Çünkü herkes illaki “bir yere gidecek” ama kimse “eski güzel günlere” uğramayacak. 

Ve “duracak” ışığı sadece “mutlak sonda” yanacak! 

hasantahsink@gmail.com 


22 Nisan 2025 Salı

ARTIK “ULUSAL EGEMENLİĞİ” ARIYORUM!


Özellikle bu 23 Nisan’da, içimdeki “çocuk” değil, içimdeki “yurttaş” ağlıyor.

Yıl 2025

Takvim 23 Nisan!

Televizyon ekranlarında çocuklar ellerinde bayraklarla şarkılar söylüyor, okullarda bayram gösterileri yapılıyor, siyasiler sosyal medyada büyük laflar ediyor: 

“Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir”. 

Ezber belli, ama gerçek? 

“Gerçek”: Karanlıkta ve hatta kayıp!

Ciddi soruyorum Ulusal egemenlik nerede?  

Hani o, halkın iradesinin kayıtsız şartsız üstün olduğu, meclisin milletin namusu sayıldığı, “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ifadesiyle cumhuriyetin temelini oluşturan mefkure? 

Onu arıyorum artık. 

Caddelere bakan afişlerde değil, iktidarın gölgesine sinmiş, halkın değil kendi beklentilerinin sözcülüğünü yapan muhalefet partilerinin açıklamalarında hiç değil. Egemenliğin gerçek sahibi halkı, milleti muhatap almaktan vazgeçen medyada değil. Gerçekte arıyorum. 

Çünkü artık “ulusal egemenliği” sadece kutlamalarda hatırlıyoruz, ama ruhuna sahip değiliz! 

Göstermelik ve içi boş, mefkuresinden uzak törenlerde, birkaç “seçilmiş çocuğa” koltuğu devredip sonra o koltukları yıllarca bırakmayanların elinde eğreti duruyor artık “egemenlik”! 

Oysa bu toprakların en büyük devrimlerinden biriydi meclisin açılışı. 

Saltanattan halk iradesine geçişin adımıydı. 

Artık o iradeyi göremiyorum. 

Ve giderek daha çok şunu hissediyorum: Ulusal egemenlik yok. Belki sadece hatıralarda.

Meclis mi? Mezar taşı gibi.

Muhalefet mi? Koltuğuna yapışmış, kımıldamıyor, halkı muhatap almış gibi yapıyor, eleştiriyi asla ciddiye almıyor, yurttaşları asla dinlemiyor! 

Basın mı? Ya iktidarın ya da seçkinci kibir damgalı muhalefetin borazanı olmuş, bağımsız olan gerçek gazeteciler ya işsiz ya içeride ya da “ötekileştirilmiş”!

Ama hani şu "kurucu parti"?

Hani şu "halkçı, devrimci, Atatürkçü" olduğunu hala iddia eden, logosunda “6 Ok” olan parti?

Baktım baktım, yok, yok, yok!

Ne halkın içinde varlar ne sokakta ne yoksulun yanında ne de işçinin arkasında şöyle gerçekten inanarak ve yürekten.

Varsa yoksa strateji. Varsa yoksa “parti içi iktidar hırsı”!

Sormak lazım apaçık! Hey CHP, senin "Halk" dediğin kimdi?

O "Halk" artık yoksullaştı, ezildi, borca battı. 

Üniversite mezunu çocukları işsiz. 

Kadınlar güvencesiz, gençler umutsuz. 

Ama sen ne yapıyorsun?

Hâlâ buharlı ütü gibi kendini düzeltiyorsun, kendinden başka herkesi yok sayıyorsun, dinlemiyorsun, sokağa ancak “istersen” ama “sen planlarsan” çıkıyorsun!

Meclis’te iktidar istediği yasayı geçiriyor, sen el kaldırıyorsun. 

Sonra çıkıp basın toplantısı yapıyorsun.

Toplumsal inandırıcılıkta eylem yok.

Gerçekten halkın içinde örgütlenme yok, hala parti içindeki kaşarlanmış delege ve üye ağalarının dümen suyundasın.

Atatürk'ün kurduğu parti, artık Atatürk’ün adını sadece seçim kampanyalarına fon müziği yapıyor. Halkçı değil, teknokrat. Cesur değil, hesapçı.

Oysa egemenlik sarayda değil, sokaktadır.

Sandık namusu yerle yeksan olduğunda, doğru düzgün ve halkın güvenini kazanacak itiraz edemeyen, Yüksek Seçim Kurulu ferman okuduğunda sadece dilekçe veren, milletin hakkı gasp edilirken, “hukuki süreci takip ediyoruz” diyen bir muhalefet anlayışı mevcut!  

Halkı örgütlemeden, sokağı cesaretlendirmeden egemenlik falan yaşanmaz. CHP’nin artık şu konfordan çıkması gerek. Yoksa tarihin tozlu sayfalarında “bir zamanlar Atatürk’ün partisiydi” notuyla kalacak ki kalmaya başladı bile. 

Ve evet:

“Artık ulusal egemenliği arıyorum.”

Ama sadece saraylarda değil, CHP’de, muhalefetin diğerlerinde de de bulamıyorum.

Peki, Ne Yapmalı?

Ulusal egemenlik bir günde kazanılmadı, bir günde de kayba yazmadı; bir günde de geri alınamaz. Ama muhalefet, adım adım, bilinçle, örgütlü ve ilkeli bir mücadeleyle ve hafızayı canlandırarak, kibir ve nepotizmden vaz geçerek yeniden inşa edilebilir.


Yeter ki:

Yüzünü gerçekten halka dönsün.

Gençleri dinlesin, sokakla buluşsun.

İlkesiz ittifaklar yerine, ilke etrafında birleşsin.

Mecliste konuşmakla yetinmeyip sokakta, pazarlarda yürüsün, belediye otobüsüne binsin.

Kendi taraftarlarının beklentilerine değil, memleketin birliğine odaklansın.

Başta CHP, tüm muhalefetin sınavı. 

Egemenliği geri almak için halkı yeniden özne yapmak gerekiyor. Gerçek değişim, bu iradeyi örgütleyebilenlerden doğacak.

Ulusal Egemenlik hatırlanmak İçin değil, yaşanmak İçindir!

Belki çocuklar yine 23 Nisan’da meclis kürsüsüne çıkacak. Güzel. Ama dedim ya, artık içimdeki çocuk değil; içimdeki yurttaş haykırıyor:

“Hani Ulusal egemenlik, nerede?”

“Neden emekliler sürünüyor”?

“Neden vampirler memleketin kanını emiyor? 

“Neden milli eğitim, milli sağlık ticari faaliyet oldu?”

“Neden üretim kalelerimiz, elden çıktı?”

Düşünüyorum da, yazdım da ne olacak? 

Ama benim milletime sorumluluğum, Kuvva-i Milliye’ye, Gazi Paşa’ya borcum var! 

“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, yine bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!”

hasantahsink@gmail.com


10 Nisan 2025 Perşembe

KİBİR VE RİYAKARLIK TERK EDİLMEDİKÇE…

"Özür diliyorum, uzun yazı oldu. Ama sabırla lütfedin okuyun!"


Bu satırları kimler okur, kimler dikkate ve ciddiye alır bilemem artık. 

Zira 56 yaşında, 35 yıllık üstelik en yakın bildiği dost ve kardeşleri tarafından terk edilmiş, unutulmuş, yıpratılmış, yalan ve iftirayla neredeyse yaşamdan itilmiş bir İzmirli Gazeteci olarak yazdım… 

Oysa geçen yılın son günlerinden itibaren, benim yaşadıklarımın sadece bana özel olmadığını bilenlerin dahi, sadece dünya menfaati için kalp kırmaları artık beni de “başka denizlere” itmeye başladı. 

Oysa, 2024 Mart ayında ve sonrasında olanların adeta bir “maskeli baloya” döndüğünü, Türkiye üzerine korkunç sonuçları tarihte de yaşanmış bir bildik oyunun yeniden sahneye konulduğunu anlamayan yok gibi, lakin körüklenen menfaat ve tüketim hırslarının, toplumda “içinde adam olmayan elbiseleri” çoğalttığı apaçık bir gerçek. 

Neyse, herkes bildiği gibi yürüsün bu kısacık yaşam yolunda… Herkesin yolu kendine haksa, benim yürüdüğüm yol da bana hak…

Bu yazı bir yerde “muhalefetçilik” oynayarak, ülkeyi AK Parti yönetimine terk edenlerin hazin durumunu anlatacak ama, biliyorum ki okuyanların bir kısmı, şahsi ikballerini, ülkenin ikbalinin önünde gördüklerinden, yazıyı yazanı bir kez daha linç edecekler. Çünkü Türkiye, 14 Mayıs 2023’ten itibaren, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir kibir ve riyakarlık sürecine girdi.

Objektif ve dürüst namuslu tarihçiler, belki 50 yıl sonra belgelere, anılara, arşive bakarak bu dönemleri analiz ve teşhir edeceklerdir ama, iktidar ve muhalefet cephelerinde, bu karanlıkları yaratanlar muhtemeldir, toprak olacakları için, acaba geleceğe “ders” olacak mı inanın bilmiyorum. Zira bugünlerin yaşanmasında, geçmişten bile isteye ders çıkarılmaması net olan gerçek! 

Ben 14 Mayıs 2023 seçimlerini bir “kırılma” görsem de Türkiye üzerine oynanan oyunların başlangıcı da ta önce 1946’ya ardından 14 Mayıs 1950’ye ve son darbe 12 Eylül 1980’ne kadar iner. Çünkü “şeytan” Türkiye için böyle “hükmetti”! Sadece “Köy Enstitülerinin” CHP eliyle yok edilmesi bile bugünlere mesajdır!

“Her mahallede bir milyoner” ya da “Küçük Amerika” sevdasıyla, derinliği, mefkûresi olmayan bir yola sokuldu Türkiye 1946’da… 

Dünya büyük savaştan çıkmış, yol ve yöntemler, usul ve erkânlar yıkılmış, ideolojiler yetersiz kalmıştı. Almanya’nın neden olduğu karanlık faşizm yılları nasıl bela olmuştu? Hitler’i “tek başına” iktidara taşıyan süreçte, Almanya’daki “muhalefetin” beceriksizlikleri, öngörüsüzlükleri, 1945 sonrası “yeni düzene” asla “ders” olmamış, tam tersine “yeni efendilerin”, içinde aslında “halk” olmayan, halkı tribünlere “seyirci” olarak iten, “demokrasi” kavramının da içini boşaltıp “demokrasi” görünümlü “yeni emperyalizm” inşa eden bir süreç başlamıştı. Artık “milli değerler” veya “tarihteki milli şanlar” hatırlanmayacak, hatırlananlarda ise fikri temel olmayacaktı. 

İkinci Dünya Harbi’nin “beyni” İngiltere ve “bileği” ABD, öyle bir oyun kurdular ki, artık “Ortadoğu” bile şuursuz ve “millet” olamayacak toplulukların sürekli birbirlerinin kanını akıttıkları yer olacaktı. Zira İngiltere, bölgenin tüm genetik kodlarını almıştı. Arapları, yetiştirdiği ajanlara oyun sahası yapmıştı. Kukla idarecilerle “yeni düzen” oluşacak, halklar asla millet olmayacak, din bezirgânlarıyla da “refah” ve “mutluluk” sadece cennete havale edilecekti. 

İngiltere ve ABD asla anlaşılamadı dünyada. 

Oysa bu iki emperyal gücün tek isteği, kendi çıkarlarıydı. Dünya onlara bağlı olacak, onlar beslenecek, refah içinde yaşayacaklardı. Dünya halklarının, kültürlerinin ve tarihsek geçmişin önemi yoktu bu iki şeytani güç için. Hatta unutulmamalıdır ki, İsrail’in resmen kurulduğu ve tanındığı yıl da 1945 sonrasıdır. Son semavi din İslamiyet de dünyanın yeni güçlerinin, kendilerine göre tasarlamalarına bırakıldı. İslami bilim geçmişi tamamen unutturulmuş, Müslüman halklar cehaletin kollarına bırakılmıştı. Çünkü İslamiyet hem İngiltere hem ABD hem de Siyonizm’in önündeki en güçlü potansiyel güçtü.   

Bugünün “yeni dünyasında” İslamiyet’in terör, şiddet ve cahiliye ile anılması ve taraftar bulmasının nedeni 1945 sonrasıdır ama, bunu konuşulacak çevreler de o üç emperyal gücün tehdidine girmişti. Fakat din yine de halklar üzerinde etkindi, yıkılamıyordu. O halde bir “yeşil” düzen getirilmeli, anlaşılmaz bir içerik yüklenmeli mutlaka İslamiyet’te olmayan bir “ruhban ajan sınıf” oluşturulmalıydı. Oluşturuldu da… Çünkü elde muhteşem bir “Lawrence” deneyimi vardı. 

YA TÜRKİYE? 

1946 ile 2023 arası öyle olaylar yaşandı ve unutuldu ki. Yeni dünya düzeninin ilk “mutluluk şartı” dünü unut, güne bak oldu. Öyle bir unutkanlık hastalığı zerk edildi ki Türkiye’ye, Anadolu’nun en temel insani değerleri bir anda ucuz Pazar ürünlerine döndü. Bugün İstanbul ekranlarında izlenen güya “dedektiflik” programlarındaki aile dehşetlerinin ne ilgisi olabilir Anadolu halkının hasletleriyle? 

Ama oldu. 

Bir zamanlar çocuklara öğretilen “gitsek de görmesek de o köy bizim köyümüz” şarkısı anlamını yitirdi. “O köyler de” unutulmuş, göçe zorlanmış ve iyice “arabeskleştirilmişti”. Cumhuriyetin banisi Atatürk’ün o muhteşem “toprak devrimi de” zaten başarılmamış, Anadolu insanı zamanla cehalete, yeni feodal baskılara, din bezirgânlarının insafına terk edilmişti. Artık bilgi gereksinimi duyulmuyor, varsa yoksa “kısa yoldan köşe dönme” küçücük çocukların bile yaşam hedefi oluyordu.

Şimdi ön yargıları bir yana bırakalım ve düşünelim. 

Türkiye’de 1950’den bu yana “halk” ne zaman kazandı? Hangi dönem emekliler refah içinde, gençler umutlu, kadınlar özgür ve korkusuz yaşadı? Ya da bu söylediklerimi “yaşayanlar” bir avuç değil miydi? 

İnanılmaz ama şu anda Türkiye’de hem iktidar güçleri hem de muhalefet kesimleri baştan ayağı “12 Eylül faşizminin” nimetleriyle siyaset yapıyor. “Tek adamlık” sadece iktidarda mı gerçekten? Hemşericilik, mezhepçilik, adam kayırma sadece “muktedir” olanlarda mı? Son yerel seçimlerde CHP, hemşericilik, mezhepçilik ve nepotizm ile halka zulmetmedi mi, halkı istismar etmedi mi?  

Herhangi bir köyde ya da büyükşehirin kenar mahallelerinde yaşayan bir genç, bilgili, donanımlı, meraklı olsa da “muktedir” olma yüzdesi kaçtır? Aynı kentin bir kenar mahalle okulu ile bir merkez mahalle okulunun şartları aynı mıdır? Sokaklarının gece aydınlatması bile aynı değildir ama konuşulmaz. 

Peki “halka inmek” sözü ne zaman girdi bizim sözlüğe? 1950 sonrası değil mi? Aslında çıkış nedeni biraz da komiktir. Bir kahvede propaganda yapacak politikacı adayı, dinleyen herkesi görebilmek ve sesini duyurabilmek için bir masaya ya da sandalyeye çıkarmış. Ses düzenleri de olmadığı için, bağıra çağıra propaganda yaparmış. Halk da yani “seçmenler de” oturdukları için, politikacı adayı yüksekte, kendileri aşağıda olurmuş. İşte bu yüzden bazı “halkçı” geçinen politikacılar bu olayı “ben halka indim” diyerek kendine algı çıkarırmış. 

Önce “küçük Amerika” sonra da “demokrasiyi rayına oturtmak” için seçim ve darbe yaşayan Türkiye’de, arada “göreceli güzel şeyler” yaşansa da halkın seyirciliği, muktedirlerin de “egemenliği” kökleşmiş de kökleşmiş. Öyle zamanlar yaşanmış ki ibretlik, aynı halk bir gün önce alkışlarla seçtiğine, bir gün sonra küfredecek tuhaflığa erişmiş. 12 Eylül faşist ve emperyalist darbesi öyle bir inmiş ki beyinlere, hafızalara, artık varsa yoksa “hisse senetlerindeki yükselme ve düşme” konu olmuş. 1982 anayasasını çoğunlukla kabul eden halk, yıllar sonra anayasayı hazırlayan cuntaya “beddua” etmiş ağız dolusu. 

Ama yetmezmiş emperyal güçlere ki onların 1922’de kapatmadıkları hesap, 1923’te Lozan’da ettikleri tehdit varmış ortada hala. 

Dedim ya arada “güzel şeyler de” olmamış değil. Ama bu “güzel şeyleri” yaşatanlar öyle bedeller ödemiş ki… Araçlarına bomba konmuş, önlerine dar ağaçları kurulmuş, zindanlara atılmış, işkencelerden geçmiş, peşlerine ajanlar takılmış, gazozlarına haplar atılmış… Din değiştirilip anlaşılmaz bir hale sokulmuş, tarih ve kültürün aracı kitap değil, tencere kapağı ile çorba kepçesi olmuş. 

Eğitim gitmiş “öğretim” gelmiş, “milli” bitmiş “anlaşılmaz dini” başlamış. Emperyal muktedirler bir de “sosyal medya” icat etmiş ki, baba evlada, kız anaya, kardeş kardeşe, dost dosta “klavye savaşı” açmış. “Selam hakkı” ile “kahve hatırı” yerini “sosyal medya yandaşlığına” bırakmış. İnsanın düşünme farkı yapay zekaya havale edilmiş. Namus ve ahlak savunulurken sözde, özde her türlü yalan, talan, ahlaksızlık, kibir ve riya sarmış alemi cihanı. Milyonlar için “demokrasiyi” düşünmeyenler, “kendilerinden biri” faka bastığında “yahu demokrasi diye bir şey vardı, nerede o” demeye başlamış. En çok “demokrasi” diyene de “muhalif” adı verilmiş. Bir ekmeğin fiyatını bilmeyenler “unlu mamuller dükkanında”, pazarın yolunu bilmeyenlerse, marketlerde “fiyat analizi” yapar olmuş. 

Türkiye öyle bir içine döndürülmüş ki, medyada hep “kişiler” haber olup, haber yapılacak halk, seyirci edilip “haydi bize düşüncelerinizi yazın” havasına sokulmuş. 

14 Mayıs 2023’te “muhalefet” büyük çaba gösterip “iktidarı” mega iktidar yaptığının hala farkında değil. Kendilerinin “masa” benimse “6’lı zigon sehpa” dediğim komedinin, seçim sonrası düştüğü “trajedi” bile unutuldu. 

2025’teyiz… İktidarın halkı başka muhalefetin halkı başka. Bir de benim gibi kaç kişi olmadığımız “bağlantısızlar” var. “Taraf olmayan bertaraf olur” kelamını hiç üzerime almıyorum. Zira iktidar da muhalefet de beni ve benim gibileri “kendilerinden” saymıyor. 

GELELİM İZMİR’E 

Aslında İzmir “bildiğimiz” gibi… 

“Bireysel muktedirliklerin” muhteşem kenti. Tepelerin, kıyının zulmünden kurtulamadığı şehir. O tepeler ki, işgalin acısını yaşadığı halde, kurtuluş sevincini uzun süre yaşayamamış. Kurtuluşa sadakatini, mahalle çeşmelerinde anıtlaştırdığı halde, kıyı, öyle etmiş böyle etmiş yine tepeleri atmış yeni oyunundan, çeşmelerini tarumar etmiş. Kıyının eski sahipleri kovulunca gelenler, gidenleri aratmamış. Tepeden görülen o tarihi yağmadan sebeplenenler, kovulanların yerine gelen, getirilen yeni muktedirler olmuş. Ve tabii yeniden yazılmış işgal ve kurtuluş. Ama bu kez kurtuluşta tepeler yokmuş, kıyının olmayan kahramanlığı uydurulmuş. 

İzmir’de tarihi yazan tepeler ama imzalayan kıyılar olmuş düzeltmelerden sonra. Kıyı, tepelerin bildiği zalimlere “kahraman” demiş, hainlere “vatansever” … 

Zamanla kıyı, “potansiyel tehdit” gördüğü “tepeleri” başkalaştırmayı koymuş kafasına. Başarmış da öyle bir başkalaşmış ki Basmane’den yukarı doğru “tepeler”, kıyı rahat etmiş. Nasılsa “tepe” asla “kıyı” olamazmış… “Çalsın sazlar oynasın kızlar” misali. 

Öyle ya İzmir’in, İzmirlinin bilgisi dışındaki ünü “İzmir’in denizi kız kızı deniz kokar” sözünde bile “kıyı” vardır dikkat edin “tepeler” değil! 

Aslında İzmir’in “kimliğiyle imtihanı” 1990’ların sonuna doğru başladı. Gazeteler, gazeteyken, yayınlanan bazı yazılarda İzmir’i “ikinci Barselona” yapmak ne kadar da çok savunuluyordu. Ama yazanlar haklıydı zira efendilerinden “tepeleri” düşman “tarihi” hatırlanmaz öğrenmişlerdi. 1922’de kovulanlar, yarım kalmış hesabı kapatmak için türlü kılıklarda yeniden İzmir’i yurt etmişlerdi kendilerine. Bu kez şansları çoktu, çünkü “tepeler” artık “muktedir” değil kıyının “marabasıydı”!

2000 Milenyum ile geldi. Oysa “milenyum” tam bir “şehir katliamının” başlangıcıydı. Kıyı bu kez “baronluk” yöntemini buldu. Ticaretten, siyasetten, hocacılıktan, locacılıktan, medyadan, müteahhitlerden, şairlerden irili ufaklı “baronlar” İzmir’e hükmetmeye başladı. İşte bugünün iktidarının “çözemediği” buydu. Kendinden olanlar dahi, zamanla maddi güçleri ve etkileri oranında “baron” olabilmişlerdi. 

Bakın talihe ki ekranların da o zamanlar en çok izlenen dizisi “Kurtlar Vadisi” idi. Görünenin, göründüğü gibi olmadığı zamanlar başlamıştı.

İzmir bugün iktidarın “alamam” muhalefetinse “nasılsa alırım” dediği bir şehir. 

Onun içindir ki, İzmir’in “seçilenlerinde” şehir kimliği, ahlak, bilgi, donanım, demokratik algı, merhamet, hoşgörü ve öngörü sıfır düzeyindedir. İzmir’de bugün her gece “bir alim bir cahile boğdurulur da” kimseler duymaz. 

Ben eminim, siz de sadece düşünün İstanbul’ ile İzmir “aynı” değildir. 2024 Mart ayı seçimleri sonucu oluşan irade asla göründüğü gibi değildir. Üstelik muhalefetin görüntüsü, iktidarın “haşarı öğrencisi” olmaktan öte değildir. 

Muhalefetin şansı gibi görünen, kendi geçmişinin bilinmediğini sanmasıdır ki, zaman içinde patlayacak bazı gerçeklerle bu da değişebilir. İktidarın yönetmede kullandığı enstrümanların eskilerini, kendi içinde kullanan muhalefetin, halka yarar getireceğini sanan sadece yandaşlarıdır.

İktidar ve yandaşları ile muhalefet ve yandaşlarının gladyatör dövüşüdür izlediğimiz. Bizler de dövüş aralarından “emekli maaşı zammı” ya da “asgari ücret zammı” bekleyen “Romalılar” gibiyiz. Aksi olsaydı, bugün İzmir’den vekil seçilenler ve belediye başkanı olanlar mevcutlar olabilir miydi? Hepsi de “İzmir içinde olup İzmir’i bilmeyenler” değil midir? 

Şu soruma cevap verecek kimse çıkar mı bilemem, mevcut belediye başkanları da bir öncekiler gibi CHP’li değil mi? Peki “mali gerçekleri” nasıl olmuş da öğrenmeden seçilmişler? Peki bugünün peki çok belediye başkanının demokrasiden nasibini alamamış, yüzer gezer yaşayan ve bugüne dek bir ekmeğin bile mücadelesini yapmamış olmaları ilginç değil mi? İstanbul ciddi bir savaş verirken, mücadeleden kaçanların İzmir’de mevki makam bulmaları da tuhaf değil mi? Ya da en önemli tuhaflık, başta büyükşehir belediye başkanı neden bu kadar diyalogdan, iletişimden kaçar? Neden bugünün muhalefeti de kendi hâkimiyetlerinde “muhalefetten” ve eleştiriden nefret eder?

İnanın yazacak, hatırlatacak ayrıntı çok. 

Ama sanıyorum ki ben de artık bir “sona” geldim. Bugün dostsuz, arkadaşsız bir hayat nasıldır, onu çözmeye çalışıyorum. Ama tabii ki üzülüyorum. Meslek hayatım boyunca İzmir’de hep uyarıda bulundum, yazdım ve konuştum. Lakin “İstanbullu” olmayınca, “öz şehrimde garip kalmayı” yaşadım. 

Ne diyeyim ki, galiba artık İzmir’e “nokta” koyacağım… Ama siz dikkat edin, kimsenin benim düştürüldüğüm duruma düşmesini, benim yaşadıklarımı yaşamasını istemem. Zira “insanım” ve hala “insanım”! 


12 Eylül 2024 Perşembe

BUGÜN 12 EYLÜL VE AMACA ULAŞTI EMPERYALİZM YA CHP?

1980'in 12 Eylül'ü #AtatürkCumhuriyeti'ne karşı yapılmış darbeydi ve başarıldı ne yazık ki!

Bugün 12 Eylül öncesini sonrasını, anayasayı, "tontonlu yılları", Milli Eğitim'de "seni kabak gibi oyarım" diyen bakanı, Cumhuriyet'in ekonomi kalelerinin arsıza yüzsüze, papatyalara, emekli faşist askerlere peşkeşini, işkenceleri, faili meçhul cinayetleri, yurt dışına gitmek zorunda olanları, "karıştır barıştır" zorbalıklarını, üç kişinin bir araya gelmesinin sakıncalı sanılmasını, güya demokrasiyi rayına oturtmak için, yaşını büyütüp çocukları asanların Balçova'da ağaçlara kıyıp kendilerine villacıklar yapmasını, “serbest piyasa" denen harami düzeniyle emeklinin muhtaçlık sürecinin başlamasını, vergi yüzsüzlerinin sermesini,  zenginin daha da duyarsızlaşıp, yoksula “köle" olma imkanının sunulmasını ve daha nice olayı hatırlar mıyız bilmem?

Ama eminim, 12 Eylül 1980'de başlatılan "dejenere toplum projesini" ve anayasayla bugüne kadar gelen bazı antidemokratik gelenekleri konuşmayacağız.

Bir yandan Amerikan destekli "Fetö" hainine yol açılırken diğer yandan da ahlak erozyonu başlatıldı. Aile birliğine saldırılar sistematik hale getirildi. Eğitim yobazlaştırıldı ve "biat" temelli "sabır şükür" dayatması başladı. Yolsuzluklar, yüzsüzlükler, cahil inşaatçıların müteahhitlik egemenlikleri başladı.

Ve en acısı 12 Eylül faşizminden çekenlerin bazıları bile, zamanla bu yaratılan sahte toplum düzenine dahil oldular.

Aradan 44 yıl geçmiş. 12 Eylül Amerikan darbesinin yarattığı siyasi kaos bugün ne yazık ki zirvede. Son 20 yıla damgasını vuran “Ak Parti" zihniyetinin formüle edildiği süreç 1980 – 2000 arasıdır. Hatta Fetö hareketinin devlete azar azar sızdığı süreç 2000 sonrası değil 1980 sonrasıdır. Atatürk’ün 1923’de kurduğu “laik, bağımsız, ulusal devlet" sistemi 1946’dan itibaren kemirilmeye başlanmış, 1950 çok partili hayatın başlaması, Celal Bayar’ın alanlarda “Küçük Amerika olacağız” nutuklarının anlamı yıllar sonra ANAP’la anlaşılacaktı.

Bugün Atatürk’ün “iki eserinden" biri olan CHP’nin yaşadığı asıl kimliğinden uzak kimliksizliğin de düğmeye basılması 1980 sonrasıdır. Hatta bugün öylesine içi boş şekilde nutuklar atılmaktadır ki, CHP’nin başında yani Atatürk’ün emaneti koltukta oturan şahıs, temel 6 ilkenin anlamlarını bilmediğini adeta ilan etmiş, bağımsızlığın sembolü olan ekonomik içerikli “devletçiliği" bile isteye ve tabii ki cahilce “halkçılıkla" karıştırabilmiştir.

Atatürk ömrü boyunca feodal düzene karşı savaşsa da, bugün ne yazık k Türkiye siyasetinde bir nevi feodalizm ve bolca nepotizm mevcut. Son yıllarda ki özellikle de CHP’de son genel başkan seçimi sonrası yerel adayların belirlenmesinde parti ağalarının yakınları, arkadaş veya hemşerilik ve tabii ki menfaat odaklı adaylarla yol yürünmüştür. Bugün Türkiye de “yaşam biçimi” şekliyle “demokrasiden" bahsetmek mümkün değildir. Kaldı ki ekonomik zorlukların yaşandığı, milli beka tartışmalarının bitmediği Türkiye’de “demokrasi", sadece parti başkanlarının, toplum "baronlarının" tekelinde, halkı kandırmak için kullanılan bir yöntemdir. Gelinen noktada Atatürk’ün kurduğu parti, yönetsel olarak “12 Eylül zihniyetiyle" uzlaşmıştır. 

Darbenin 44. Yılında Atatürk’ü en sevdiği kentin belediyelerinde, tarihte eşi görülmemiş bir zulüm, mobing ve sindirme hakimdir. Başkanların çevreleri bilgi, donanım ve liyakatle kendini kanıtlamışlarca değil, yakın arkadaş, okul arkadaşı, onun karısı, parti büyüklerinin yolladığı şahıslarca doludur.  

Düne kadar AK Parti’nin antidemokratik uygulamalar, liyakatsiz atamalar yaptığını haykıran “bugünkü" CHP, bizzat belediyelerinde AK Parti’den daha zalimce davranabilmekte, eleştiriye tehditle karşılık verip, alimleri cahillere, muhteris kifayetsizlere boğdurmaktadır.

12 Eylül 1980’nin üzerinden 44 yıl geçti. Bugün Türkiye “Atatürk’ün Türkiye’si" olmadığı gibi, CHP de Atatürk’ün kurduğu CHP değildir...

Okumak, araştırmak, sorgulamak, tartışmak, dayanışmak, paylaşmak tam da 12 Eylül projesinin istediği gibi toplumda yeri olmayan yaşam tarzlarıdır artık. Ve ne yazık ki bir 12 Eylül’de yine karşılığı olmayan samimiyetsiz mesajlarla gün geçecektir.

7 Eylül 2024 Cumartesi

Hasan Tahsin Kocabaş / İzmir : 9 EYLÜL’DE “YANIK KOKUSU” OLMAZ! (1)

Hasan Tahsin Kocabaş / İzmir : 9 EYLÜL’DE “YANIK KOKUSU” OLMAZ! (1):   O vatandaş sokakta gördüğü afişi çekip yolladığından beri şaşkınlık ve kaygı içindeyim. Normalde hemen büyük tepki vermem, araştırır, soru...

9 EYLÜL’DE “YANIK KOKUSU” OLMAZ! (1)


 

O vatandaş sokakta gördüğü afişi çekip yolladığından beri şaşkınlık ve kaygı içindeyim. Normalde hemen büyük tepki vermem, araştırır, soruşturur, konuşur ondan sonra yazarım. Lakin bu kez farklı… Çünkü soru soracağım şahıslar büyük bir kibir havuzunda, küçük dağları ben yarattım hastalığı pençesinde.

Bu yazı konusunda ilk, daha sonra ikinci yazı gelecek. O “yanık kokulu” sergiyi gezip, öyle yazacağım. Bu yazıda “9 Eylül” ve “yangınlar” çelişkisini aktarayım size.  

31 Mart yerel seçimlerinden sonra CHP’li Cemil Tugay yeni “büyükşehir belediye başkanı” seçildi İzmir’e. Farklı yoğurt yiyişinden midir yoksa iradesine fazla müdahale edilmeye çalışılıyor, ondan mıdır bilemem 6 aydır başkanda da çalışanlarda da huzur yok?

Cemil Tugay’ın ilk atadığı “yeni kadrolar” genellikle kendi sosyal çevresinden, Karşıyaka Belediyesi’nden ya da bazı siyasi üst akılların tavsiyeleriyle “sağdan soldan” kim olduğu araştırılmadan, liyakat ve donanım sorgulanmadan muhtemeldir ki “dayatılan” şahıslardan oluşuyor.

Ancak burada kısa geçmeliyim ki, Cemil Tugay’ın “kadro tanzimi” ilkleri içermiyor, son 20 yıldır zaten iktidarın sözlüklerden sildiği “liyakat ve donanım” İzmir’de de CHP’li belediyelerce azdan çoğa doğru hep yaşandı. 31 Mart sonrası ise zirve yaptı. Yani Sayın Tugay “ilk” değil bu yöntemde. Ancak bu dönem “donanımsızlık” galiba baş kriter, bir yerlere “biat” öncelik.

Cemil Tugay’ın ilk tercih ettiği atamalarda, İzmir kültür aleminin yakından tanıdığı Dr. Nejat Yentürk ve gıda mühendisi Aybala Yentürk var. Yentürk çiftinin başarılı “sergi” çalışmaları, Cemil Tugay’ın Karşıyaka’da Belediye Başkanlığı yaptığı 2019 – 2024 arasında gerçekleşti. Kurtuluş ve Kuruluş yıllarının yıldönümü olan 2022 ve 2023’te Karşıyaka’da açtıkları iki görsel ve obje sergileriyle, koleksiyonerliklerine bir de sergicilik eklediler.

Açık söylemeliyim ki bendeniz hem basında hem de yayınlarımda bu iki sergiyi hep tekdirle andım. Çünkü Yentürk’ler, mümkün olduğunda İzmir kültür tartışmalarının dışında kalıp, işleriyle ilgilenen insanlardı. Nejat Yentürk, özellikle İzmir “sokak lezzetleri” tarihine özel ilgi gösterip başarısını, konferans ve kitaplarda kanıtlamış bir araştırmacı.

Aybala Yentürk ise özellikle İzmir’de Halkapınar Şehitliği’ne kara gölge gibi çöken, Türkerler Holding’in yıllardır bir türkü bitiremediği “Mahall Bomonti” inşaatını, Aralık 2017’de Atlas Tarih Dergisi’ne ek kitapçık yaparak tanıtan bir araştırmacı yazar.  

İzmir’in yeni “büyük” başkanı Tugay, bu çiftten de Büyükşehir ölçeğinde Apikam çatısı altında sergi istemiş muhtemelen. Bu yüzden de Aybala Yentürk’ü Apikam’a, danışman kılığında personel olarak yerleştirmiş, Nejat Beyi de bir şirkete yönetim kurulu üyesi olarak monte etmiş. Ancak bir süre sonra koleksiyoner, gıda mühendisi ve sergi küratörü Aybala Yentürk’ü, İzmir belediyesinin en büyük şirketi İzelman’a “yönetim kurulu başkanı” olarak atadı. Yani Tugay ile Yentürk’ler arasında mahşerlik bir birliktelik mevcut. Hatta Cemil Tugay’a her konu ve alanda etki edecek kadar yakın olduklarını, onların aktardığı her bilgiye Başkan Tugay’ın şüphesiz inandığını bizzat biliyorum.

İnanın ilgilendiğim bu alan değil. Yukarıda da yazdığım gibi eski başkanların da bu tip durumları hep oldu İzmir’de. Yentürk’ler belediye içindeki “işbirlikçileriyle” estirdikleri rüzgârı, hatta yıllar önceye dayanan bazı intikam hırslarıyla, bazı uzman personeli hızla sürdürdüklerini, sergi açmaktan ziyade, belediye içinde “güç ikonları” olmaya çalıştıklarını size bir süre sonra yazacağım. Çünkü bu konu benim “gurur meselem” halinde.

Biz gelelim 9 Eylül konusuna:

Söylemekten imtina etmem, ben Yentürk çiftinin Karşıyaka’daki çabalarını bildiğimden, her şeye rağmen Apikam’da da aynı ruhu devam ettireceklerine, aynı rüzgârı estireceklerine inanmıştım. Unutmuşum Türkiye’de, “koltukların” karakterlere “kibir” enjekte ettiğini.

Fakat bir basın bülteniyle allak bullak oldum. Hele basın bülteni içindeki bazı satırlar beni benden aldı, kaygım ve şüphelerim arttıkça arttı. Türk siyasetine 1950 sonrası çöreklenen “enkaz edebiyatı” “devri sabık” yaratma hastalığı ne yazık ki an itibariyle İzmir’de tüm belediyelerde açıktan veya örtülü yapılıyor. Hatta CHP Genel Merkezi düzeyinde bile, kadroların tamamı bir önceki yönetimde yer alsalar da durum değişmiyor, vefasızlık menfaat odaklı yaşlanıyor yaşatılıyor, “doğru” ve” gerçekler” önemini yitiriyor.

“YANIK YURT” DERKEN BEYLER?

“YANIK YURT” Sergisi Apikam’da açılıyor. Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), İzmir tarihinin en önemli olaylarından birini, ‘YANIK YURT-Kurtuluş Savaşı’nda İzmir ve Batı Anadolu Yangınları’ sergisiyle gündeme taşıyor. Millî Mücadele’nin son günlerinde yaşanan İzmir ve Batı Anadolu yangınlarına odaklanan sergi birçoğu ilk kez gün ışığına çıkan fotoğraf, film, belge ve objelerden oluşuyor. YANIK YURT, 12 Eylül’de APİKAM Sergi Salonunda ziyaretçilerle buluşacak.”

Serginin sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi olduğuna dikkat çekiyorum öncelikle. 9 Eylül rüzgarının esmesinin üzerinden 102 yıl geçmiş. Ama yıllar içinde o kadar “boşaltılmış ki” 9 Eylül, artık günümüzde bazıları çıkıp “Her sene her sene 9 Eylül tekrarı mı olacak yani?” ya da “Bu İzmirlilerin 9 Eylül ve bayrak takıntısını anlayamıyorum” diyebilmektedir.

Bakın çok iyi hatırlıyorum “her sene her sene 9 Eylül tekrarı mı olacak yani?” sözünü söyleyen de bugün Apikam’da bulunuyor. “Bayrak takıntısını anlamıyorum” diyense, onu getiren bir önceki Başkan Tunç Soyer tarafından geri yollanmıştı.

“İzmir Yangını” önemli bir konu, yangının kimler tarafından çıkarıldığı, yangının arkasındaki asıl azmettirenin kimler olduğu 102 yıldır netliğe kavuşmadı. Çünkü işgalden kurtuluşa yazılan tarihin yarından fazlası “yazanın yapana” değil “yeni nesi emperyalizme sadakatiyle” yazıldı, yayınlandı. Bu yüzden de İzmir’de Apikam adlı kurumun bu konudaki faaliyetleri doğrudur. Ancak 9 Eylül coşkusunun, işgalin her türlü baskı ve işkencesini yaşamış İzmirli Türklerin, 9 Eylül’e sahip çıkışlarını, Halkapınar şehitlerini, kör karanlıklarda dikilen ay yıldızlı al bayrakların öykülerini anmadan, hatırlatmadan, tam da 9 Eylül haftası hem de yangının çıktığı tarihten bir gün önce “12 Eylül’de” üstelik de “yanık yurt” adıyla sergi açmanın anlam mantığını hayra yormak mümkün değildir.

Eski “Punta’da” açılacak klasik fotoğraf sergisinin ise bu şüpheli serginin yanında kıymet-i harbiyesi olmadığını eksantrik afişinden anlıyorum zaten. Sergi küratör ve koordinatörünün dünyaya bakışlarını bilmem, kibir yaklaşımları da umurumda olmaz.

Gerek Sayın Başkan Cemil Tugay’ın gerekse bu serginin küratörleri ve genel koordinatörüne iki çift lafım var Türkiye’nin son 20 yıllık siyasi süreciyle ilgili.

Bir millet düşünün, iki yüzyıl öncesine kadar dünyanın en kudretli devletine sahip olsun, iki yüz yıl boyunca da azdan çoğa artarak sömürge…

Emperyalizmin açık sömürgesi. Zaferlerinden bile, masada vazgeçsin. Halkının derdine derman, hastalığına deva değil de kendini sömürenlere daha çok sömürecekleri imkânları sunsun.

Ve bir gün, dıştan ve içten sömürenler “infaz” emri versin, ordularıyla saldırsınlar ve tarihin en kirli, en iğrenç, en kahpe saldırılarını yapsınlar. Ama o hesaba katmadıkları “inanç ve irade” bir yürekli evladının ayağa kalkmasıyla dirilsin, “az zamanda büyük” adımlarla önce “kurtuluş” sonra da yenden “kuruluş” gerçekleşsin.

Millet: Türk Milleti, evladı da Mustafa Kemal Atatürk!

Kurtuluşun tarihi 9 Eylül 1922.

Kurtuluş” dediğimiz zaman öylesine muazzam bir zamanki, 4 gün sonra emperyalistlerin giderayak başlatacakları ve el altından satın aldıkları işbirlikçilerinin de seyredecekleri yangın, 1922’de bile şehirde esen özgürlük havasını karartamamış. Çünkü İngiliz aklıyla yangın çıkaranlar, çıkardıkları yangında Türklerin de yok olacağını düşünmüşler ama olmamış. Onu İzmir’e has esen rüzgâr engellemiş. Fakat ne hazindir ki 102 yıl sonra üstelik de “kurtarılan yurt” için “yanık” yakıştırması yapılıp, düşmanın kaçarken yaktığı tüm bölge “9 Eylül” anlamının üzerine oturtulmaya çalışılmış.

Benim karşı olduğum “zamanlama”! 

Ben bu sergi hiç olmasın, olmamalı demiyorum. Ama kurtuluş süreciyle ilgili hala netlik sağlanamazken, yangının “öne çıkarılması” bana Yunan ve İngiliz aklının tezahürü gibi geliyor. Adı da incitici, zamanlama da incitici… Sergi hazırlayıcıları konuşmak, iletişim kurmak yerine “ben bilirim” kibriyle kulaklarını herkese kapatmış olabilirler. Lakin ortadaki durum kendilerine değil bizzat Başkanın siyasi ikbaline gölgedir.

Apikam “yangını” öne çıkarırken “kurtuluş” günün de İzmir Valiliği ise bilgiye, hatırlatmaya dayalı bir toplantı düzenleyecek ki, bu da manidar. Oktay Gökdemir’li, Ayşe Üngör’lü Apikam’ı hatırlıyorum da coşkunun ve farkındalığın öne çıktığı zamanlardı. Ama gariptir, bu sergiyi hazırlayanlar kendilerinden önceki tüm zamanları “başarısız, sıradan, tekrar” gördüklerinden ve yanlarında “tuttukları” hani şu “her sene her sene 9 Eylül olur mu” diyenle birlikte

Biz 9 Eylül’ü sevgili Haluk Işık’ın dizeleriyle içselleştirdik, yangın kokusu yerine askerilerin üzerlerine serpilen gül kokularıyla örtüştürdük:

 “Sen 9 Eylül dersin iki kelime, ben onurlu bir halk anlarım, rüzgarın çevirdiği sayfa anlarım, sen İzmir dersin iki hece, ben saygıyla ayağa kalkarım.”

 

NOT 1: Serginin basın bülteninde çok acayip satırlar var. Kim yazmış, hangi kaynağa bakmış bilemem. Ama bugünkü Apikam binası “İtfaiye Merkezi” olarak yapıldı, “santral” olarak değil! Üstelik itfaiyenin objeleri Aziz Kocaoğlu döneminde de Nejat Bey’in şimdi beğenmeyip, sağda solda aşağıladığı sergilerde kullanıldı.

Not 2: Sergi 12 Eylül’de Apikam salonunda açılacak. Gidin mutlaka. Çünkü sergiye değil manidar zamanlamaya kaşıyım. Sergiye ben de gidip iyice inceleyeceğim. Sonra da bu yazının ikinci bölümünü yazacağım. Lakin kimseyle iletişime de geçmeyeceğim. Çünkü “iletişime” geçeceğim şahıslarla görülecek bir hesabım var.

2 Eylül 2024 Pazartesi

İZMİR’E YABANCILAŞTIRILAN İZMİR (1) – İzmir, 2 Eylül 2024

"İzmir Kimlikliksizleştiriliyor"

İnanılmaz bir süreç yaşıyoruz da kaç “sayın” farkında, bilmiyorum. Türlü tehlikeler kapımıza dayandı, ama ne yazık ki bu kez “Rahmetullah Çelebi” gibi, Hasan Tahsin Recep gibi yüreği ve beyni özgürler yok gibi. Lakin ortalık “İngiliz muhiplerinden” geçilmiyor. Bazıları bilerek bazıları da dost, arkadaş, tanıdık ihanetlerinden habersiz, bunların gazına gelerek kendilerini kandırıyorlar ve İzmir’i de uçuruma sürüklüyorlar cahilce.

Okuduklarım, duyduklarım bana oldum olası “eksik” geldi. Değer verdiğim uzmanlara sorduğumda ise sorularım yanıtsız kaldı. Acaba gerçekten düşündük mü Hukuk-u Beşer Gazetesi sahibi Hasan Tahsin Recep Beyin, bile isteye neden “ölüme” gittiğini?  Bana onun ölüme gidişi hep şüpheli geliyor. Zira girişiminin ciddi ciddi “intihar eylemi” olduğu aşikâr değil mi? Acaba o büyük öfkesinin altında “başka şeyler de” olabilir mi? Mesela “Maşatlık Mitingi” onun “ölüme gidiş” kararını verdiği olay olabilir mi?  Bunun genç ve dürüst tarihçiler tarafından araştırılmasında yarar var. 

Bugün konum bu değil, anlatmamın nedeni, İzmir’in “değiştirile değiştirile” kimliksiz yok olmaya doğru hızlanarak gittiğini anlatmak.

İzmir’in işgal dönemi de kurtuluş ve yangından sonraki süreci de oldukça fazla “boşluklarla” dolu. İşgalin acısını yaşayan İzmirli Türkler’in kurtuluştan bir süre sonra yok sayılmaya başlaması, ileride “arka mahalle” gerçeğini yarattı. Bugün İzmir’de seçilmişler ve atanmışlar anlamasalar da çok ciddi bir “kıyı çeper” ayrımı var. 

Bu girişi yaptıktan sonra gelelim bugüne…

Açık söylemeliyim ki Eylül 2024 itibariyle İzmir, İzmir hassasiyetleri ve kimliği gereğince yönetilmiyor, anlaşılmıyor ve hissedilmiyor. Büyük oranda İzmir dışı kimliklerle iş birliği içinde menfaatçi muhterislerin köşe başlarına egemen olduğunu görebiliyoruz. Sermayeden medyaya, yerel yönetimlerden milletvekillerine, İzmir “İzmir” olarak haykıramıyor, söylem geliştiremiyor, kimliği bunalımla dolu bir şehir görünümünde.  

İnanın bana şu anda Valilikte, kaymakamlıklarda, ilçe ve büyükşehir belediyelerinde bir “İzmir kronolojisi” yok! Tarihsel hassasiyetler, sosyal medya mesajlarına sıkışmış dorumda ve bir çoğu kafa karıştıracak mahiyette, tarihsel günler ise birkaç konser ve eksantrik gece gösterileriyle kotarılmaya çalışılıyor. Üstelik yaklaşan 9 Eylül bile İzmir’de heyecan yaratmıyor. Tıpkı skandal şekilde iki kez açılan “Arsıulusal Fuar” gibi. Oysa, o fuar alanı da pek çok “soru işaretleriyle” temizlenmiş olsa da 9 Eylül 1922’de elde edilen zaferin ardından kurulacak Cumhuriyet’in “bağımsız ve milli ekonomi” damgasını taşıyordu son 20 yıl öncesine kadar.

Kurtuluş” ve “kuruluş” içeriği, öylesine alabora edildi ki, yeniden yazılmasında büyük yarar var. Ancak burada “boşluklar” doldurulacak, kahramanlarla hainler ciddi olarak masaya yatırılacak ve kimseden yana olmadan, kimseyi kimsenin üstünde görmeden tarih yeniden yazılacak. Çünkü ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti tarihi “yazanın yapana sadık” olmaması üzerine yazılmış. Özellikle 1950 sonrası ve temele inilerek 1980 sonrası hem Cumhuriyet hem Kurtuluş Savaşı hem de İzmir’in işgal ve kurtuluş süreci sadece hamaset ya da örtülü yalanlarla genç dimağlara sokulmuş. Doğrularla yanlışlar öylesine birbirine girmiş ki, 1922’nin 9 Eylül günü İzmirli Türklerin yaşadığı büyük coşku unutulmuş, 9 Eylül’lerine vazgeçilmez anma ve anlatılarından cayılmış ama yerine “İzmir’i kim yaktı” diye boş beleş bir soruya yanıt arayan, emperyalist uşaklarının çabaları zirve yapmıştır. 

Düşünebiliyor musunuz? 

İzmir’de bugün o kadar azaldı ki makamlarda 9 Eylül hassasiyeti, o kurtuluş gününde, gözleri İzmir’e doğru açık olarak şehit olan, Halkapınar’da “onur ve namus” adına yatan dört “yavrucak” bugün artık akıllara bile gelmiyor! Umarım yanılırım da böyle giderse üstelik CHP’li belediye başkanları oluruyla “9 Eylül Kurtuluş” günüden vazgeçilerek “13 Eylül Yangın” günü dikkate alınacak. Dedim ya umarım yanılırım.

Bugün İzmir’de “İzmir’e yabancı” ve “hoyrat yaklaşan” mihraklar egemen durumda. 

Yerel yönetim kadroları neredeyse başka kentlerin egemen dinamiklerinin kontrolünde. Basmane gerçeği dahi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kontrolüne girdi, İzmir’in “kültür ve sanat” havası artık İzmirce esmeyecek gibi görünüyor. Valilik ve iktidar ise, bir yandan İzmir’in “kırmızı çizgilerine” saygılı olduğunu iddia ederken, sessizce uyguladığı “demografik değişim” operasyonundan vazgeçmiyor. İzmirli seçmenin 20 küsür yıldır yerel iktidarda tuttuğu CHP, son büyük kurultayı sonrası kendi tarihi genlerini bozarak 6 oku rengârenk bir saçmalığa sürüklüyor.

Ve ne yazık ki, kahrolarak yazmalıyım, İzmir’i, 31 Mart’ta “seçtiğimiz” Başkanlar değil, başkanları “ilk seçen” mihraklar yönetiyor!

Bu konuyu gelecek yazıda daha açık yazacağım.

NOT: Bana her zaman hasantahsin@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. Bu arada yakında https://www.instagram.com/htkizmir/ adresimden günkü 15 dakikalık #güncel yayınlara başlayacağım. Takipte kalın bir olalım yurttaşlar.




CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI

  CHP • KURULTAY • BUTLAN • İÇ SAVAŞ CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI Özgürcü müsün, Kemalci misin? HASAN TAHSİN KOCABAŞ   İzmir,...