Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2026 Pazartesi

SAYIN BAŞKAN, BU ŞEHİR SİZİ “DİNLİYOR” , PEKİ SİZ KİMİ, KİMLERİ “DİNLİYORSUNUZ”?


 Aslında eleştirilerim, Özgür Özel’in CHP’nin başına geçip, yerel seçimlerde aday belirlemeleriyle başlamıştı. Seçimlerden sonra ise, benim dahi oy verip “başkan” seçtiğimiz Cemil Tugay’a karşıtlığım ise, tamamen kadro tasarımı ve çalışanlarına karşı yaklaşımlarından dolayı idi. Ama “iplerin koptuğu” konu, “Kurtuluş Müzesi’ni” kapatıp, “9 Eylül ruhuna” aykırı ve tamamen “tekrarlardan” oluşan bir sergiyi açmasına karşı yazdığım yazıyladır. 

Herkes bilsin ki açılacak olan “Mutfak Müzesi’ne” de karşıyım ve duyduklarım umarım “ileride” Başkan Tugay’ın “canını sıkmaz”! Çünkü “Mutfak Müzesi” İzmir’in bunca sorunu içinde ancak “şehir çöpler içinde yanarken, saçlarını tarayan kibirli lümpenlerin” işi!

Aradan iki yıl geçti ve AK Parti iktidarının yaklaşımlarına alkış tutacak değildim elbet. Hele tamamen yanlış bir “vakıf uygulaması” ile “uydurma bir tarih” konusunda elbette taraf olacaktım. Uzaktan yakından bir İslam vakfıyla alakası olmayan Un fabrikasını, arşivlere bile bakmadan belediyenin elinden almak, ne olursa olsun o belediyeyi seçen halka saygısızlıktır.

İki yıl boyunca eleştirdiğim başkanı, “Un Fabrikası” konusunda destekledim ama “hataları da” söyledim. Başkan Tugay’ın “başına” aslında “iş açan” iktidar değil, liyakatsiz ve iş bilmez, halk sevgisinden yoksun bazı “yöneticileriydi”!

Günlerdir düşünüyor, hatırlıyor ve not alıyordum. Şimdi okuyacağınız yazı aslında “Cemil Tugay ve Başkanlık Yöntemlerini Analiz” gibi görülebilir.

Hatta Başkan Tugay “sağdan soldan gelecek nifaklarla bana yine düşman da olabilir. Ama özgür beyinli, merhamet ve vicdanlı bir gazeteciyim ve beni sadece “doğrular ve yanlışlar” yönlendirir. Elbet bir gün yüz yüze geleceğiz Sayın Tugay’la, yazdığım gibi konuşmayı da bilirim.

Şimdi buyurun, biraz uzun oldu ama, yazımı okuyun.

İzmir’de yerel yönetim meselesi, asfalt dökmekle, çöp toplamakla, birkaç büyük proje açıklamakla sınırlı bir teknik iş değildir. İzmir gibi bir şehirde belediyecilik; karakter meselesidir, dil meselesidir, güven meselesidir.

Ve bugün gelinen noktada Cemil Tugay’ın başkanlık süreci tam da bu üç başlığın ortasında, biraz sıkışmış, biraz da yön arayan bir tablo sunuyor.

Çünkü Sayın Tugay o koltuğa “herkesin uzlaştığı güçlü bir lider” olarak değil; tartışmalı bir adaylık sürecinin ardından, yüksek beklentiyle ama eksik mutabakatla oturdu. Bu, işin en başında bir avantaj değil, bir yük demekti. Ve o yük hâlâ omuzlarında.

Göreve geldiği ilk gün aslında bir şehir değil, bir dönem devraldı. Önünde sadece İzmir’in sorunları yoktu; aynı zamanda önceki dönemlerin tortusu, hataları ve yarım kalmış hesapları vardı. Özellikle kentsel dönüşüm başlığı, kooperatif modeli üzerinden yaşanan kırılmalar ve güven kaybı…

Bunlar teknik değil, doğrudan siyasi ve toplumsal fay hatlarıydı.

Tugay’ın yaptığı tercih açıktı: “Devam etmek” yerine “düzeltmek.”

Doğru teşhis mi? Evet.

Yeterli mi? Hayır.

Çünkü eskiyi eleştirmek kolaydır. Yeniyi kurmak ise hem zaman hem güven ister. Ve bugün İzmir’de hissedilen temel sorun tam olarak budur: Eski düzen eleştirildi ama yeni düzen henüz inşa edilemedi. Bu da şehirde bir “boşluk hissi” doğurdu. Bürokrasi temkinli, vatandaş beklemede, siyaset ise tetikte.

Sayın Tugay’ın yönetim reflekslerine baktığımızda üç temel davranış biçimi öne çıkıyor:

Kontrol etme, düzeltme ve direnme.

Bu üçlü, bir “kriz yöneticisi” için anlaşılabilir. Ancak bir “şehir lideri” için yeterli değildir. Çünkü İzmir gibi bir şehir, sadece kriz çözülmesini değil, aynı zamanda yön gösterilmesini de ister.

Bugün ortaya çıkan tablo: Gündem kuran bir liderlik yerine, gündeme cevap veren bir yönetim.

Kentsel dönüşüm meselesi bunun en net örneği. Kooperatif modelinin çökmesiyle ortaya çıkan mağduriyet karşısında sert bir müdahale geldi. Sistem yeniden kurulmak istendi. Teknik olarak doğru bir hamleydi. 

Ama eksik olan şey şuydu: GÜVEN!

Vatandaşın zihnindeki soru şuydu: “Tamam, sistem değişti… Peki ben artık kime güveneceğim?”

Ne yazık ki, bu sorunun cevabı hâlâ net değil.

Bir diğer kırılma hattı ise işçi ve sendika gerilimi.

Sosyal belediyecilik iddiasıyla gelen bir yönetimin kendi çalışanlarıyla karşı karşıya gelmesi, sadece bir çalışma ilişkisi sorunu değildir. Bu, doğrudan siyasi tutarlılık meselesidir.

Ve burada açık konuşmak gerekir: Bu başlık, Sayın Tugay’ın en zayıf karnıdır.

Çünkü kendi tabanında bile “neden?” sorusu soruluyorsa, orada iletişim eksikliği vardır.

Peki bu “sorun” gerçekten “sorun muydu”? 

Başkanı mesela “havuz” denen “faşizan ve acımasız uygulamaya” kim ya da kimler teşvik etti? Görev verdiklerini “gerçekten” tanıyor muydu? Onların içinde “farklı niyetleri” olanların zalimliklerini fark edememiş miydi? Bilemiyorum. Bazı isimlerin yarattığı bazı olaylar var ama, onları yazmayacağım. Onları bulmak CHP’nin ve muhalefetin meclis üyelerinin işi. Başkanın 1 Mayıs’ta yaşadığı talihsizlik, bence Başkanın “kadro tasfiyesi, revizyonu” haline gelmeli!  

Ve söz konusu İzmir ise gerçekten, İzmir’in aydınlık yarınları için nepotik duygulardan vazgeçmek lazım. “Okul arkadaşlıklarını” okul yıllarında bırakmak lazım!

Projeler meselesine gelince…

Buca Metrosu gibi büyük işler “kararlılıkla yapılacak” söylemiyle anlatılıyor. Güzel. İddialı. Ama İzmir seçmeni artık sadece söz değil, fiziki ilerleme görmek istiyor.

Bugün şehirde konuşulan soru çok net: “Bu projeler gerçekten yapılabilir mi, yoksa sadece iyi anlatılıyor mu?”

Ekonomik gerçeklik ile siyasi söylem arasındaki mesafe açıldıkça, bu soru daha yüksek sesle sorulacaktır.

Çevre ve altyapı tartışmalarında ise farklı bir Tugay profili görüyoruz. Daha halkçı, daha duyarlı, yerel tepkilere yakın duran bir yaklaşım…

Bu, siyaseten karşılık buluyor. Ama teknik olarak yeterli mi? İşte orası tartışmalı. Çünkü sadece tepkiyi dinleyen değil, çözüm üreten bir yönetim gerekir.

Duyarlılık önemli.

Ama sürdürülebilirlik daha önemli.

Gelelim en kritik meseleye: İletişim

Sayın Tugay’ın dili net. Geri adım atmıyor. Bu bir liderlik özelliği olabilir. Ama bu dilin önemli bir kısmı savunma üzerine kurulu.

Her eleştiriyi “dezenformasyon” çerçevesine koyarsanız, bir süre sonra gerçek eleştiriyi de duyamaz hale gelirsiniz.

Ve o noktada yönetim körleşir.

İzmir’in ihtiyacı olan şey, sürekli açıklama yapan bir başkan değil; dinleyen, tartışan ve ikna eden bir liderdir. İzmir tarihinde böyle başkanlar vardır ve rahmetle de anılmaktadır.

Basınla ilişkiler…

Kopuk değil. Ama güçlü de değil. İzmir’de bugün İzmir Gazeteciler Cemiyeti mevcut yönetiminin başını çektiği bir “Başkan medyası” var. Bir de çeşitli nedenlerle “muhalif” olan ama birbirinden kopuk ve çeşitli medya ile “tarafsız” görünen ama olmayan grup var.

Erişilebilir ama mesafeli.

Açık ama temkinli. 

Bu denge sürdürülebilir mi? Zor. Çünkü medya ile güven ilişkisi kurulmadan kamuoyuyla sağlıklı bağ kurulamaz.

Parti içi dengeler hâlâ oturmuş değil. Adaylık sürecinin izleri silinmiş değil. Yeni kadro yapılanması eski yapılarla sürtüşüyor. Çünkü Çağatay Güç ile İzmir'de CHP hafızası ve parti içi vefa yerle yeksan oldu. Demokratlığı ve iletişim kabiliyeti tartışmalı  bir il başkanı da herhalde CHP İzmir tarihinde ilk. 

Bu da dışarıya şu mesajı veriyor:

“Kendi sistemini kurmaya çalışan ama henüz oturtamamış bir yönetim.”

Bu algı değişmeden güçlü bir liderlik hikâyesi yazılamaz.

İzmir seçmeni ise üç parçaya bölünmüş durumda:

Destekleyenler, bekleyenler ve eleştirenler.

Ama dikkat edin: Keskin bir kutuplaşma yok. Bu bir fırsattır ve Başkan Tugay'ın kimsenin etkisi altında değil, kendi iradesiyle fark etmesi ve anlaması gerek. 

Çünkü halk ikna edilebileceği bir alan istiyor.

Ben, Hasan Tahsin Kocabaş olarak, 3 Mayıs’ta NEO TV ekranlarından Sayın Başkan’a açık bir çağrı yaptım:

“Gelin” dedim, “konuşalım” dedim. “”Açık açık, net net, İzmir’in önünde” dedim.

Bu çağrı hâlâ geçerlidir. Kabul eder gelir ya da umursamaz. Tamamen kendi tasarrufu.  

Ama bu şehir artık monolog değil, diyalog istiyor.

Kapalı kapılar değil, açık kürsüler istiyor.

Açıklama değil, yüzleşme istiyor.

Bu bir eleştiri yazısı olduğu kadar bir davettir Sayın Cemil Tugay’a.

Serttir, çünkü gerçekler serttir. Ama uzlaşmacıdır, çünkü İzmir kavga değil çözüm ister.

Başkan Tugay’ın asıl sınavı “proje yapmak” değil. Zaten herkes proje açıklar.

Asıl sınav: Güven inşa etmek.

Ve güven, tek başına kurulmaz.

Başkan Tugay’a son sözüm:

Geliniz…

Konuşalım.

Tartışalım.

İzmir’in önünde, İzmir için.

Çünkü bu şehir sizi dinliyor.

Artık sıra sizde: Siz kimi dinliyorsunuz?

20 Nisan 2026 Pazartesi

“GAZETE VARDI, HAFIZA VARDI… ŞİMDİ MANŞET VAR, MUHTEVA YOK”

 


5 Eylül 1951…

6 Eylül 1951…

7 Eylül 1951…

8 Eylül 1951…

Dört gün. Aynı gazete. Aynı konu. Aynı ciddiyet: Anadolu Gazetesi

Bugün kulağa tuhaf geliyor, değil mi?

Bir gazetenin dört gün boyunca aynı meseleyi, hem de belgeyle, veriyle, tarihsel arka planla işlemesi…

Çünkü biz artık gazeteyi “manşet” sanıyoruz.

Oysa bir zamanlar gazete, hafızaydı.

5 Eylül 1951 tarihli yazıda gazete, dönemin iktidarının CHP’li İzmir Belediyesi’ne yönelttiği suçlamaları tek tek ele alıyor:


“Borçlu belediye devraldık…”

“Şehir ihmal edilmişti…”

“CHP belediyesi arka bahçe gibi yönetmişti…”

Bugün bir televizyon tartışmasına girseniz, aynı cümleleri duyarsınız.

Ama fark şu:

1951’de gazete bu iddiaları tekrar etmiyor, çürütüyor. Hem de İzmir’de…  İşgalin acısını, kurtuluşun coşkusunu yaşamış İzmir’de.

Nasıl mı?

1922 İzmir’ini anlatıyor:

Yanmış bir şehir…

Yabancı şirketlerin elinde su, elektrik, havagazı…

Yıllık geliri yarım milyon lirayı bile bulmayan bir belediye…

Yani şunu söylüyor:

“Tarih bilmeden konuşma.”

Bugün kim söylüyor bunu?

6 Eylül 1951…

Gazete devam ediyor.


Yangın yerinden doğan bir şehir anlatılıyor:

Gazi ve İsmet Paşa bulvarları…

Cumhuriyet Meydanı…

Kültürpark…

İzmir Enternasyonal Fuarı…

Bir gazete yazısı değil bu; resmen bir şehir inşa sürecinin kronolojisi.

Üstelik isim veriyor, emek veriyor:

Behçet Uz gibi belediye başkanlarını anıyor, yapılan işi sahipleniyor.

Bugün bir gazetede en son ne zaman böyle bir isim zikredildi?

Zikredildiyse de hangi derinlikle?

7 Eylül 1951…

Yukarı mahalleler… Yani “garip guraba, fakir fukara” mahalleler!

Eşrefpaşa, Kadifekale, Ballıkuyu…

Bugünün İzmirlisi için sıradan isimler.

Ama gazete o gün şunu yapıyor:

Bu mahallelerin geçmişteki sefaletini, suyu kuyudan taşıyan insanları, yolu olmayan semtleri anlatıyor…

Sonra da yapılan yolları, getirilen suyu, kurulan parkları tek tek yazıyor.

Detay var. Emek var. Hafıza var.

Bugün ne var?

“Algı var.”

8 Eylül 1951…

ESHOT

Su, elektrik, havagazı…

Yabancı şirketlerden alınarak belediyeye kazandırılan hizmetler…

Üstelik rakamlarla, yatırımlarla anlatılıyor.

Gazete şunu yapıyor:

Siyaseti değil, “hakikati müdafaa ediyor, hafızayı uyandırıyor”!

Şimdi bugüne gelelim.

Bugün AK Parti iktidarının CHP’li belediyelere yaklaşımı, 1950’lerin Demokrat Parti refleksinden farklı mı?

Değil hatta daha da ağır bedelli.

Yöntem aynı:

Önce itibarsızlaştır…

Sonra kaynaklarını kısıtla…

Ardından “başarısızlar” diye anlat…

Krediler engellenir, projeler bekletilir, sonra çıkıp denir ki: “Bunlar çalışmıyor.”

Bu bir siyasi rekabet değil.

Bu, bir “algı mühendisliği.”

Ama burada asıl acı gerçek başlıyor.

Bugünkü Cumhuriyet Halk Partisi, 1951’de savunulan CHP değil.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “iki eserimden biri” dediği bir parti, bugün kendi geçmişini anlatmakta zorlanıyor.

Çünkü…

Liyakat gitmiş, biat ve nepotizm gelmiş.

Kurumsal akıl gitmiş, dar çevre ilişkileri gelmiş.

Halkla temas gitmiş, PR hataları gelmiş.

“Bilenlerin”, “şuurluların”, “vefalıların”, cüzden değil “vicdan” diyenlerin asla kabullenilmediği, tarihin “masal sanıldığı” CHP görünümlü başka bir “parti” olmuş!

Ve en tehlikelisi: Nepotizm!

Nepotizm, sadece bir ahlak sorunu değildir. Aynı zamanda siyasi bir intihardır.

Çünkü liyakat yoksa, ürettiğin hizmeti savunamazsın.

Savunamazsan, ilk rüzgârda yıkılırsın.

İşte CHP bugün bu yüzden kolay hedef.

İzmir’e bakalım…

Bir dönem önceki “seçilmiş” başkan Tunç Soyer bugün içeride. Hem de gerçekte “yapayalnız” içeride!

Bu, sadece bir “hukuk meselesi” değil, bunu çoktan aştı. Bu, “siyasetin tonunun” nereden nereye geldiğinin göstergesidir.

Dün “beceriksizlik” denirdi, bugün “suç” deniyor.

Seviye farkı burada.

Öte yandan Cemil Tugay

Yanlış kadrolar, yanlış yönlendirmeler, zayıf stratejiler…

Ve en önemlisi: İktidarın kurduğu oyunu bozacak refleks eksikliği.

Çünkü oyun eski.

Ama şu anki oyuncular hazırlıksız.


1951’de Anadolu Gazetesi ne diyordu?

“Müfterilere cevap vereceğiz.”

Ve verdi.

Belgeyle verdi.

Tarihle verdi.

Akılla verdi.

Bugün kim veriyor bu cevabı?

Gazeteler mi?

Hayır.

Bugün gazeteler var… ama gazete yok.

Manşet var… ama muhteva yok.

Yorum var… ama bilgi yok.

Bir zamanlar gazete, okuruna şunu derdi:

“Gerçeği anlatıyorum, sen karar ver.”

Bugün çoğu medya şunu diyor:

“Kararı verdim, sana anlatıyorum.”

Ve asıl kırılma burada:

1951’de iktidar suçluyordu, gazete sorguluyordu.

Bugün iktidar suçluyor, gazete tekrar ediyor.

Çünkü artık gazeteler yazmıyor…  

Bir tarafta ezberini hiç bozmayan bir iktidar…

Diğer tarafta kim olduğunu unutan bir muhalefet…

Ve ortada kalan bir şehir: İzmir.

Hafızasını “eski un fabrikasında” öğütenlerle, hafızasını kaybedenler arasında sıkışmış bir şehir…

Tarih tekerrür etmiyor.

Ben etkisiz olacağını bile bile, hatırlamamakta ısrar ediyorum!


hasantahsink@gmail.com

WhatsApp Mesaj: 05401968178


19 Nisan 2026 Pazar

“UN DEĞİRMENİNDEN HAFIZA ÖĞÜTENLERE” : “MESLEK FABRİKASI” ÜZERİNDEN İZMİR’İN GERÇEKLİK MUHASEBESİ


İzmir’de bazı binalar vardır; taş değildir onlar, susmuş tanıklardır.

Halkapınar’daki o eski “un fabrikası da” işte tam olarak böyle bir yapı. 

Bugün adına “Meslek Fabrikası” diyorlar.

Güzel. İsim hoş, niyet kâğıt üstünde temiz.

İzmir’de kimse binanın adını tartışmıyor; herkes onun hikâyesini unutturmanın peşinde. Belki de gerçekten “hafızalarımıza virüs girdi” bilmiyoruz tarihi!

Çünkü o bina, öyle sıradan bir fabrika değildi.

1908’de tam kapasiteyle çalışan, dönemin en büyük üretim merkezlerinden biri… 

Osmanlı tebaası olan Yuanis Tuzakoğlu ve Vasil İstefanidi ortaklığında kurulmuş, bölgenin ilk buharlı un fabrikalarından biri…

Ama mesele sadece bir fabrika değil.

Mesele, İzmir’in hafızası. Ve ne yazık ki belki de bile isteye 100 yıldır “organize yok edilen” hafızası.

"RUM SERMAYESİ Mİ", İZMİR GERÇEĞİ Mİ?

Bugün bazı çevreler bu hikâyeyi ya tamamen yok sayıyor ya da romantize ediyor.

İki uç, aynı cehaletin farklı tonları.

Evet, bu fabrika Rum sermayesiyle kurulmuştu. Ama o Rumlar İzmirliydi ve bugün İzmir'de yaşayan pek çoğundan daha İzmirliydi!

Ama bu, İzmir’in o dönemki ekonomik dokusunun gerçeğiydi. Levantenler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler… Hepsi bu şehrin ticaret damarında birlikte akıyordu. Yunan kaynaklarının öve öve bitiremediği “sanayi başarısı” aslında İzmir’in çok katmanlı yapısının bir sonucuydu.

Ama işine gelen sadece bir kısmını anlatıyor.

Kimisi “bakın ne medeniydiler” diyor.

Kimisi “hepsi dış güçtü” deyip kestirip atıyor.

İkisi de eksik. İkisi de kolay.

"BEYAZIT BABA’YI" UNUTUP "AVRUPA" MASALI YAZANLAR

İzmir’in ruhu sadece ticaretle yazılmadı.

Bu şehirde “Beyazıt Baba” gibi figürler vardı. Halkın içinde, halkla birlikte… Bu toprağın mayası.  Ama bugün öyle bir anlatı kuruluyor ki, sanki bu şehir sadece Avrupa sermayesinin vitriniymiş gibi.

Sanki burada yaşayanların inancı, geleneği, kültürü yokmuş gibi.

Oysa İzmir’deki Bayezid Baba Bektaşi Tekkesi hakkındaki en eski arşiv kayıtları 17. yüzyıla (özellikle 20 Haziran 1668 tarihli bir belgeye) dayanmakta.  Kaynaklar bu tekkenin İzmir merkezinde, dönemin önemli Bektaşi yerleşimlerinden biri olduğunu gösterir. Ancak günümüzde bu yapı (birçok diğer tekke gibi) fiziksel varlığını koruyamamıştır. İzmir'in kayıp kültürel mirası içinde, özellikle Eşrefpaşa, Basmane veya Tilkilik gibi eski mahallelerin sosyal dokusunda bu ismin izlerine (zaviye veya yer ismi olarak) rastlanmaktadır. Bugün “Beyazıt Baba” söylemini ileri sürenler ki onlar iktidar sahipleridir, bugüne kadar neden acaba dillere destan “İzmir Mevlevihane'sini” ya da “Acem Tekkesini” konu etmediler? Neden acaba bir “Rufai Tekkesi” olan Emir Sultan’ı alakasız “inanç gruplarına” bıraktılar?

1679 tarihli kayıtlara göre, bu zaviye bünyesindeki imarette her gün öğrenciler ve ihtiyaç sahipleri için yemek pişirilip dağıtılan bir külliye mantığıyla hizmet vermekteydi. İzmir'in Müslüman Türklerinin özellikle son asırlardaki fukaralıklarını dikkate alırsak, Beyazıt Baba gibi şahsiyetlerin dayanışma, paylaşma ve birlik anlamındaki önemlerini belki hatırlarız. Ama şu da var ki söz konusu Un Fabrikası'nın yeri ile Beyazıt Baba Tekkesinin konumları birbirinden çok uzaktır. Hele de o zamanlarda. Yani bu tekkeyi "kullanmak" istismardır ve iktidar partisine de yakışmadı!

"Beyazıt Baba" ismi, İzmir'deki bu zaviyenin kurucusu veya burada önemli bir dervişe işaret eder. Tasavvuf geleneğinde bu isimle anılan kişilerin genelde Horasan Erenleri geleneğinden gelen, İzmir'in Türkleşme başlangıcı ve sonrası bölgeye yerleşen veya 15-16. yüzyıllarda faaliyet gösteren Bektaşi babaları olduğu bilinmektedir.

Beyazıt Baba’yı silip yerine sadece “Smyrna kartpostalları” koyarsanız, bu tarih değil; seçilmiş hatıra olur.  

Ve bence, "seçilmiş hatıra", gerçeğin en tehlikeli düşmanıdır.

CHP – AKP KAVGASI: "TARİHİN ÜZERİNDEN SİYASET DEVŞİRME SANATI"

Gelelim bugüne…

Bir taraf diyor ki:

“Biz burayı Meslek Fabrikası yaptık, halk için dönüştürdük.”

Diğer taraf diyor ki:

“Bunlar tarihi çarpıtıyor, gerçekleri saklıyor.”

İkisi de yarım doğru söylüyor. Yarım doğru ise tam yanlıştır.

CHP yönetimi, bu yapıyı dönüştürürken tarihini yeterince anlatmadı.

AK Parti ise bu boşluğu doldurmak yerine meseleyi ideolojik kavgaya çevirdi.

Sonuç?

İzmir yine gerçeği konuşamadı.

CEMİL TUGAY’A NOT: “DOĞRU İŞ, YANLIŞ ANLATIYLA GÖLGELENİR”!

Cemil Tugay’ın yaptığı her işi eleştirmek kolay.

Ama doğruya doğru: Bu tür yapıların kamusal faydaya kazandırılması kıymetlidir.

Fakat…

Yanlış kadro, eksik anlatı, yüzeysel tarih bilgisi…

İşte sorun burada başlıyor.

Çünkü bir binayı restore etmek yetmez. Onun hafızasını da restore etmek gerekir.

Eğer bu yapılmazsa, ortaya ne çıkar biliyor musunuz?

Duvarları yenilenmiş, ruhu eksik bir şehir.

Tugay’a düşen görev şu: Bu işi sadece bir “proje” olarak değil, bir “hafıza meselesi” olarak görmek.

BU ŞEHİR "UN" DEĞİL, "HAFIZA" ÖĞÜTÜYOR ARTIK

İzmir’de mesele hiçbir zaman sadece “bir bina” olmadı. Mesele, o binaya bakınca ne gördüğümüz.

Kimimiz Avrupa’yı görüyor, kimimiz ihaneti, kimimiz ise sadece beton.

Oysa gerçek daha zor:

Bu şehir, hepsinin toplamı.

Artık kendimi “gizlenen İzmir tarihine” vereceğim. Çünkü “boşluklar” ve bile isteye yapılan ihanetler var.

Herkesin ortak inancı olan 9 Eylül zaferi, işgal yılları ve İzmir Yangını sadece “belirli” söylem ve anlatılarla sınırlı. Her yıl aynı sözlerin söylendiği, içi boşaltılan “mış gibi” heyecana döndürüldü tarih.

Peki şu sorunun cevabı var mı?

İzmir “işgal” yaşadı ve ardından “kurtuluş” değil mi? Üstelik “Cumhuriyetin” temelleri de İzmir’de atıldı, yokluklar içinde geleceğe adeta “yön veren” “İktisat Kongresi” ile “Kadınlar Kongresi” yapıldı.

Peki bugün geriye ne kaldı?

Türkiye’nin en büyük, en kapsamlı bir “İşgalden Kurtuluşa; Kurtuluştan Cumhuriyet’e Müzesi mi" var? "Araştırma Merkezleri mi" var? İzmir’in sermayesinin desteklediği  “İzmir Tarih, Kültür, Kimlik” hamleleri mi var? 

1922’den bu yana 100 yıldan fazla zaman geçti. Peki neden “olmadı”? 

Size “normal mi” geliyor bilmem ama bugün eski “yangın yerinde” yükselen bir “İstiklal Müzesi” yerine “Mutfak Müzesi” için metelik harcanması bana “kimlik sorunundan” fazla bir “tehlikeyi” işaret ediyor. "Meslek Fabrikası" sürecinde desteklediğim Cemil Tugay'ın, artık "zehirli sarmaşıklarını" fark etmesi gerek, zira "gelecek günler" dünden daha sıkıntılı 

Ama biz kolay olanı seçiyoruz.

Ya unutuyoruz ya uyduruyoruz.

Ve sonra çıkıp diyoruz ki: “İzmir neden böyle?”

İzmir böyle değil.

“Birileri” bize, İzmir’i böyle anlatıyor belki 100 yıldır!

22 Temmuz 2025 Salı

“MEDYALAŞAN” BASINDA Kutlanamayan Bir Bayramın Anatomisi

 

24 Temmuz 1908 (İkinci Meşrutiyet'in İlanı) 

Aslında "sansürü" kaldırmak için "yeni sansürlerin" olacağı sürecin başlangıcıdır bu tarih. Zira bu güya çok sonra "bayram" olan tarihten bir yıl sonra Galata Köprüsü üzerinde bir "Gazeteci"  ensesinden kurşunlanmıştır

Ama "Küçük Amerika olacağız vaadiyle" çok partili devre memleketi sokanlar 1950'lerde, adına "Basın Bayramı" denilen ama artık utançla "Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü"ne dönen bir garip tarihin yıl dönümü.

Sansürün kaldırıldığı söylenen o 1908 sabahından bugüne tam 116 yıl geçmiş. Peki, gerçekten kaldırıldı mı sansür?

Yoksa sadece şekil mi değiştirdi? 

Peki 1908’den bugüne “Basın” hep özgür mü yaşadı, yaşattı!

Haydi canım ya “basının” bile isteye “medyalaşması”? Hayatında bir gün bile “muhabirlik” yapmayanların “gazeteciyim” demeleri?

Osmanlı’da sansür memurlarının gazetelerin dizgi hanelerinden kovulmasıyla başlayan o umut dolu günün, bugün “dijital parmaklıklarla” kuşatılmış “gazetecilik” ortamına döneceğini kim tahmin edebilirdi?

O gün içeri alınmayan “sansür memurları”, bugün “editör” koltuğuna oturmuş durumda. Patronlar ise sansürün yeni kılıfı: "Reklam gelirleri", "Holding dengeleri", "Siyasi çıkarlar" ve “Belediye ilanları” ... 

Ve bunların kaygısıyla, aşağılıkça geliştirilmiş, anlamından uzak “oto kontrol” faşizmi!

“Muhabirlik” yapmayana “omuzunda kamera” olmayana “gazeteci” denir mi? 

Artık denir. Çünkü basının medyalaşması, sermayenin el atmasıyla başladı.

“Gazeteci” olmayan arsız sermayenin “gazete, TV sahibi” olmasını hedefleyen 12 Eylül ve ardından gelen “tonton” faşizmi, bunu başardı.

Bugün kabzımallardan genel yayın yönetmeni de oluyor, kebapçılardan “gazeteci de”! 

Hatta sadece “basın danışmanlığı” ve “köşe yazısı” yazanlar gazetecilerin “örgütlerinde” idareci dahi olabiliyor. Olmak ne kelime güya “gazetecinin özgürlüğü” için “haykırırken” kendi çevresinde “muhalif meslektaşını” boğabiliyor!   

Basının özgür olmadığı bir ülkede; gerçeğin, hakkın ve halkın sesi nasıl duyulur? 

Bugün duyulmuyor zaten.

Duyulmaz!  

Zira artık ses değil “izinli uğultular” duyuluyor. 

“Gazeteci” denilen kişi, artık haberin değil, patronunun PR metinlerinin kuryesi.

Hakikat” yerine “manipülasyon”, “belge” yerine “dedikodu”, “objektiflik” yerine “yandaşlık” fışkırıyor manşetlerden. 

Ama bu “yandaşlık” sözcüğünü sakın sadece mevcut AK Parti Hükümetlerine yönelik düşünmeyin. Bu “yandaşlıklar” artık CHP’li yerel iktidarlara  da mide bulandırıcı düzeyde yapılabiliyor.  

Bir sütun “ilana” meslektaş canı almak helalden sayılıyor. “Basın dostluğu” yerine “medya rekabeti” meslektaşı meslektaşa kırdırıyor. Cemiyet ve örgütler de sadece bu işe yarıyor.  

Birileri bugün çıkıp hâlâ “Basın özgürdür!” diyorsa, sormak gerek:

— Hangi “basın”?

— Her sayfası patronunun cirosuna göre ayarlanan mı?

— Maaş bordrosunu “lobilerden” ya da “Avrupa vakıflarından” alanlar mı?

—Sendikasızlaştırılmış, itibarsızlaştırılmış, sansürlenmiş gazetecilerle dolu olan mı?

Bugün Türkiye'de de İzmir’de de gazetecilik” 

Her adımda bir tehdit, her haberde bir dava, her eleştiride bir gözdağı hatta sadece “gazeteci” de değil “ailesi de” hedeftir!

Ve bu karanlık tabloda asıl ironik olan şu:

"Basın Bayramı" dendiği anda, gerçekten “bayram” edilmesi gereken şeyin ne olduğunu unuttuk. 1908 Meşrutiyet’inin “sansürü” kaldırdığı “24 Temmuz’un” Cumhuriyet’e geçmiş Türkiye’de, neden 1950’de “bayram” ilan edildiğini de anlamıyoruz. Üstelik bugün hem 24 Temmuz 1908'i "Basın Bayramı" kabul edip hem de bu tarihi yaşatanların bir yıl sonra kıydığı Hasan Fehmi'yi anmak da var... 



Cehalet mi duyarsızlık mı anlaşılmaz yani! Hem İttihatçıları alkışla, hem fedailerin kıydığı canları an hem de Atatürk'ü "lider" kabul et! 

Öte yandan 1940’lar, 50’ler, 60’lar, 70’ler hep “sansür dolu” yer yer. “Sansürün” sermaye odaklı “otokontrol” oluşu ise 1980 darbesi sonrası.   

Özel TV’lerin açılması süreci, özel radyoların bir açılıp bir kapatılması, yerel TV’lerin güçlenip sonra da “Bizans” oyunlarına kurbanı, cemiyetlerin “basın ahlakı dışında siyasallaşması”, “gazeteci zengin olmaz” anlayışının yerine “zengin olmak için gazetecilik şart” ahlaksızlığının tesisi, basın patronlarının “önce kâr” prensibiyle “makyevelist” hamleleri,  “sarı basın kartlarının” gazeteci dışında “herkese “verilebilmesi, üniversitelerin “iletişim fakültelerinde” uygulamasız gazeteci yetiştirme” komedisi nedir sizce?

Oysa “bayramlar”; özgürlüğün, hakkın, emeğin, birlikteliğin günleridir.

Peki bugün, hangi özgürlük, hangi hak, hangi birliktelik kaldı?

24 Temmuz hatta 10 Ocak da artık birer utanç günleridir! 

Özeleştiri dahi yapmaktan kaçan tüccarlar, basını medyalaştıran lobiler ve maşaları utanmadan, "özgürlük" diye de bağırabilmektedir! 

Bir gazetecinin "özgürüm" diyebilmesi için “patronundan” değil halktan güç alması gerekir.

Bugün halk suskun, “basın” ölmüş “medya” kiralık, “gazetecilik” ise “gazeteci” dışında “herkesin” yapabileceği bir pespayeliğe dönmüş!

Tüm bu düşüncelerime rağmen umudum sönmedi! 

Bugün örgütler işgal edilmiş olabilir ama her “gazeteci” bir “örgüttür”. Mesele sadece "kıvılcımdır"! 

Ve gerçek gazetecilik, sansürle değil; cesaretle, halkla, gerçekle yapılır.



CHP'DE OLMAYAN ÖZELEŞTİRİ

  CHP’de bugün yaşananlara bakıp, şaşıranlara şaşırıyorum.  Öfkeliyim, kaygılıyım ama “ şaşkın ” değilim. Çünkü yıllardır biriken tortula...