Aslında eleştirilerim, Özgür Özel’in CHP’nin başına geçip, yerel seçimlerde aday belirlemeleriyle başlamıştı. Seçimlerden sonra ise, benim dahi oy verip “başkan” seçtiğimiz Cemil Tugay’a karşıtlığım ise, tamamen kadro tasarımı ve çalışanlarına karşı yaklaşımlarından dolayı idi. Ama “iplerin koptuğu” konu, “Kurtuluş Müzesi’ni” kapatıp, “9 Eylül ruhuna” aykırı ve tamamen “tekrarlardan” oluşan bir sergiyi açmasına karşı yazdığım yazıyladır.
Herkes bilsin ki açılacak olan “Mutfak Müzesi’ne” de karşıyım ve duyduklarım umarım “ileride” Başkan Tugay’ın “canını sıkmaz”! Çünkü “Mutfak Müzesi” İzmir’in bunca sorunu içinde ancak “şehir çöpler içinde yanarken, saçlarını tarayan kibirli lümpenlerin” işi!
Aradan iki yıl geçti ve AK Parti
iktidarının yaklaşımlarına alkış tutacak değildim elbet. Hele tamamen yanlış
bir “vakıf uygulaması” ile “uydurma bir tarih” konusunda elbette taraf olacaktım.
Uzaktan yakından bir İslam vakfıyla alakası olmayan Un fabrikasını, arşivlere
bile bakmadan belediyenin elinden almak, ne olursa olsun o belediyeyi seçen
halka saygısızlıktır.
İki yıl boyunca eleştirdiğim
başkanı, “Un Fabrikası” konusunda destekledim ama “hataları da” söyledim.
Başkan Tugay’ın “başına” aslında “iş açan” iktidar değil, liyakatsiz ve iş
bilmez, halk sevgisinden yoksun bazı “yöneticileriydi”!
Günlerdir düşünüyor, hatırlıyor
ve not alıyordum. Şimdi okuyacağınız yazı aslında “Cemil Tugay ve Başkanlık
Yöntemlerini Analiz” gibi görülebilir.
Hatta Başkan Tugay “sağdan soldan
gelecek nifaklarla bana yine düşman da olabilir. Ama özgür beyinli, merhamet ve
vicdanlı bir gazeteciyim ve beni sadece “doğrular ve yanlışlar” yönlendirir. Elbet
bir gün yüz yüze geleceğiz Sayın Tugay’la, yazdığım gibi konuşmayı da bilirim.
Şimdi buyurun, biraz uzun oldu
ama, yazımı okuyun.
İzmir’de yerel yönetim meselesi,
asfalt dökmekle, çöp toplamakla, birkaç büyük proje açıklamakla sınırlı bir
teknik iş değildir. İzmir gibi bir şehirde belediyecilik; karakter meselesidir,
dil meselesidir, güven meselesidir.
Ve bugün gelinen noktada Cemil
Tugay’ın başkanlık süreci tam da bu üç başlığın ortasında, biraz sıkışmış,
biraz da yön arayan bir tablo sunuyor.
Çünkü Sayın Tugay o koltuğa
“herkesin uzlaştığı güçlü bir lider” olarak değil; tartışmalı bir adaylık
sürecinin ardından, yüksek beklentiyle ama eksik mutabakatla oturdu. Bu, işin
en başında bir avantaj değil, bir yük demekti. Ve o yük hâlâ omuzlarında.
Göreve geldiği ilk gün aslında
bir şehir değil, bir dönem devraldı. Önünde sadece İzmir’in sorunları yoktu;
aynı zamanda önceki dönemlerin tortusu, hataları ve yarım kalmış hesapları
vardı. Özellikle kentsel dönüşüm başlığı, kooperatif modeli üzerinden yaşanan
kırılmalar ve güven kaybı…
Bunlar teknik değil, doğrudan
siyasi ve toplumsal fay hatlarıydı.
Tugay’ın yaptığı tercih açıktı:
“Devam etmek” yerine “düzeltmek.”
Doğru teşhis mi? Evet.
Yeterli mi? Hayır.
Çünkü eskiyi eleştirmek kolaydır.
Yeniyi kurmak ise hem zaman hem güven ister. Ve bugün İzmir’de hissedilen temel
sorun tam olarak budur: Eski düzen eleştirildi ama yeni düzen henüz inşa
edilemedi. Bu da şehirde bir “boşluk hissi” doğurdu. Bürokrasi temkinli,
vatandaş beklemede, siyaset ise tetikte.
Sayın Tugay’ın yönetim reflekslerine baktığımızda üç temel davranış biçimi öne çıkıyor:
Kontrol etme, düzeltme ve direnme.
Bu üçlü, bir “kriz yöneticisi”
için anlaşılabilir. Ancak bir “şehir lideri” için yeterli değildir. Çünkü İzmir
gibi bir şehir, sadece kriz çözülmesini değil, aynı zamanda yön gösterilmesini de
ister.
Bugün ortaya çıkan tablo: Gündem
kuran bir liderlik yerine, gündeme cevap veren bir yönetim.
Kentsel dönüşüm meselesi bunun en net örneği. Kooperatif modelinin çökmesiyle ortaya çıkan mağduriyet karşısında sert bir müdahale geldi. Sistem yeniden kurulmak istendi. Teknik olarak doğru bir hamleydi.
Ama eksik olan şey şuydu: GÜVEN!
Vatandaşın zihnindeki soru şuydu:
“Tamam, sistem değişti… Peki ben artık kime güveneceğim?”
Ne yazık ki, bu sorunun cevabı
hâlâ net değil.
Bir diğer kırılma hattı ise işçi
ve sendika gerilimi.
Sosyal belediyecilik iddiasıyla
gelen bir yönetimin kendi çalışanlarıyla karşı karşıya gelmesi, sadece bir
çalışma ilişkisi sorunu değildir. Bu, doğrudan siyasi tutarlılık meselesidir.
Ve burada açık konuşmak gerekir:
Bu başlık, Sayın Tugay’ın en zayıf karnıdır.
Çünkü kendi tabanında bile
“neden?” sorusu soruluyorsa, orada iletişim eksikliği vardır.
Peki bu “sorun” gerçekten “sorun muydu”?
Başkanı mesela “havuz” denen “faşizan ve acımasız uygulamaya” kim ya da kimler teşvik etti? Görev verdiklerini “gerçekten” tanıyor muydu? Onların içinde “farklı niyetleri” olanların zalimliklerini fark edememiş miydi? Bilemiyorum. Bazı isimlerin yarattığı bazı olaylar var ama, onları yazmayacağım. Onları bulmak CHP’nin ve muhalefetin meclis üyelerinin işi. Başkanın 1 Mayıs’ta yaşadığı talihsizlik, bence Başkanın “kadro tasfiyesi, revizyonu” haline gelmeli!
Ve söz konusu
İzmir ise gerçekten, İzmir’in aydınlık yarınları için nepotik duygulardan
vazgeçmek lazım. “Okul arkadaşlıklarını” okul yıllarında bırakmak lazım!
Projeler meselesine gelince…
Buca Metrosu gibi büyük işler
“kararlılıkla yapılacak” söylemiyle anlatılıyor. Güzel. İddialı. Ama İzmir
seçmeni artık sadece söz değil, fiziki ilerleme görmek istiyor.
Bugün şehirde konuşulan soru çok
net: “Bu projeler gerçekten yapılabilir mi, yoksa sadece iyi anlatılıyor mu?”
Ekonomik gerçeklik ile siyasi
söylem arasındaki mesafe açıldıkça, bu soru daha yüksek sesle sorulacaktır.
Çevre ve altyapı tartışmalarında
ise farklı bir Tugay profili görüyoruz. Daha halkçı, daha duyarlı, yerel
tepkilere yakın duran bir yaklaşım…
Bu, siyaseten karşılık buluyor.
Ama teknik olarak yeterli mi? İşte orası tartışmalı. Çünkü sadece tepkiyi
dinleyen değil, çözüm üreten bir yönetim gerekir.
Duyarlılık önemli.
Ama sürdürülebilirlik daha
önemli.
Gelelim en kritik meseleye: İletişim
Sayın Tugay’ın dili net. Geri
adım atmıyor. Bu bir liderlik özelliği olabilir. Ama bu dilin önemli bir kısmı
savunma üzerine kurulu.
Her eleştiriyi “dezenformasyon”
çerçevesine koyarsanız, bir süre sonra gerçek eleştiriyi de duyamaz hale
gelirsiniz.
Ve o noktada yönetim körleşir.
İzmir’in ihtiyacı olan şey,
sürekli açıklama yapan bir başkan değil; dinleyen, tartışan ve ikna eden bir
liderdir. İzmir tarihinde böyle başkanlar vardır ve rahmetle de anılmaktadır.
Basınla ilişkiler…
Kopuk değil. Ama güçlü de değil.
İzmir’de bugün İzmir Gazeteciler Cemiyeti mevcut yönetiminin başını çektiği bir
“Başkan medyası” var. Bir de çeşitli nedenlerle “muhalif” olan ama birbirinden
kopuk ve çeşitli medya ile “tarafsız” görünen ama olmayan grup var.
Erişilebilir ama mesafeli.
Açık ama temkinli.
Bu denge
sürdürülebilir mi? Zor. Çünkü medya ile güven ilişkisi kurulmadan kamuoyuyla
sağlıklı bağ kurulamaz.
Parti içi dengeler hâlâ oturmuş
değil. Adaylık sürecinin izleri silinmiş değil. Yeni kadro yapılanması eski
yapılarla sürtüşüyor. Çünkü Çağatay Güç ile İzmir'de CHP hafızası ve parti içi vefa yerle yeksan oldu. Demokratlığı ve iletişim kabiliyeti tartışmalı bir il başkanı da herhalde CHP İzmir tarihinde ilk.
Bu da dışarıya şu mesajı veriyor:
“Kendi sistemini kurmaya çalışan
ama henüz oturtamamış bir yönetim.”
Bu algı değişmeden güçlü bir
liderlik hikâyesi yazılamaz.
İzmir seçmeni ise üç parçaya
bölünmüş durumda:
Destekleyenler, bekleyenler ve
eleştirenler.
Ama dikkat edin: Keskin bir
kutuplaşma yok. Bu bir fırsattır ve Başkan Tugay'ın kimsenin etkisi altında değil, kendi iradesiyle fark etmesi ve anlaması gerek.
Çünkü halk ikna
edilebileceği bir alan istiyor.
Ben, Hasan Tahsin Kocabaş olarak,
3 Mayıs’ta NEO TV ekranlarından Sayın Başkan’a açık bir çağrı yaptım:
“Gelin” dedim, “konuşalım” dedim.
“”Açık açık, net net, İzmir’in önünde” dedim.
Bu çağrı hâlâ geçerlidir. Kabul
eder gelir ya da umursamaz. Tamamen kendi tasarrufu.
Ama bu şehir artık monolog
değil, diyalog istiyor.
Kapalı kapılar değil, açık
kürsüler istiyor.
Açıklama değil, yüzleşme istiyor.
Bu bir eleştiri yazısı olduğu
kadar bir davettir Sayın Cemil Tugay’a.
Serttir, çünkü gerçekler serttir.
Ama uzlaşmacıdır, çünkü İzmir kavga değil çözüm ister.
Başkan Tugay’ın asıl sınavı “proje
yapmak” değil. Zaten herkes proje açıklar.
Asıl sınav: Güven inşa etmek.
Ve güven, tek başına kurulmaz.
Başkan Tugay’a son sözüm:
Geliniz…
Konuşalım.
Tartışalım.
İzmir’in önünde, İzmir için.
Çünkü bu şehir sizi dinliyor.
Artık sıra sizde: Siz kimi dinliyorsunuz?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder