CHP’de bugün yaşananlara bakıp, şaşıranlara şaşırıyorum.
Öfkeliyim, kaygılıyım ama “şaşkın” değilim.
Çünkü yıllardır biriken tortuların, ertelenmiş
yüzleşmelerin, susturulmuş soruların ve “aman şimdi sırası değil” diye halının
altına süpürülen gerçeklerin, bir gün kapıyı kırarak geri döneceği belliydi.
Geldi.
Hem de en sert biçimde geldi.
Bir zamanlar memleketin en kurumsal siyasal damarlarından
biri olan bir parti düşünün…
İçeride mahkeme kararları konuşuluyor, dışarıda polis
görüntüleri tartışılıyor; partililer partililere bağırıyor, kimi yerde fiziksel
gerilim yaşanıyor, “Genel Merkez” üzerinden güç gösterileri okunuyor.
Daha düne kadar kamuoyuna “baba-oğul”, “abi-kardeş”, “siyasi
mirasçı” fotoğrafı veren isimler, bugün birbirlerine ağza alınmayacak sözler
söylüyor.
Peki gerçekten mesele sadece iki kişinin iktidar kavgası mı?
Değil.
Kesinlikle değil.
Bu yaşananlar, yıllardır düşünsel zemini aşınmış, siyasal
omurgası gevşetilmiş, ideolojik referansları belirsizleştirilmiş bir yapının
sancılı dışavurumudur.
İlk büyük soru şudur:
Madem CHP’ye yönelik bir kriz vardı, madem mahkeme kararı
sonrası parti bütünlüğü tehlikedeydi, neden ilk gün sadece CHP müştereğinde bir
araya gelinmedi?
Neden kapılar kapanıp, kameralar dışarı bırakılıp, “Biz bu
meseleyi önce partimizin ve memleketin çıkarı için çözeceğiz” denmedi?
Çünkü galiba iki tarafta da eksik olan şey aynıydı:
Düşünsel bilgi…
Siyasal sadakat…
İnanç…
Ve en önemlisi “ilm-i siyaset”.
Çünkü siyaset sadece slogan atmak değildir.
Siyaset, kriz anında kendi nefsini geri çekebilme terbiyesidir.
Devleti eleştirirken parti kurumunu devlet ciddiyetiyle koruyabilme refleksidir.
Kazandığında ölçülü, kaybettiğinde vakur kalabilme
disiplinidir.
Bugün CHP’de gördüğümüz ise tam tersine; duygusal
refleksler, dar çevre nepotik aidiyetler, klik hesapları ve sosyal medya alkışlarına teslim
olmuş bir siyasal savrulmadır.
Acı ama gerçek şu:
Bugünkü tablo, bir günde ortaya çıkmadı. Bu filmin fragmanı
yıllar önce başlamıştı.
Ve bana sorarsanız kırılma noktası, merhum Deniz Baykal’a
kurulan tezgâhtan sonra yaşandı.
O gün başlayan süreçte CHP, adım adım “fabrika ayarlarından” uzaklaştırıldı.
Bu söz romantik bir nostalji değildir. Bir siyasal kimlik tarifidir. CHP, kuruluş refleksini kaybettikçe önce yönünü şaşırdı, sonra merkezini bulanıklaştırdı.
Kendini merkez sol sanırken, başka arayışlara
sürüklendi.
Peki bugün dürüstçe sormayacak mıyız?
Kemal Kılıçdaroğlu döneminde CHP merkez sağa açılmadı mı? İttifak adına kendi tabanına yabancılaşmadı mı?
Kendi siyasal dilini giderek
muğlaklaştırmadı mı?
Bir dönem “Gandi”, sonra “halk adamı”, ardından “bilge
lider” anlatısıyla parlatılan siyaset, bugün neden böylesine ağır bir kırgınlık
ve hesaplaşmaya dönüştü, hatta “hain” yaftası hazırlandı?
Madem bu kadar derin bir ideolojik kardeşlik vardı, neden
bugün birbirlerine bu denli ağır sözler söyleniyor?
Bir başka soru daha:
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’ye bir özeleştiri borcu
yok mu?
Var.
Hem de büyük bir borç. Ama öyle birkaç cümlelik, kontrollü,
steril bir özür değil. Gerçek bir hesap verme. Örneğin kamuoyu yıllardır şu
soruların cevabını beklemiyor mu?
Ekmeleddin İhsanoğlu tercihi nasıl yapıldı mesela?
Bu fikrin gerçek mimarları kimdi?
Kimler telkin etti?
Hangi "siyasal" veya "devlet" aklı buna yön verdi?
Ve neden CHP tabanına bunun gerekçesi dürüstçe anlatılmadı?
Son genel seçimlerde Yüksel Taşkın neden İzmir’de liste başı yapıldı? İstanbul'dan İzmir'e "transferini" kim sağladı?
Kim önerdi?
Hangi ölçütler esas alındı?
"Yönü malum", Taraf Gazetesi’nde
“akademisyen” sıfatlı ama, bugün milletvekili olduğu partinin "kurucu liderine" ağır eleştiriler yöneltmesi nasıl yok sayıldı?
Neden yıllarca emek veren insanlar yerine, tepeden inme aday
mühendislikleri tercih edildi?
Ve daha önemlisi…
On küsur yıllık genel başkanlıktan sonra
Sayın Kemal Bey neden iki yıldır sessizdi?
Kendi devr-i iktidarında üyelikler, delege seçimleri nasıl yapılmıştı da bugün “arınma” gibi büyük laflar ediliyor?
Deniz Baykal'lı Önder Sav'lı dönemler dahil hangi dönemde “delege ağaları” eksik oldu CHP’den?
Aile boyu üyelikler, elde üye defterleri, okuma yazması olmayanları dahi üye edenler acaba hangi “yüce ideal” için CHP’de delege olmuşlardı?
Mezhepçilik, hemşericilik, etnik ayrımcılık gibi feodalite ve nepotizm kokan yaklaşımlarla ne zaman mücadele edildi? Belediyelere doldurulan
niteliksiz ama “ardında ağalar” olan kadrolar sadece Özgür Özel’le olmadı ki!
Neden “kıdemli kademeli” CHP’liler bugün “taraf tutmak” gibi cahilce hareket içinde?
Oysa onların bağımsız ama sadece CHP İdeali uğruna
ortaya çıkmaları gerekirdi.
Kemal Bey’in madem bu kadar “birikimi” vardı, neden parti
krizden krize savrulurken suskun kaldı?
Ama mesele yalnızca Kemal Bey değil.
Bugünün CHP yönetiminin
de toplum önünde cevap vermesi gereken çok soru var.
Özgür Özel, başta yandaşı kifayetsiz medya ve bugün aldığı toplumsal desteğin sonsuz bir kredi olduğunu sanmamalı.
Özgür Özel ilk önce yüreğindeki kibir, aklındaki nepotizmi silmeli
ve demokrasiyle asla bağdaşmayan yaşamlara sahip güya “kıdemli” bazı “hemşerici”
akıl hocalarından kurtulmalıdır!
Halk çok sabırlıdır ama unutkan değildir.
Ve en önemlisi, halk her meseleyi kendi tekliğinde değerlendirmeyi iyi bilir.
Yerel seçimlerde yapılan aday tercihlerinin önemli kısmının neden böylesine tartışmalı olduğu açıklanmalı.
“Genç” ve “kadın”
vurgusu üzerinden yapılan siyasal pazarlamanın arkasındaki liyakat tartışmaları
neden konuşulmuyor?
Kim araştırıldı?
Kim incelendi?
Kim sadece bir algı çalışmasının parçası olarak vitrine
çıkarıldı?
Bugün birçok belediyede yaşanan yönetsel krizler,
plansızlıklar ve kifayetsizlik iddiaları neden görmezden geliniyor?
Daha ağır soruyu soralım:
Koca CHP nasıl oldu da nepotizmin
tartışıldığı bir yapıya dönüştü? Akrabalık ilişkileri, yakın çevre sadakatleri,
siyasal hemşericilik, grup aidiyetleri neden parti refleksinin önüne geçti?
Bazı belediyelerde konuşulan “Malatya gerçeği” nedir?
Neden insanlar bunu yüksek sesle tartışıyor?
Neden kendi şehrinde siyasal başarı elde edemeyen kifayetsizler, başka şehirlerin kimlik ve gururuyla oynuyor?
Niçin şeffaf bir açıklama yapılmıyor? Bugün
demokrasi, değişim, arınma ve temizlik nutukları atılıyor.
Fakat toplum şunu hissediyor:
İçi boş sloganlarla süslenmiş bir siyaset tiyatrosu izliyor
olabilir miyiz?
Çünkü arınma önce kendine bakmakla başlar. Özeleştiri,
mikrofon uzatılınca söylenen romantik cümleler değildir.
Özeleştiri, yanlış yapanı kendi mahallenden olsa bile
eleştirebilmektir.
Bir başka acı gerçek daha var:
Atatürk gerçeğini posterlere sıkıştırdılar.
Fikrine mesafeli, "fotoğrafının netliği bozulmuş" bir
siyaset üretildi?
Çağdaşlık denildi ama liyakat ihmal edildi.
Halkçılık
denildi ama halktan kopuldu.
Değişim denildi ama çoğu yerde sadece isimler değişti.
Yöntem aynı kaldı.
Kibir aynı kaldı.
Aidiyetsizlik aynı kaldı.
Bugün CHP’de yaşanan kriz, sadece bir parti içi kavga
değildir. Bu, Türkiye’de muhalefetin
topluma ne söylediği ve ne söyleyemediği krizidir.
Çünkü insanlar geçim derdinde. Ekonomik açmaz büyüyor. İnsanlık
değerleri aşınıyor.
Gençler umutsuz. Emekliler kırgın. Çalışan yoksullar
görünmez hale gelmiş durumda.
Ama genel muhalefet çoğu zaman kendi iç iktidar oyunlarından başını kaldıramıyor.
Oysa tek bir sermaye sahibi çıkıp, devlete her türlü kafa
tutabiliyor… Ve ona “dur” diyebilecek bir muhalefet yok, çünkü muhalefet sadece
kendi derdini siyaset sanıyor!
Elbette iktidar bu tabloyu kendi lehine kullanacaktır.
Siyaset budur. Boşluğu kim bırakırsa, rakibi doldurur.
Fakat asıl tehlike başka yerde:
Muhalefetin “halka rağmen” kendine muhalefet yapmaya
başlamasında.
Kendi iç kavgalarını memleket meselesinin önüne koymasında.
CHP’ye oynanan oyunlar vardır. Olmuştur. Olacaktır.
Ama bir gerçek daha vardır:
Bazı oyunlar dışarıdan değil, içeriden kolaylaştırılır. Ve
bazen en büyük çöküş, saldırıyla değil; özeleştirisizlikle gelir.
Bugün CHP’nin en büyük eksiği budur: Olmayan özeleştiri.
