Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

26 Mayıs 2026 Salı

CHP’de Kavga mı, Tasfiye mi? Bir Partinin İçinden Geçen Tarih

 

Devrim, Evlatlarını Yer mi, Yoksa Menfaat Şebekelerini mi?

“Neler oluyor?” sorusu bazen siyasetin en masum sorusudur. Ama bazı dönemlerde aynı soru bir milletin zihinsel yorgunluğuna, tarihsel kaygısına ve geleceğe dair korkularına dönüşür. Bugün yaşadığımız tam da budur.  Neler oluyor? Nasıl oluyor? Ve daha önemlisi: 

Daha neler olacak, nasıl olacak?

Türkiye’de siyaset uzun yıllardır sertti. Ama bugün yaşadığımız tablo yalnızca bir parti içi çekişme değil; aynı zamanda demokrasi kültürünün, kurumsal hafızanın ve siyasi aidiyetin ağır biçimde tartışıldığı bir döneme işaret ediyor.

Evet… Konu Cumhuriyet Halk Partisi.

Ama mesele sadece bir parti meselesi mi? İşte orada durmak gerekiyor.

Çünkü CHP’nin bugünkü haline yalnızca “Özgür Özel–Kemal Kılıçdaroğlu kavgası” diye bakmak, bir binanın yalnızca çatısına bakıp temel çatlağını görmemeye benziyor. Mesele şahısların çok ötesinde olabilir. Hatta belki de tam olarak oradadır.

Bugün birileri CHP’yi bir kurultay, bir mahkeme dosyası, birkaç demeç ve sosyal medya savaşından ibaret sanıyor olabilir. Oysa CHP dediğiniz parti, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal hafızasının önemli bir bölümüdür. Onu yalnızca bir seçim organizasyonu gibi görmek zaten başlı başına meseleyi anlamamaktır.

Bir gerçeği dürüstçe konuşalım:

CHP “yeni hedef” değildir.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya düzeninin değişmesiyle birlikte CHP sürekli tartışılmış, dönüştürülmeye çalışılmış, eleştirilmiş, içeriden ve dışarıdan baskılarla şekillenmeye zorlanmış bir siyasi yapı olmuştur.  “Küçük Amerika olacağız” romantizmiyle başlayan yıllarda Türkiye’nin siyasal yönü değişirken CHP’nin de ideolojik omurgası üzerinde sert tartışmalar yaşandı.

Çünkü 1923 yalnızca bir tarih değildi.  1923 yepyeni bir başlangıç, bir toplumun tebaadan millet olmaya geçişiydi. Bir zihniyet devrimiydi.

Ve o devrim, doğal olarak sadece içeride değil dışarıda da dikkatle izlendi.

Bugün bazıları bu tür cümlelere dudak büker. Ama tarih biraz dikkatli okunduğunda şunu görürüz:

Türkiye’de güçlü kurumların iç tartışmaları çoğu zaman yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz. Küresel iklim, ekonomik dönüşümler, medya düzeni ve siyasal mühendislik denemeleri her zaman işin bir parçası olmuştur.

Peki bugün yaşanan ne?

Bugün yaşanan yalnızca bir liderlik tartışması mı?

Bir taraf diyor ki: “Kemal Kılıçdaroğlu geri dönmek istiyor.”

Diğer taraf diyor ki: “Özgür Özel değişimi temsil ediyor.”

İyi de değişim nedir?  

Türkiye’de en çok istismar edilen kavramlardan biri değil midir “değişim”?  Değişmek için önce “neyi değiştirdiğini” tarif etmek gerekmez mi?

Ve daha önemlisi: Değişim adına neyi kaybettiğini görmek gerekmez mi?  Bugün CHP içinde yaşanan tartışmaların önemli kısmı tam da burada düğümleniyor. Bir tarafta eski yapıya duyulan tepki var. Diğer tarafta yeni kadroların ortaya koyduğu yönetim pratiğine dönük ciddi soru işaretleri. 

Özgür Özel’in son dönemde yaşadığı siyasi tabloyu küçümsemek mümkün değildir. 

Kamuoyuna yansıyan süreçlerde parti içi ve hukuki tartışmalar, kurultay eksenli polemikler, demokrasi tartışmaları ciddi biçimde kamu vicdanına taşındı. Siyaset, yalnızca kazananın değil mağdurun da hikâyesidir ve Türk toplumu mağdura çoğu zaman refleks olarak sahip çıkar.

Bu sosyolojik gerçektir. Ancak burada başka bir soru başlıyor:

Mağdur olmak, özeleştiriden muaf olmak anlamına gelir mi?

İşte can yakıcı soru budur. Bir siyasetçi haksızlığa uğramış olabilir. Bir parti adaletsizliğe maruz kaldığını düşünebilir. Bir yargı süreci toplum vicdanında tartışmalı bulunabilir. Ama bütün bunlar yönetsel tercihleri tartışılmaz hâle getirir mi?

Hayır. Tam tersine, daha büyük bir sorumluluk doğurur.  Çünkü iktidara yürüdüğünü söyleyen bir siyasi hareket, yalnızca rakibinin yanlışlarını değil kendi doğrularını da anlatmak zorundadır.

Ve burada özellikle 2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan görüntü konuşulmalıdır.

Sorulması gereken çok sert ama meşru sorular vardır. Aday belirleme süreçlerinde hangi ölçüler esas alındı? Yerel aidiyetler ne kadar dikkate alındı? Siyasi sadakat ile liyakat arasındaki denge kurulabildi mi? Bazı bölgelerde kamuoyuna yansıyan tartışmalar neden bu kadar büyüdü?  Belediyelerde “biz kazandık” psikolojisiyle oluştuğu ileri sürülen kibir görüntülerinin ve uygulamalarının önüne neden geçilemedi?

Bunları konuşmak suç mudur?

Hayır. Tam tersine siyaset bunu konuşmak zorundadır.  Bir partiyi gerçekten seven insan, alkış makinesi olmaz. Eleştirir. Rahatsız eder. Bazen dost acı söyler. Çünkü aidiyet kör sadakat değildir.

Bugün birçok CHP seçmeni tam da bunu hissediyor olabilir: Sevdiği yapının yönünü kaybettiğine dair bir kaygı.

Bir başka başlık…

Ekrem İmamoğlu meselesi. Kimse kimsenin siyasi hakkını inkâr edemez.  Elbette herkes en yüksek makama aday olabilir. Ama siyasette zamanlama diye bir gerçek vardır. Toplum bazen aceleyi kibir olarak okur.

Soru şu: Türkiye henüz seçim atmosferine girmemişken, ülke ağır ekonomik ve demokratik sorunlar tartışırken, siyasi enerji ne ölçüde erken liderlik tartışmalarına yöneldi?

Toplum bunu nasıl okudu? “Her şey çok güzel olacak” duygusu zaman içinde hangi siyasi gerçekliğe dönüştü?  Bu soruları sormak düşmanlık değil, muhasebedir.

Asıl ağır soru ise burada başlıyor:

2024 seçim başarısı yalnızca yeni yönetimin eseri miydi? Gerçekten mi?

AK Parti’nin ekonomik kriz, yüksek enflasyon, emekli tepkisi ve toplumsal yorgunluk yaşadığı bir dönemde oluşan seçmen refleksi hiç mi etkili değildi? Daha önce CHP’ye mesafeli duran seçmen neden yön değiştirdi?

Özgür Özel güzel konuştuğu için mi?  Yoksa seçmen mevcut iktidarı uyarmak mı istedi?

Siyasette en tehlikeli şey yanlış başarı okumasıdır.

Bir seçim kazanırsınız…

Ve o seçimin yalnızca size yazılmış tarihî bir kredi olduğunu sanırsınız. İşte felaket çoğu zaman orada başlar.  Çünkü halk bazen oy verir ama aynı zaman da uyarır.

“Bak seni deniyorum” der. “Beni üzersen geri alırım” der. Türkiye seçmeni böyledir.

Aslında CHP, Kemal Kılıçdaroğlu'nun son dönemecinde, içinde Özgür Özel'in de olduğu kadroyla parti kimlik ve hafızasını bir şekilde tasfiyeye döndüler. 2024 adaylarının belirlenmesi her ne kadar "genç" vurgusuyla açıklansa da, genç başkanların çoğunun daha ilk iki yılda "stajyer siyasi mevta" oldukları inkar edilemez. Ve Özgür Özel'in "CHP'si" özellikle İzmir'i, İzmir olmaktan çıkarmaya tevessül etti. İzmir'de yıllarca halkla iç içe olan kurmay CHP'lileri adeta yok saydı... Ve bugün başına gelenler de ne yazık ki onun kibri ve hırsıyla, çevresindeki karanlık menfaat eksenli odakların dolduruşudur! Mehmet Ali Çalkaya, Tacettin Bayır, Abdül Batur, Kamil Okyay Sındır, Musa Çam gibi siyasetçilerin deneyimlerine dudak bükmek ancak cahil ve kifayetsiz muhterislerin işidir! Bugün CHP İzmir İl Başkanının, Özgür Özel'in "yanında imajı" uğruna, ağzından çıkanı kulağının duymaması sanıyorum "halkı düşünen" siyasetçinin üslubu değildir!

Bugün CHP’nin içinde yaşanan sancının bir kısmı belki de tam olarak budur. Zafer sarhoşluğu ile kurumsal disiplin arasındaki mesafe.

Bir başka ağır mesele: İzmir!

Türkiye’de demokratik siyasetin laboratuvar şehirlerinden biri. Aidiyet duygusunun güçlü olduğu, hafızanın kolay unutmadığı bir kent.

Burada yıllardır şu soruluyor: Kentlerin kaderi o kentin insanlarıyla mı belirleniyor, yoksa siyasi merkezlerin dizayn masalarında mı?

Bir şehir üzerinde dışarıdan kurulan siyasi etkiler, kadro tartışmaları, “şuraya bunu gönderelim” yaklaşımı gerçekten ne kadar sürdürülebilir?

Bir kentin ruhunu tanımadan onu yönetmek mümkün müdür?

Bugün İzmir'de "egemen" olan ama İzmirli olmayan hangi CHP yöneticileri ağırlıktadır? Belediye Başkanları kendi iradelerini mi yoksa bu egemenlerin iradelerini mi kullanmaktadır? 

Bir başka soru daha: CHP tarihsel hafızasını koruyabiliyor mu?  Yoksa yalnızca kısa vadeli seçim matematiğine mi sıkışıyor?

Çünkü bir parti yalnızca oy oranıyla yaşamaz. Hafızasıyla yaşar. Kimliğiyle yaşar. Kültürüyle yaşar. Bugün CHP içinde yaşanan kırılmanın bir tarafında da belki tam olarak bu vardır.

Bir bölüm insan diyor ki:

“Parti dönüşüyor.”

Başka bir bölüm ise şöyle düşünüyor olabilir:

“Hayır, parti kendisi olmaktan çıkıyor.”

İşte siyasal kriz tam burada başlıyor.

Kemal Kılıçdaroğlu meselesine gelirsek…

Açık konuşalım.

Onun dönemimde son genel seçimde İzmir için liste başlarına paraşütle indirilen iki kent cahili kimlerin marifetidir? Tabii ki Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel! Bu hatırlatma olsun çünkü diyeceğim başka Kemal Bey ile ilgili.

Türkiye siyasetinde liderlik yalnızca makamla sürmez. Algıyla sürer. Toplum bazen bir sayfayı kapatır. Acımasızdır bu. Bir görüntü, bir açıklama, bir tercih; yılların birikimini başka yere taşır. Siyaset duygusaldır ama aynı zamanda acımasızdır. 

Öte yandan Özgür Özel açısından da konuşulması gereken ağır bir gerçek var: Bugün yaşanan mağduriyet hissi, geçmiş tercihleri görünmez yapmaz. Bir genel başkan yalnızca rakibe değil kendi çevresine de mesafe koyabilmelidir.  Çevresinde oluşan menfaat ağlarına, aidiyet sömürüsüne, kent gerçekliğini yok sayan siyasi mühendisliklere göz yumduğu düşünülen bir liderin uzun vadeli güven üretmesi kolay değildir.

Ve şimdi en sert soruyu soralım:

CHP’de gerçekten “olan” nedir?  Yoksa yalnızca kadrolar mı değişiyor?

Yoksa CHP’de “yeni tasarlanan” ve “değişimden devrime” bir yol mu açılmaya uğraşılıyor? 

Ancak “devrim” ağırdır.  Bedel ister. Özeleştiri ister. Cesaret ister. Doğruluk ister ve asla geçmişi inkâr istemez!

Bir devrimci önce kendisine bakar. Kendi yanlışını görür. Kendi mahallesine itiraz eder.

Kendi çevresindeki çıkar ilişkileriyle yüzleşir.  Kolay değildir. Ama samimiyet tam da orada başlar. Bugün CHP’nin önündeki esas mesele belki de budur.

Mahkemeler değil. Sosyal medya değil.  Liderlik yarışı değil.

Samimiyet testi.

Çünkü toplum artık bağırana değil inandırana bakıyor. Kavgaya değil karaktere bakıyor.

Slogana değil pratiğe bakıyor.

Ve tarih çok acımasızdır. Bugünün alkışları yarının dipnotuna dönüşebilir.  Belki yüz yıl sonra bugünleri daha net anlayacağız. Belki bugün kavga sandığımız şeyin büyük bir dönüşüm sancısı olduğunu göreceğiz.

Belki de bir tarihçi şöyle yazacak:

“Bir parti kendi içinde iktidar mücadelesi verirken aslında hafızasını kaybetti.”

Kim bilir?

Ama bugünden bakınca şu ortada duruyor:

Devrim “Evlatlarını Yer mi”, Yoksa “Menfaat Şebekelerini mi”?

Eğer gerçekten bir değişim olacaksa…

Önce kibir tasfiye edilmeli. Sonra aidiyetsizlik. Sonra siyasi kariyer uğruna kentlerin ruhunu tüketen anlayış.

Ve evet…

Gerekirse devrim, kendi yanlışını da karşısına almalı. Çünkü gerçek devrim önce aynaya bakabilenlerin işidir.

Gerisi yalnızca slogan olur.

Ha bir de, “devrim” kişilerin nefis ve hırslarının yarışı değil, bir mefkurenin anlatımıdır!

Herhangi bir siyasi partini aidiyetini hissetmeyen bir yurttaş gazeteciyim. Referansım her zaman tarihtir. CHP'nin bugün düşürüldüğü durumda, sorumluluk sahibi olanların dünden bugüne aymazlıkları bana bugün ne yazık ki şu kaygıyı da hissetiriyor.

CHP, İstiklal Savaşı ruhu ve bağımsız Cumhuriyet mücadelesinin bir numarası Kemal Atatürk tarafından kuruldu, umarım, dilerim ve inşallah yanılırım ama yine bir "Kemal" tarafından da yıkılmaz!



22 Mayıs 2026 Cuma

KASETTEN BUTLANA: İÇTEN DIŞTAN CHP’DE BİTMEYEN OPERASYON!

 


Cumhuriyet Halk Partisi 

Bir siyasi parti mi artık sadece?

Yoksa Türkiye’nin yüz yıllık hafızasının, kendi içinde çürümeye bırakılmış büyük bir "siyasi enkazı mı"?

Soruyu doğru sormadan doğru cevaba ulaşamazsınız. Çünkü bugün CHP’de yaşanan kriz sadece birkaç ismin koltuk savaşı değildir. Mesele yalnızca Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu ya da Özgür Özel meselesi de değildir. Mesele, adında “HALK” kavramı olan bir partinin artık halktan ne kadar uzaklaştığıdır.

1980 darbesi sonrası siyaset yasağından sonra yeniden sahaya dönen Deniz Baykal’ın siyaseti tartışılırdı ama bir gerçek vardı: Baykal, CHP’nin “devlet refleksi” taşıyan son güçlü figürlerinden biriydi. 1982 Anayasası’na karşı çıkışı, SHP yıllarındaki örgüt savaşları, hizip mücadeleleri sertti ama en azından siyaset vardı. Baykal döneminde klikler vardı, delegasyon hesapları vardı ama partinin bir omurgası da vardı.

Sonra 2010 geldi…

Türkiye siyasi tarihine kara bir gölge gibi düşen o “kaset operasyonu” yalnızca bir genel başkanı devirmedi. CHP’nin genetik kodlarını da kırdı. O gün başlayan süreçte partinin direksiyonu başka bir hatta geçti.

Kemal Kılıçdaroğlu işte o atmosferde geldi.

22 Mayıs 2010’da 1250 delegeden 1189’unun oyunu alarak “tek aday” seçildi. O gün umut diye sunulan süreç zamanla garip bir siyasi alışkanlığa dönüştü: 

Sürekli seçim kaybedip koltukta kalabilmek…

Türkiye’de seçim kaybeden lider gider. CHP’de ise kaybeden lider kutsandı.

İlk yıllarda Kılıçdaroğlu’nun sakin dili toplumun bir kısmında umut yarattı. Fakat zaman ilerledikçe CHP’nin büyüyen değil daralan bir siyasi akla teslim olduğu görüldü. Parti örgütleri belirli çevrelere sıkıştı. Liyakat yerine sadakat konuşuldu. “Değişim” denildi ama aynı danışmanlar, aynı ekipler, aynı siyasi ezber yıllarca yerinde kaldı.

2023 seçimleri ise kırılma noktasıydı.

Altılı Masa tiyatrosu, adaylık krizleri, kazanamayacağı aylar öncesinden belli olan bir adaylık dayatması ve özellikle bazı şehirlerde hazırlanan milletvekili listeleri… 

CHP seçmeni ilk kez yüksek sesle kendi partisine öfke duymaya başladı.

Ben o listelere oy vermedim.

Çünkü partiye oy vermek başka şeydir, iradeyi teslim etmek başka şey…


 

Ama ilginç olan şuydu: Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük savunucularından biri bugün “değişim lideri” diye sunulan Özgür Özel’di. Grup Başkanvekilliği yaptı, parti yönetimindeydi, tüm stratejik kararların içindeydi. Bugün geçmiş dönemi yerden yere vuran kadroların önemli kısmı, dün o düzenin tam merkezindeydi.

İşte Türkiye’nin siyasi hafızasını "aptal" yerine koyan nokta tam da budur.

Sanki CHP’ye dışarıdan geldiler…

Sanki yıllardır hiçbir kararın içinde değillerdi…

Sanki bütün yanlışlara karşı durmuş kahramanlarmış gibi “değişim” pazarladılar.

Ve sonra Özgür Özel dönemi başladı.

Fakat adına “yenilik” denilen süreçte aslında CHP’nin yüz yıllık kurumsal hafızası daha da ağır şekilde tasfiye edildi. Parti; gelenek, devlet ciddiyeti ve ideolojik derinlikten uzaklaştırılıp sosyal medya sloganlarına sıkıştırıldı. 

Eskiden CHP’de hizip vardı ama fikir de vardı. Şimdi ise daha çok PR çalışmaları, algı yönetimi ve ekip savaşları var.

Ama bugün yaşanan çöküşü yalnızca Özgür Özel’e bağlamak da kolaycılık olur.

Çünkü mesele kişilerden büyüktür. Sorun, adında “HALK” kavramı olan bir partinin yıllardır halktan kopmuş olmasıdır.

Bugünkü CHP’de sıradan partilinin gerçekten sözü var mı?

Yıllardır adaylıkların nasıl belirlendiği bilinmiyor mu sanılıyor? Hangi ismin hangi “abi”, hangi “ekip”, hangi “denge” hesabıyla listelere yazıldığı artık herkesin bildiği bir sır değil mi?

Kendi seçim bölgesinde başarısız olmuş bazı siyasi ağaların başka şehirlerde egemenlik kurma arzusu artık CHP’nin rutinine dönüşmedi mi?

Özgür Özel ve dar görüşlü nepotik kadrosunun hala anlayamadığı, 2024 yerel seçimini kazandıranın kendileri değil, AKP’ye duyulan büyük toplumsal öfke ve AKP’nin uyarılmasıydı. Ama anlamadılar, analiz etmediler, halkın belediyelerden dolayı da tepki gösterdiğini duymak istemediler. Özgür Özel başka çeşit “otokrasi” temsilcisi oldu!

Örneğin İzmir…

İzmir’de belediye kadrolarının, meclis üyeliklerinin, bürokratik yapıların başka şehirlerden taşınan isimlerle doldurulması neyin göstergesi?

Bu durum CHP’nin artık kendi tabanına bile güvenmediğini mi gösteriyor?

Yoksa parti denen yapının fiilen “yok hükmünde” hale geldiğini mi?

Çünkü halkın içinden çıkmayan siyaset, bir süre sonra yalnızca organizasyona dönüşür. Organizasyonlar seçim kazanabilir ama toplumsal ruh üretemez.

Daha vahimi şu: AKP’ye karşı yapılan muhalefetin önemli kısmı artık “ilmi siyasetten” tamamen uzaklaştı. Derinliksiz sloganlar, sosyal medya esprileri, sokak ağzı ve sürekli öfke üzerinden kurulan siyaset dili gerçekten başarı mı sayılıyor?

AKP’nin yıllardır süren iktidar yorgunluğu bile doğru analiz edilemedi.

Ekonomik çöküşe rağmen toplumun neden kopmadığı, Anadolu insanının psikolojisi, muhafazakâr seçmenin korkuları, devlet refleksi ve güvenlik algısı ciddi şekilde masaya yatırılmadı.

Çünkü Türkiye’de genel muhalefetin önemli kısmı hâlâ siyaseti “senden-benden” ayrımı üzerinden yapıyor. 

Bu yüzden de başta İyi Parti “iyi” gelmiyor geniş halk kitlesinin üzerine.

Peki bu hangi demokrasi anlayışıdır?

Kendi gibi düşünmeyeni küçümseyen, taşrayı cahil gören, halkı yalnızca seçim zamanı hatırlayan bir anlayış gerçekten halkçılık olabilir mi?  Bugün CHP’lilerin dönüp bir şeyi hatırlaması gerekiyor:

Bülent Ecevit neden CHP Genel Başkanlığı makamına dönmedi?

Neden DSP’yi kurdu?

Çünkü Ecevit, CHP’nin zamanla halktan uzaklaşan bürokratik yapısının içinde siyaset üretilemeyeceğini düşünüyordu.

Peki ya Deniz Baykal’ın, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yolunu açan hamlesi?

Türk siyasetinin en ironik kırılmalarından biri değil miydi o?

Bugün yaşananların kökü belki de yıllardır atılan yanlış adımların doğal sonucudur.

Atatürk devrimciliğinin özü; halkçılık, liyakat, bağımsız düşünce ve devlet ciddiyetiydi. CHP ise yıllar içinde bunu sloganlara indirgedi. Devrimcilik; entelektüel derinlik yerine sosyal medya etiketi sanıldı.

Şimdi herkes birbirine “ihanet” suçlaması yapıyor. Ama kimse aynaya bakmıyor.

Ve çok daha rahatsız edici bir soru daha var: 

Ekrem İmamoğlu bugün içeride olmasaydı gerçekten bu kadar büyük bir toplumsal karşılık üretilebilir miydi? Yoksa Türkiye’de mağduriyet üzerinden yeni bir siyasi kahramanlık mı inşa ediliyor?

Bence halk olarak bizim bilmediğimiz çok fazla ayrıntı var.

Çünkü bu ülkede siyaset hiçbir zaman görünen yüzünden ibaret olmadı.

Bir başka utanç verici görüntü ise CHP Genel Merkezi önünde yaşandı. Sadece CHP karşısında olduğu için A Haber’den bir basın emekçisinin linç edilmeye kalkışılması…

İşte tam burada insan ürperiyor.  Çünkü bu topraklar linç kültürünü çok ağır bedellerle yaşamış bir coğrafyadır.

1922’de gazeteci Ali Kemal’in linç edilmesi…

İzmir Metropoliti Hrisostomos’un kalabalıkların önüne atılması…

Nurettin Paşa’nın gölgesindeki o korkunç görüntüler demek ki bu toplum için yeterince ders olmamış.  Çünkü ne yazık ki biz Anadolu halkı demokrasiyi hiçbir zaman tam anlamıyla içselleştiremedik. 1950’den sonra demokrasi birçok insan için; hukuk, özgürlük, kuvvetler ayrılığı ya da çoğulculuk değil…

“Küçük Amerika olmak” ve “her mahallede bir milyoner yaratmak” hayaline dönüştü.

Belki de bu yüzden Türkiye’de siyaset hâlâ fikrin değil, tarafgirliğin savaşı olarak yaşanıyor.

Ve belki de bugün CHP’de yaşanan kriz, yalnızca bir partinin değil, Türkiye’nin demokrasiyle kurduğu sorunlu ilişkinin de aynasıdır.

Umarım ve dilerim ki CHP’nin kurucu başkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kemikleri sızlamıyordur! CHP iradesinin tez zamanda geçmişine, “fabrika ayarlarına” ve tarihsel mirasın gerçeklerine dönmesi lazım…

Umutlu muyum peki?

Hayır…

Çünkü artık inandığım AK Parti ve CHP dışında “yeni bir yolun açılması” zorunluluğudur!

Ama sevgili okuyucularım, emin olun ki bugün yaşananların gerçeklerini ancak 100 yıl sonra öğreniriz. Ama 100 yıl sonra çoğumuz hayatta olmayacak, bu yüzden "ele dile bele sahip olmak" çok önemlidir!



20 Mayıs 2026 Çarşamba

İZMİR’DE CEMİL TUGAY’IN "DAYANILMAZ YALNIZLIĞI"!

 

"Şehrin kaderi mi, Başkanın kaderi mi?"  

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin o meclis toplantısını izleyenler, aslında yalnızca bir siyasi tartışmaya değil; bir zihniyet çöküşüne tanıklık etti.  

Orada asıl mesele "asfalt" değildi. "Çöp" değildi. "Körfez" değildi...

Mesele çok daha ağırdı:  İzmir’i tanımayanların, İzmir'e aidiyet duyanlarla duymayanların didişmesiydi. Dünü bilmeden, bugün yorumlamaya kalkan bir muhterislik, bir boş siyasetti. 

Bugün AK Parti’nin İzmir’de yaptığı yerel muhalefet ataklarına dikkat edin.

Eskiden dağınık, savunmada kalan, refleks veremeyen bir yapı vardı. Şimdi ise organize, birbirine temas eden, vurucu cümle kurabilen ve özellikle CHP’nin açıklarını çalışan bir siyasi disiplin görülüyor.

Daha önemlisi şu: İzmir halkı bunu görüyor. 

Görüyor ama, Ak Parti, İzmirlileri "bir bütün olarak" anlamıyor, hissetmiyor, temas etmiyor. Temasları tamamen "organize"! 

İşte bu yüzden 20 küsur yıldır belki, aynı İzmir halkı bugün, bütün bu muhalefet performansına rağmen AK Parti’ye güvenmiyor. 

Neden? 

Çünkü İzmir insanı yalnızca bugüne bakmaz. Hafızasıyla karar verir.

Fakat bugün o hafıza sistematik şekilde yok edildi. 

Yok eden de ne yazık ki AK Parti değil, İzmir'de bugünün CHP'siydi. 

Kent hafızasını taşıyan insanlar küçümsendi.

İzmir’in sosyolojisini bilenler dışlandı.

Bu şehrin kültürel damarlarını tanıyanlar “eski kafa” ilan edildi.

Ve acı olan şu ki; bunu yalnızca iktidar yapmadı.  

Özellikle bugünkü CHP yönetim anlayışı da yaptı. 

İzmir’in hafızasını önce önemsizleştirdiler, sonra sessizleştirdiler, ardından tasfiye ettiler. 

Ortaya ne çıktı? 

Kente aidiyet duymayan, İzmir’i sadece kariyer ve şahsi siyasi ikbal basamağı gören, bu şehre duygusal bağı olmayan bir yönetim dili… 

Bugün CHP’nin İzmir’deki en büyük problemi tam da budur:

Bilgisizlik ve aidiyetsizlik. 

Bakınız…

CHP Genel Başkanı Özgür Özel Bayraklı’da AK Parti GenelSekreteri için “hasbel kader gelmiş” ifadesini kullandı. 

İyi de insan sormaz mı? 

"Kendi il başkanınızın oraya “hasbel kader” gelmediğine gerçekten inanıyor musunuz?"

İzmir’de artık insanlar makamların nasıl dağıtıldığını da görüyor, kimlerin hangi sadakat zinciriyle yükseldiğini de biliyor. 

Sorun şu ki CHP yönetimi hâlâ İzmir seçmenini, eski reflekslerle okuyabileceğini sanıyor. 

Oysa İzmir değişiyor.

Ve bu değişimi en az okuyan yapı ne yazık ki CHP’nin bugünkü yerel yönetim aklı… 

Ve Başkan Cemil Tugay’a gelirsek… Cemil Tugay'a, seçildiğinden sonra ilk "9 Eylül" vesilesiyle karşı çıkmaya başladım. 

Yanlış atamaları, tamamen "şahsi hayallerini gerçekleştirmek" amacıyla yanında olanların geçmişe dayanan kin, kıskançlık ve öfke süreçlerini bilmemesi ile o insanların dolduruşu sonucu demokrasi reflekslerinden vazgeçmesiydi muhalefet nedenim. 

Ancak ne derse desin, neye inanırsa inansın "doğru" gördüklerimi de takdir etmekten imtina etmedim. Dijital arşiv bunun örnekleriyle dolu. Ben "barikayı hakikatin, müsademei efkardan doğacağağına" inanırım ama Cemil Başkan şu ana kadar buna inanmadı. Bugün 35 yıllık İzmirli "herşeye muhalif" gazeteci olarak Sayın Cemil Tugay'la bambaşka bir "iletişim boyutundayız". Yaşayıp göreceğiz sonucu. 

Ama... 

Cemil Tugay belki de 1984 sonrası göreve gelen "en yalnız" belediye başkanıdır. 

Evet, yalnız. 

Çünkü arkasındaki kadroların önemli kısmı belediyeyi savunmuyor. Başkanı savunmuyor. İzmir’i savunmuyor. 

Meclis üyelerinin önemli bölümü, kentin sorunlarını tarihsel perspektifle anlatamıyor. Meclis üyelerinin şahsi kibirleri, öğrenmelerine, teşhis, tespit, yorum ve analizlerine engel oluyor. Belediye Başkanını lider göreceklerine, kendilerini seçilecek noktaya getiren şaibeli iradeye sadık kalıyorlar. Tıpkı sonradan CHP'li olan da dahil CHP İzmir vekillerinin çoğuyla, İzmir'deki mevcut örgüt yapıları gibi...

İzmir’in neden merkezi hükümet tarafından yıllardır yatırım baskısı altında bırakıldığını bile doğru cümlelerle ifade edemiyorlar. İzmir'in yıllardır eğitimden sağlığa, kültürden asayişe neden "saldım çayıra Mevla'm kayıra" anlayışına terk edildiğini görmüyorlar?  

Çünkü bilgileri yok. Bilgileri olanlar ise İzmir'i değil şahsi siyasi ikballerinin peşinde. 

Daha kötüsü: Dert de yok. 

Bugün mecliste bazı isimleri dinlediğinizde şunu hissediyorsunuz:

Sanki Bornova’yı bilmiyor. Karşıyaka’nın hafızasını tanımıyor. Basmane’nin geçmişinden habersiz.

Kadifekale’nin yükünü hissetmemiş. Körfez’in kokusunu yaşamamış.  

Ama makam istiyor. 

Çünkü bugünkü sistemde İzmir’i bilmek değil, pozisyon kapmak önemli hale geldi. 

Şimdi belediye kulislerinde yeni savaş başladı:

“Kim daire başkanı olacak?” savaşı… 

Şehrin geleceğinden önce koltuk hesapları konuşuluyor.  Danışman sistemi deseniz ayrı bir problem…

Koordinatörlük modeli deseniz başka bir kriz… Ortada ciddi bir “kifayetsiz muhterisler” tablosu oluşmuş durumda. 

Üreten değil; görüntü veren…

Çözüm üreten değil; yakın duran…

İzmir’i düşünen değil; kendi şahsi ikbalini hesaplayan bir çevre yapısı oluşmuş durumda. 

Başkan Tugay’ın artık şunu görmesi gerekiyor:  Bu şehir dışarıdan gelen siyasi saldırılarla değil, içerideki zehirli sarmaşıklarla kaybediyor. 

İzmir’in kodlarını bilmeyen insanlar, İzmir adına karar veriyor. 

Ve bu çok tehlikeli. 

Çünkü İzmir sıradan bir şehir değildir.

İzmir’i yönetmek teknik mesele değil; kültürel hafıza meselesidir.  Bu nedenle Cemil Tugay’ın önünde artık ertelenemez bir zorunluluk vardır: 

Acil kadro revizyonu. 

Ama öyle tabelalık değişim değil…

Gerçek bir zihniyet temizliği. 

İzmir’i tanıyan, bu kente aidiyet duyan, sokak hafızası olan, mahalle psikolojisini bilen, entelektüel refleksi bulunan insanlar yeniden masaya çağrılmalıdır.  

Çünkü bugün CHP’nin İzmir’deki en büyük problemi muhalefet değil; kendi içindeki boşluklu cehalettir. 

Kızarak, yok sayarak, sosyal medyada eleştireni engelleyerek olmaz! Bugün CHP'li yöneticiler, AK Parti'nin yapmadıklarını bile yapıyor. İl Başkanı, eleştirilmekten çekindiği için eleştireni "imha edecek" şekilde demokratik cehaletin pençesine düşmüş. 

Oysa onu Özgür Özel'den çok İzmirlilerin takdir etmesi gerekmez mi? 

Ya ilçe başkanları, cehaletlerinin ve belki de başka niyetlerinin etkisinde, halkın beklentilerinden uzak "oyun oynayan" çocuklar gibi!  

AK Parti’nin yükselen yerel muhalefeti tehlikelidir ama yönetilebilir. Asıl tehlike, içerideki çürümenin normalleşmesidir.

Şu son Vakıflar Müdürlüğü hamlelerinde, Belediye Başkanı Cemil Tugay'ın zerre kabahati yoktu. Eğer bugün Vakıflar ve AK Parti, istediklerine ulaştılarsa nedeni, Ankara'da İzmir'in vekaletini taşıyanların takipsizliği ile öngörüsüzlükleridir. 

Yasa değişirken farkında olamayanlar, İzmir'i de Belediye Başkanını da zor durumda bıraktılar. Başkan Tugay'ın günlerce Meslek Fabrikası'nın önünde samimi direniş yaparken, CHP örgütü ve vekillerinin arzı endam etmesi sadece acı acı gülmelere sebep oldu! 

Ne yazık ki 1950'den bu yana yaşanan tüm siyasal sorunların altında ve hatta faşist darbelere de görünmez neden olan, belli makamlardaki mühür sahiplerinin, sebebi mevcudiyetlerini unutup, kibre düşmesidir. 

Oysa iletişim, empati, anlayış, hoşgörü, dinleme kabiliyeti, sabır olabilseydi ve daha da önemlisi hala daha bazı seçilmişlerini kendi irade ve yüreklerini bir yana koyup, "zehirli sarmaşıkların" kendilerine dolanmasına karşı çıksalardı inanın bugün "her şey çok güzel" olabilirdi. 

1980 Faşist darbesinden sonra başta ANAP olmak üzere 1989 seçimi sonrası ve 1999 sonrası merkezi iktidarlar İzmir'i "eskitmek" için uğraştılar. İzmir'de oluşturdukları işbirlikçi sermaye ve medya organları ile bu "eskitme operasyonlarını" yalanlasalar da, bugün elektrikten körfeze, çöpten yaşam konforuna kadar her alanda ki, eğitim, sağlık, turizm ve kültür ile asayiş ve güvenlik de dahil, profesyonel geriletmenin faturası 2004 sonrası AK Parti tarafından İzmirliye kesildi... 

Bu yazı kaleme alınırken dahi, İzmir'in en çaresiz ilçesi Bayraklı'da, AK Parti'nin özelleştirdiği elektrik dağıtım şirketinin bilgi vermeden iki saat elektrik kesmesi dahi bu özel geriletmenin kanıtıdır. Ama bu kadar "başarılı eskitme" yapılırken, İzmir'in her seçimde teveccüh ettiği CHP'nin niteliksiz ve beceriksiz kadroları yüzünden sorunlar gündem olamamış, iki yüzlü İstanbul medyası da İzmir'e eski kıskançlık gözlükleriyle bakmıştır. İzmir bugün ne yazık ki her an "eskiyen" bir kenttir. AK Parti "nasıl olsa kazanamam" kafasıyla top çevirmekte, CHP ise "nasıl olsa kazanırım ama çalışamam" kafasıyla sadece şahsi ikballere çanak tutmaktadır. 

2024 seçimiyle iş başına gelen Doktor Tugay'ın ve bazı tartışmalı ilçe belediye başkanlarının önünde sadece iki yol var:

Biri ve yürümeleri gereken yol, menfaat gözeten her türlü vasat odaktan kurtulup, 24 saat boyunca sadece kent aidiyeti hisseden kadrolar oluşturarak halkın içinde olmak ya da ikinci yolda sadece "mağdurum ben mağdurum" şarkısıyla zaman öldürmek... 

Tercih onların tabii ki...

Ama Cemil Tugay beyin yalnızlığının başka bir nedeni de olabilir, son günlerdeki doğru çıkışlarının altında belki de "taşın yakınlardan geldiğini" fark etmesi olabilir. Yönetiminden olağanüstü sızmaların peşine düşmesi gerekir. A takımının kendisine sürekli yalan dolan istihbarat verdiğini anlaması da olabilir... Ama bence iktidarın meclisteki okçularının, her oturumda "Ya hak" diye fırlattığı oklar artık doğrudan kendinedir.. Yoksa ortada inandırıcı bir muhalefet de yoktur AK Parti cephesinden... Olsa, bugün her AK Partili organize olmayan halk toplantılarına ve görüşmelerine "cesaret" edebilirdi. 

Velhasıl ki, İzmir hâlâ her şeyi görüyor.

Hâlâ herkesi not ediyor. 

Ama unutulmasın:  

İZMİR kendini "terk edenleri" affeder, lakin "kandırıp anlamayanları" ise asla.

Demedi demeyin ama İzmir'de Kurban Bayramı sonrası çok ciddi hareketler olabilir... Gerçek ile yalan birbirinden ayrılmaya başlayabilir. Yaşayıp, göreceğiz!

6 Mayıs 2026 Çarşamba

İZMİR’İ ANLAMAMAKTA ISRAR

 


İzmir’i kazanamayanlar, genelde İzmir’i suçlar. 

Hatta çok partili hayata geçtiğimiz ilk günden beri, İzmir’i kazanmak için partiler, o an iktidardaki belediyeyi yerden yere vururlar. 

Bu gelenek gibi bir anlayış olmuş yani.

Adalet ve Kalkınma Partisi, yirmi yılı aşkın iktidarında bu ülkenin alışkanlıklarını, reflekslerini, hatta hafızasını dönüştürdü. 

Devletle kurulan ilişkiyi yeniden tarif etti. Ekonomiden eğitime, güvenlikten kültüre kadar her alanda “yeni bir düzen” kurduğunu iddia etti, ediyor.

Dikkatinizi çekerim ki 2002’de doğan bir çocuk bugün 24 yaşında. Olaylar, sonuçlar, tartışmalar ayrıca incelenebilir.

Ama aynı AK Parti, aynı süre boyunca İzmir’de bir “hikâye” yazamadı.

Bu artık bir seçim sonucu değil; bir zihniyet meselesi haline dönüştü.

İzmir, iddia edildiği gibi “CHP'nin kalesi” değildir oysa. Dün Demokrat Parti’ye de kapısını açtı, Adalet Partisi’ne de. Anavatan Partisi de bu şehirde karşılık buldu, Doğruyol Partisi de.

Bugün ise Cumhuriyet Halk Partisi ağırlığı var, evet. CHP'nin de İzmir'de 27 yıldır iktidarda oluşunun nedeni de AK Parti'nin İzmir'e bakışı, yaklaşımı ve doğru iletişim kuramamasıdır. 

Ama bu “ezeli ve ebedi” bir bağlılık değil; doğru iletişimi kuranın, İzmir’i hissedip söylemlerini o kimlik üzerine inşa edenin kazanabileceği bir denge. 

Çünkü İzmir, dayatmadan, “kibirden”, hele de “ayrımcı jargondan” hiç hoşlanmaz. Gerektiğinde kelle verir ama yine hayatına el uzattırmaz! Çünkü İzmir, sadece yerleşim yeri değil, onlarca bin yıllık, yüzlerce kültür ve medeniyetle harmanlanmış “kent kültürünün” kalbidir. İzmir, bağrına göçenleri de “ayırmaz” hemen “İzmirli” yapar! Yeter ki anlaşılsın!

Sorun şu: AK Parti İzmir’de hiçbir zaman “iletişim kurmadı”; sadece “anlatmaya” çalıştı. Sürekli "kendi konuştu" ama İzmir'i dinlemedi! 

Çalışıyor aslında ama sadece “sen ben bizim oğlan” mantığıyla. Ve her seçimde “kazanmaya” yaklaştığında, “İzmirli” olmayan “birilerinin” bir lafı, bir çuval inciri berbat etti.

İletişim dediğiniz şey sosyal medya postlarından ibaret değildir.

İletişim, Kemeraltı’nda bir esnafın gözünün içine bakabilmektir. Sadece "partili esnafın" çayını içerken konuşulanları İzmir, dikkate ve ciddiye almaz!

İletişim, vapurda yanınıza oturan vatandaşın şikâyetini dinleyebilmektir. Dinlerken hoşgörü, empati kurabilmektir ama o vatandaşın “siyasi anlayışı” ne yazık ki AK Partili siyasetçiyi hep “ilgilendirir”. Dedim ya, AK Parti’nin vekilleri falan hep “kendileri konuşsun” ister, hep “CHP’li belediyeyi eleştirir” ama anlamaya dinlemeye uğraşmaz. İletişim sıkıntısında mutlaka imdadına yetişen bir “parti gönüllüsü” vardır.

İletişim, size oy vermeyenin de sözünü ciddiye almaktır oysa!

Bugün İzmir’de devletin üst kademesinden yerel teşkilatlara kadar uzanan çizgide ciddi bir “mesafe siyaseti” var.

Vali, emniyet müdürü, bürokrat… Hepsi dijital olarak “erişilebilir”, ama fiziken yok.

Sokak yok, temas yok, nabız yok.

Bu boşluğu kim dolduruyor?

Cemil Tugay ve CHP’li belediyeler, eksikleri ve tartışmalarıyla birlikte en azından “görünürlük” üretiyor.

Ve siyaset, çoğu zaman algının gerçekliğe galip geldiği bir oyundur.

AK Parti cephesine bakalım.

AK Parti'nin İzmir'de dinamik, organize hareketinin gündemde bu kadar kalabilmesinin nedeni, CHP örgütlerinin "kifayetsiz" oluşlarındandır. İzmir'de her iki parti de şehir aidiyeti ve hafızasından yoksun ilerlemeye çalışıyor. AK Parti'nin örneğin belediyeleri böylesine organize hedef alması karşısında, CHP'nin örgüt ve aktörlerinin vurdumduymaz beceriksizlikleri tabii ki şimdilik, AK Parti'nin işine yarıyor. İzmirliler de temkinli takipte. 

Genç isimler sahada, evet.

Eyüp Kadir İnan zaman zaman sokağın dilini yakalamaya çalışıyor.

Ceyda Bölünmez Çankırı görünür olma çabasında.

Atilla Kaya ise diğerlerinden ayrışıyor; çünkü ayrım yapmadan konuşmaya çalışıyor.

Ama tablo bütün olarak ne söylüyor?

“Sen-ben-bizim oğlan” siyaseti hâlâ diri.

Bilal Saygılı gibi isimler örgüt yönetiyor olabilir ama şehirle temas kurmak başka bir şeydir.

İzmir’de siyaset yapmak, sadece parti içi denge kurmak değildir; İzmir’in ruhuyla temas etmektir.

Ve o ruh, ezber kabul etmez.

Bugün gelinen noktada ilginç bir çelişki var:

AK Parti, Türkiye’de kurduğu sistemi anlatmakta zorlanırken, İzmir’de o sistemi hiç anlatamıyor.

CHP ise kendi içinde dönüşürken hatta yıpranırken bile İzmir’de “alışkanlık gücüyle” alan tutabiliyor.

Son yerel seçimler bu gerçeği yeniden teyit etti.

Ama asıl mesele seçim değil, sonrasında yaşananlar.

Belediye ile iktidar arasındaki tartışmalar, zaman zaman seviyeyi aşan polemikler, vakıf meselesi gibi başlıklarda verilen savunmalar…

Bunların hiçbiri İzmirliyi ikna etmiyor.

Çünkü İzmirli tartışmanın tonuna değil, samimiyetine bakar.

Ve samimiyet, seçici iletişimle kurulmaz.

Bugün İzmir’de AK Parti erken bir yerel seçim kampanyası havasına girmiş olabilir. Ama “niyet” ile “akıbet” arasındaki mesafe, bu şehirde her zaman düşündüğünüzden daha uzundur.

2004’te yanlış iliklenen ilk düğme hâlâ düzeltilmiş değil.  Üstelik o düğmeyi düzeltmek yerine, “yanlışı” devama çalışan bir anlayış var.

Medya ayağı da ayrı bir mesele.

İzmir’de “etki” üretmeyen ama “mevzi” tutan yapay medya girişimleriyle gerçeklik inşa edemezsiniz.

Okunmayan gazetelerle, izlenmeyen programlarla kamuoyu oluşturamazsınız.

Kendi yankı odanızda alkış duymak, şehirden onay almak değildir.

O yüzden asıl soru hâlâ ortada duruyor: AK Parti için İzmir nedir?

Bir hedef mi?

Bir sembol mü?

Yoksa kazanılması gerekmeyen bir istisna mı?

Ve daha önemlisi…

İzmirli için AK Parti nedir?

Bu sorulara samimi cevaplar verilmeden, bu şehirde sonuç değişmez.

Ama hâlâ geç değil. Eyüp kardeş de Ceyda Hanım da Bilal Efendi de Atilla Kaya da gerçekten ayrımsız “dinlemeyi” öğrenmeli İzmir’de.

Ve İzmir’i asla başka bir kentle “mukayese” hatasına düşmemeliler ki, en çok yaptıkları hata da bu işte!

İzmir, kendisiyle konuşanı dinler.

Kendisine yukarıdan bakanı ise sadece izler.

Ve bazen, sadece izlemek, en sert reddiyedir.

Bir süre sonra bu yazının ikinci bölümünü okuyacaksınız. Gelecek tepkileri, iletişim becerilerini gelişmelere göre yazacağım. Zira AK Parti’nin İzmir’deki süreci ile ilgili “unutulan” çok ayrıntı var. O “ayrıntılar” yaşandığında, bugünün önde gelen aktörleri henüz yoktu ama benim gibi gazeteciler vardı. Bilmem anladınız mı? Hafıza en önemli hazinedir! 

Ama ne yazık ki umudum çok az. 

Çünkü İzmir’de bugün AK Parti siyaseti, şehrin onlarca bin yıllık kimliğine, hafızasına, geleneklerine, hassasiyetlerine aykırı bir “iletişimsizlik” içinde!

4 Mayıs 2026 Pazartesi

SAYIN BAŞKAN, BU ŞEHİR SİZİ “DİNLİYOR” , PEKİ SİZ KİMİ, KİMLERİ “DİNLİYORSUNUZ”?


 Aslında eleştirilerim, Özgür Özel’in CHP’nin başına geçip, yerel seçimlerde aday belirlemeleriyle başlamıştı. Seçimlerden sonra ise, benim dahi oy verip “başkan” seçtiğimiz Cemil Tugay’a karşıtlığım ise, tamamen kadro tasarımı ve çalışanlarına karşı yaklaşımlarından dolayı idi. Ama “iplerin koptuğu” konu, “Kurtuluş Müzesi’ni” kapatıp, “9 Eylül ruhuna” aykırı ve tamamen “tekrarlardan” oluşan bir sergiyi açmasına karşı yazdığım yazıyladır. 

Herkes bilsin ki açılacak olan “Mutfak Müzesi’ne” de karşıyım ve duyduklarım umarım “ileride” Başkan Tugay’ın “canını sıkmaz”! Çünkü “Mutfak Müzesi” İzmir’in bunca sorunu içinde ancak “şehir çöpler içinde yanarken, saçlarını tarayan kibirli lümpenlerin” işi!

Aradan iki yıl geçti ve AK Parti iktidarının yaklaşımlarına alkış tutacak değildim elbet. Hele tamamen yanlış bir “vakıf uygulaması” ile “uydurma bir tarih” konusunda elbette taraf olacaktım. Uzaktan yakından bir İslam vakfıyla alakası olmayan Un fabrikasını, arşivlere bile bakmadan belediyenin elinden almak, ne olursa olsun o belediyeyi seçen halka saygısızlıktır.

İki yıl boyunca eleştirdiğim başkanı, “Un Fabrikası” konusunda destekledim ama “hataları da” söyledim. Başkan Tugay’ın “başına” aslında “iş açan” iktidar değil, liyakatsiz ve iş bilmez, halk sevgisinden yoksun bazı “yöneticileriydi”!

Günlerdir düşünüyor, hatırlıyor ve not alıyordum. Şimdi okuyacağınız yazı aslında “Cemil Tugay ve Başkanlık Yöntemlerini Analiz” gibi görülebilir.

Hatta Başkan Tugay “sağdan soldan gelecek nifaklarla bana yine düşman da olabilir. Ama özgür beyinli, merhamet ve vicdanlı bir gazeteciyim ve beni sadece “doğrular ve yanlışlar” yönlendirir. Elbet bir gün yüz yüze geleceğiz Sayın Tugay’la, yazdığım gibi konuşmayı da bilirim.

Şimdi buyurun, biraz uzun oldu ama, yazımı okuyun.

İzmir’de yerel yönetim meselesi, asfalt dökmekle, çöp toplamakla, birkaç büyük proje açıklamakla sınırlı bir teknik iş değildir. İzmir gibi bir şehirde belediyecilik; karakter meselesidir, dil meselesidir, güven meselesidir.

Ve bugün gelinen noktada Cemil Tugay’ın başkanlık süreci tam da bu üç başlığın ortasında, biraz sıkışmış, biraz da yön arayan bir tablo sunuyor.

Çünkü Sayın Tugay o koltuğa “herkesin uzlaştığı güçlü bir lider” olarak değil; tartışmalı bir adaylık sürecinin ardından, yüksek beklentiyle ama eksik mutabakatla oturdu. Bu, işin en başında bir avantaj değil, bir yük demekti. Ve o yük hâlâ omuzlarında.

Göreve geldiği ilk gün aslında bir şehir değil, bir dönem devraldı. Önünde sadece İzmir’in sorunları yoktu; aynı zamanda önceki dönemlerin tortusu, hataları ve yarım kalmış hesapları vardı. Özellikle kentsel dönüşüm başlığı, kooperatif modeli üzerinden yaşanan kırılmalar ve güven kaybı…

Bunlar teknik değil, doğrudan siyasi ve toplumsal fay hatlarıydı.

Tugay’ın yaptığı tercih açıktı: “Devam etmek” yerine “düzeltmek.”

Doğru teşhis mi? Evet.

Yeterli mi? Hayır.

Çünkü eskiyi eleştirmek kolaydır. Yeniyi kurmak ise hem zaman hem güven ister. Ve bugün İzmir’de hissedilen temel sorun tam olarak budur: Eski düzen eleştirildi ama yeni düzen henüz inşa edilemedi. Bu da şehirde bir “boşluk hissi” doğurdu. Bürokrasi temkinli, vatandaş beklemede, siyaset ise tetikte.

Sayın Tugay’ın yönetim reflekslerine baktığımızda üç temel davranış biçimi öne çıkıyor:

Kontrol etme, düzeltme ve direnme.

Bu üçlü, bir “kriz yöneticisi” için anlaşılabilir. Ancak bir “şehir lideri” için yeterli değildir. Çünkü İzmir gibi bir şehir, sadece kriz çözülmesini değil, aynı zamanda yön gösterilmesini de ister.

Bugün ortaya çıkan tablo: Gündem kuran bir liderlik yerine, gündeme cevap veren bir yönetim.

Kentsel dönüşüm meselesi bunun en net örneği. Kooperatif modelinin çökmesiyle ortaya çıkan mağduriyet karşısında sert bir müdahale geldi. Sistem yeniden kurulmak istendi. Teknik olarak doğru bir hamleydi. 

Ama eksik olan şey şuydu: GÜVEN!

Vatandaşın zihnindeki soru şuydu: “Tamam, sistem değişti… Peki ben artık kime güveneceğim?”

Ne yazık ki, bu sorunun cevabı hâlâ net değil.

Bir diğer kırılma hattı ise işçi ve sendika gerilimi.

Sosyal belediyecilik iddiasıyla gelen bir yönetimin kendi çalışanlarıyla karşı karşıya gelmesi, sadece bir çalışma ilişkisi sorunu değildir. Bu, doğrudan siyasi tutarlılık meselesidir.

Ve burada açık konuşmak gerekir: Bu başlık, Sayın Tugay’ın en zayıf karnıdır.

Çünkü kendi tabanında bile “neden?” sorusu soruluyorsa, orada iletişim eksikliği vardır.

Peki bu “sorun” gerçekten “sorun muydu”? 

Başkanı mesela “havuz” denen “faşizan ve acımasız uygulamaya” kim ya da kimler teşvik etti? Görev verdiklerini “gerçekten” tanıyor muydu? Onların içinde “farklı niyetleri” olanların zalimliklerini fark edememiş miydi? Bilemiyorum. Bazı isimlerin yarattığı bazı olaylar var ama, onları yazmayacağım. Onları bulmak CHP’nin ve muhalefetin meclis üyelerinin işi. Başkanın 1 Mayıs’ta yaşadığı talihsizlik, bence Başkanın “kadro tasfiyesi, revizyonu” haline gelmeli!  

Ve söz konusu İzmir ise gerçekten, İzmir’in aydınlık yarınları için nepotik duygulardan vazgeçmek lazım. “Okul arkadaşlıklarını” okul yıllarında bırakmak lazım!

Projeler meselesine gelince…

Buca Metrosu gibi büyük işler “kararlılıkla yapılacak” söylemiyle anlatılıyor. Güzel. İddialı. Ama İzmir seçmeni artık sadece söz değil, fiziki ilerleme görmek istiyor.

Bugün şehirde konuşulan soru çok net: “Bu projeler gerçekten yapılabilir mi, yoksa sadece iyi anlatılıyor mu?”

Ekonomik gerçeklik ile siyasi söylem arasındaki mesafe açıldıkça, bu soru daha yüksek sesle sorulacaktır.

Çevre ve altyapı tartışmalarında ise farklı bir Tugay profili görüyoruz. Daha halkçı, daha duyarlı, yerel tepkilere yakın duran bir yaklaşım…

Bu, siyaseten karşılık buluyor. Ama teknik olarak yeterli mi? İşte orası tartışmalı. Çünkü sadece tepkiyi dinleyen değil, çözüm üreten bir yönetim gerekir.

Duyarlılık önemli.

Ama sürdürülebilirlik daha önemli.

Gelelim en kritik meseleye: İletişim

Sayın Tugay’ın dili net. Geri adım atmıyor. Bu bir liderlik özelliği olabilir. Ama bu dilin önemli bir kısmı savunma üzerine kurulu.

Her eleştiriyi “dezenformasyon” çerçevesine koyarsanız, bir süre sonra gerçek eleştiriyi de duyamaz hale gelirsiniz.

Ve o noktada yönetim körleşir.

İzmir’in ihtiyacı olan şey, sürekli açıklama yapan bir başkan değil; dinleyen, tartışan ve ikna eden bir liderdir. İzmir tarihinde böyle başkanlar vardır ve rahmetle de anılmaktadır.

Basınla ilişkiler…

Kopuk değil. Ama güçlü de değil. İzmir’de bugün İzmir Gazeteciler Cemiyeti mevcut yönetiminin başını çektiği bir “Başkan medyası” var. Bir de çeşitli nedenlerle “muhalif” olan ama birbirinden kopuk ve çeşitli medya ile “tarafsız” görünen ama olmayan grup var.

Erişilebilir ama mesafeli.

Açık ama temkinli. 

Bu denge sürdürülebilir mi? Zor. Çünkü medya ile güven ilişkisi kurulmadan kamuoyuyla sağlıklı bağ kurulamaz.

Parti içi dengeler hâlâ oturmuş değil. Adaylık sürecinin izleri silinmiş değil. Yeni kadro yapılanması eski yapılarla sürtüşüyor. Çünkü Çağatay Güç ile İzmir'de CHP hafızası ve parti içi vefa yerle yeksan oldu. Demokratlığı ve iletişim kabiliyeti tartışmalı  bir il başkanı da herhalde CHP İzmir tarihinde ilk. 

Bu da dışarıya şu mesajı veriyor:

“Kendi sistemini kurmaya çalışan ama henüz oturtamamış bir yönetim.”

Bu algı değişmeden güçlü bir liderlik hikâyesi yazılamaz.

İzmir seçmeni ise üç parçaya bölünmüş durumda:

Destekleyenler, bekleyenler ve eleştirenler.

Ama dikkat edin: Keskin bir kutuplaşma yok. Bu bir fırsattır ve Başkan Tugay'ın kimsenin etkisi altında değil, kendi iradesiyle fark etmesi ve anlaması gerek. 

Çünkü halk ikna edilebileceği bir alan istiyor.

Ben, Hasan Tahsin Kocabaş olarak, 3 Mayıs’ta NEO TV ekranlarından Sayın Başkan’a açık bir çağrı yaptım:

“Gelin” dedim, “konuşalım” dedim. “”Açık açık, net net, İzmir’in önünde” dedim.

Bu çağrı hâlâ geçerlidir. Kabul eder gelir ya da umursamaz. Tamamen kendi tasarrufu.  

Ama bu şehir artık monolog değil, diyalog istiyor.

Kapalı kapılar değil, açık kürsüler istiyor.

Açıklama değil, yüzleşme istiyor.

Bu bir eleştiri yazısı olduğu kadar bir davettir Sayın Cemil Tugay’a.

Serttir, çünkü gerçekler serttir. Ama uzlaşmacıdır, çünkü İzmir kavga değil çözüm ister.

Başkan Tugay’ın asıl sınavı “proje yapmak” değil. Zaten herkes proje açıklar.

Asıl sınav: Güven inşa etmek.

Ve güven, tek başına kurulmaz.

Başkan Tugay’a son sözüm:

Geliniz…

Konuşalım.

Tartışalım.

İzmir’in önünde, İzmir için.

Çünkü bu şehir sizi dinliyor.

Artık sıra sizde: Siz kimi dinliyorsunuz?

CHP'DE OLMAYAN ÖZELEŞTİRİ

  CHP’de bugün yaşananlara bakıp, şaşıranlara şaşırıyorum.  Öfkeliyim, kaygılıyım ama “ şaşkın ” değilim. Çünkü yıllardır biriken tortula...