15 Temmuz 2016’da yaşadığımız dış kontrollü “ulusal felaketin” ana yapısının, iktidar partisi tarafından kurulmadığını, geçen yıllara yayarak hatırlatmaya çalıştım.
Tabii ki eksikler ve öne çıkarılmayı hak eden kayıplar vardı. Ama eğer becerebilirsem dünden bugüne bu yapıları “kitap” haline getirdiğimde değerlendireceğim.
Sonuçta İstanbul’da yaşayan “ünlü kalem” olmadığım için İzmir’de yapayalnız yazmaya çalışıyorum.
Kurulduğunda ve ilk açıklamalarında gerçekten “AK” görünen AKP, kurucuların çoğunluğu Necmettin Erbakan’ın “milli görüş rahle-i tedrisinden” geçmiş insanlardı.
Yeni yol, yeni kelamlara ihtiyaç duyuyorlardı. Özellikle Avrupa’nın, kendilerine alışılmışın dışında bakmasını istiyorlardı.
Ama Türkiye seçmenlerine de, geçmiş yılların karanlık gerçeklerinden ders almış imajını “3Y” formülü ve sloganını üreterek yaklaştı.
Kuruluş yıllarında ve iktidara gelirken
“yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar” konusunda titiz ve taviz vermez olacaklarını
ileri sürdüler ama?
Şimdi “Gülen Yapısının”, “3Y Savaşçısı” ve “AK” olacağını “haykıran”
siyasal harekete neler kattığına bakalım!
AKP’NİN ÖNÜNÜ KİM AÇTI?
2001’de AKP kurulduğunda, Gülen yapılanması hazırdı. AKP’nin ise devleti yönetecek yeterli
bürokratik kadrosu yoktu. Bir tarafta seçim kazanabilecek siyasi hareket
bulunuyordu. Diğer tarafta yıllardır polis, yargı, eğitim, maliye ve bürokrasi
içinde yetişmiş kadrolara sahip bir cemaat.
Bu “BÜYÜK BULUŞMA” şaşırtıcı değildi.
AKP, Gülen hareketinin medyasını, bürokratik birikimini,
uluslararası ilişkilerini ve toplumsal desteğini kullandı.
Gülen hareketi de AKP’nin seçim gücünü, devlet otoritesini
ve atama yetkisini kullandı.
Bu, çıkar ortaklığıydı. Fakat Cemaat kendisini daha masum
gösterdi.
AKP’ye “askerî vesayeti birlikte kaldıracağız” dedi.
“Avrupa Birliği’ne gireceğiz” dedi.
“Demokratikleşeceğiz” dedi.
“Dindarlara yapılan ayrımcılığı sona erdireceğiz” dedi.
AKP de bu desteği seve seve kabul etti.
Gülen medyası AKP’nin önünü açtı.
Yurt dışında “ılımlı,
reformcu, Avrupa yanlısı muhafazakâr parti” görüntüsünü destekledi.
Türkiye’de muhafazakâr seçmeni konsolide etti.
Bürokratik engellerin aşılmasına yardım etti.
2007 Cumhurbaşkanlığı krizinde iktidarın yanında durdu.
27 Nisan e-muhtırasına karşı AKP’ye destek verdi.
2008’deki kapatma davasında iktidarı savundu. 2010
referandumunda bütün gücüyle “evet” dedi.
Böylece AKP yalnızca seçim kazanmadı.
Devletin eski güç merkezlerini tasfiye edecek polis, savcı,
hâkim ve medya desteğine kavuştu.
Gülen yapılanması AKP’yi destekledi; ama bunu yalnızca
Erdoğan’ı sevdiği için yapmadı.
AKP, Cemaatin devlete giriş aracına dönüştü.
AKP de Cemaatin gücünü kendi iktidarını sağlamlaştırmak için
kullandı.
Birbirlerini kandırmadılar mı?
Elbette kandırdılar.
Fakat önce birbirlerini kullandılar.
“ASKERÎ VESAYETİ BİTİRİYORUZ” DİYE
HUKUKU BİTİRDİLER
Türkiye’de askerî darbeler ve askerî vesayet gerçekti.
27 Mayıs vardı.
12 Mart vardı.
12 Eylül vardı.
28 Şubat vardı.
Darbe planları, cuntacılık hevesleri, hukuk dışı askerî
yapılanmalar ve derin devlet ilişkileri elbette araştırılmalıydı.
Fakat bir ülkedeki gerçek karanlık yapılar, sahte delil
üretmeyi meşru kılmaz.
Ergenekon soruşturması ilk başladığında birçok insan
umutlandı.
Özellikle seçkinci liberal ama görüntüde romantik solcular umutlandı,
konuşmaya başladı.
“Derin devlet ortaya çıkacak” denildi.
“Faili meçhuller çözülecek” denildi.
“Darbe hazırlıkları yargılanacak” denildi.
Sonra ne oldu? Dosya bir bavula dönüştü.
Askerler, gazeteciler, akademisyenler, rektörler,
siyasetçiler, birbirleriyle görüşmemiş insanlar aynı örgütün üyesi yapıldı.
Öyle zıvanadan çıkıldı ki Türkiye Cumhuriyeti’nin Genel
Kurmay Başkanı “1 Numaralı terörist ilan edildi”!
Gizli tanıklar çıktı.
Tartışmalı dijital belgeler çıktı.
Yıllarca süren tutukluluklar başladı.
İddianameler henüz okunmadan Gülen medyasında sanıklar
hükümlü ilan edildi.
Kim itiraz ettiyse “darbeci” oldu.
Kim delilleri sorguladıysa “Ergenekoncu” oldu.
Kim hukuku hatırlattıysa “vesayet savunucusu” oldu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “kozmik kasaları” bile ortalığa
saçıldı umarsızca! Buna neden olan da İradei Milliye’nin kalesi TBMM’nin
başkanıydı!
Okuduğunuz satırların yazarı dahi o yıllarda, yazı ve konuşmaları yüzünden İzmir’de “Ergenekon piçi” diye tehditler aldı, bir dönem Ege Ordusu Komutanı olan Hurşit Tolon ile insani yakınlığı yüzünden “militarist gazeteci” ithamıyla karşılaştı.
Üstelik bu ithamı,
kendini “solcu” sanan bazı “meslektaşlar” bile dile getirmişti! Bu meslektaşlar
daha sonra Silivri’ye Hurşit Paşa’ya “ziyaret otobüsleri” kaldırarak siyasi ve
sosyal ikballerine geçit açtılar.
Ve bu itham ve hakaretleri yapanların bazıları da AKP çatısı
altında, 15 Temmuz sonrası “paralel devlet yapılanmasına” en çok
küfredenlerden oldu…
AKP yöneticileri bu davaların savcılığına heveslendi.
Gülen medyası operasyonların psikolojik harekât merkezine
dönüştü.
Polis topladı.
Savcı suçladı.
Hâkim tutukladı.
Gazete manşet attı.
Televizyon gece boyunca hüküm verdi.
Sonra dosyalar çöktü.
Yargıtay, iddia edilen örgütün yapısının ortaya
konulamadığını belirtti.
Sanıklar beraat etti.
Ama kaybedilen yıllar geri gelmedi.
Ölenler geri gelmedi.
İtibarı parçalanan insanların hayatları eski hâline dönmedi.
“Ergenekon”, gerçek karanlık ilişkileri aydınlatma
fırsatının siyasi ve örgütsel tasfiyeye kurban edilmesiydi belki de.
BALYOZ: “TAKVİMİNDEN ÖNCE”
KURULAN KURUMLAR!
Balyoz davasında da benzer bir düzen kuruldu.
Darbe planı denilen belgelerde, belge tarihinden sonra
kurulmuş hastaneler ve şirketler bulunduğu ileri sürüldü.
Henüz kullanılmayan yazılım özellikleri tartışıldı. Dijital
delillerin sonradan değiştirilmiş olabileceği uzman raporlarında gösterildi.
Mahkemeler ne yaptı?
Savunmanın önemli itirazlarını görmezden geldi.
Yüzlerce subay cezaevine gönderildi.
Sonra Anayasa Mahkemesi adil yargılanma hakkının ihlal
edildiğine hükmetti.
Yeniden yargılamalar yapıldı. Beraatlar geldi.
Peki o sırada iktidar nerede duruyordu?
Operasyonların yanında.
Cemaat medyası neredeydi?
Manşetlerin başında!
DOKUNAN YANDI
Hanefi Avcı, emniyet ve yargı içindeki Cemaat
örgütlenmesini anlattı.
Ne oldu?
Kendisini ideolojik olarak hiçbir biçimde yakın hissetmediği
sol bir örgütle ilişkilendirildi.
Tutuklandı.
Ahmet Şık, “İmamın Ordusu” kitabını yazdı.
Kitap daha basılmadan toplatıldı.
Şık tutuklandı.
Oda TV’ye dijital belgeler üzerinden operasyon
yapıldı.
Gazeteciler yıllarca örgüt üyesi olarak yargılandı.
Sonra beraat ettiler.
O dönemin özeti Ahmet Şık’ın sözündeydi: “Dokunan yanar.”
Peki kim yakıyordu?
Yalnız Cemaat mi?
Hayır.
Cemaat yakıyordu, iktidar ateşe odun taşıyordu.
Liberal aydınların bir bölümü de ateşin başında
demokratikleşme türküsü söylüyordu.
"İZMİR" UNUTULMASIN!
Türkiye’de bu polis-yargı-medya düzeninin hedeflerinden biri
de İzmir’di.
Çünkü İzmir, AKP’nin uzun yıllar kazanamadığı büyük
kentti.
Çünkü İzmir’in siyasal kimliği iktidarın istediği kalıba
girmiyordu.
Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi merkezî iktidara rağmen
ayakta duran büyük bir muhalefet kurumuydu.
2011’de İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne operasyonlar yapıldı.
Belediye bürokratları ve çalışanları gözaltına alındı.
İnsanlar tutuklandı.
Başkan Aziz Kocaoğlu “örgüt lideri” ilan edildi. Yüzlerce
yıllık hapis cezaları istendi.
Belediye çalışanları suç örgütü mensubu gibi gösterildi.
Yatırımların ve ihalelerin üzerine korku çöktü.
Bürokrat, imza atmaktan çekinir hâle geldi.
Seçilmiş belediye başkanı, yıllarca mahkeme
koridorlarında dolaştırıldı.
Sonunda ne oldu?
Savcı hukuka aykırı delil toplandığını söyledi.
“Zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” ilkesini
hatırlattı.
Bütün sanıklar beraat etti.
Bütün sanıklar!
Peki o yılları kim geri verecek?
Gözaltına alınanların ailelerine kim hesap verecek?
İzmir’in yönetimini işlemez hâle getirmeye çalışanlardan kim hesap soracak?
Belediyeyi
örgüt diye sunan gazeteler özür diledi mi? Televizyonlar “yanılmışız” dedi mi? Siyasetçiler
“haksızlık yaptık” dedi mi?
Hayır.
Çünkü bu ülkede iftiranın manşeti büyük, beraatin haberi
küçüktür ya da haber bile olmaz!
İzmir Büyükşehir Belediyesi operasyonunun her aşamasının
doğrudan Gülen’den gelen bir talimatla yapıldığı kamuya açık ve bütün
yönleriyle kesinleşmiş tek bir hükümle ortaya konulmuş değildir.
Ama operasyonun yapıldığı tarih ortadadır.
Emniyet ve yargıda Cemaatin en güçlü olduğu dönem
ortadadır.
Kullanılan “örgüt” modeli ortadadır.
Hukuka aykırı deliller ortadadır.
Sonuçlanan beraatlar ortadadır.
İzmir’e kurulan siyasi ve yargısal “kumpas” nettir.
2010 REFERANDUMUNDA AÇILAN KAPI
2010 anayasa referandumu “12 Eylül’le hesaplaşma”
diye pazarlandı.
İroniye bakın!
12 Eylül’ün hukuk düzeniyle hesaplaşacağız denilerek yargı,
yeni bir siyasi ve örgütsel bloğun etkisine açıldı. Gülen, mezardakileri bile kaldıracak kadar
güçlü bir “evet” çağrısı yaptı.
AKP kampanya yürüttü.
Muhalefet edenler darbecilikle suçlandı.
Referandumdan sonra HSYK’nin ve yüksek yargının dengesi
değişti.
Peki demokratik, tarafsız ve bağımsız bir yargı mı geldi?
Hayır.
Eski vesayetin yerine yeni vesayet kuruldu.
Cüppelerin içindeki zihniyet değişti; fakat hukukun siyasete
bağımlılığı değişmedi.
Bu yeni düzen içinde Ergenekon, Balyoz, Odatv, askerî
casusluk ve İzmir Büyükşehir gibi dosyalar ağırlaştı.
AKP’Yİ İKTİDARDA TUTAN DESTEK
Gülen hareketinin AKP’ye verdiği desteği yalnızca seçim
dönemlerindeki oy yönlendirmesine indirgememek gerekir.
Asıl destek, iktidarın devlet içinde tutunmasını
sağlamaktı. AKP’nin eski askerî ve bürokratik merkezlerle mücadelesinde Cemaat
kadroları kritik rol oynadı.
Burada bir parantez açalım, Gülen yapısı, iktidarın imajını
“demokrasi” ve “askeri vesayete” karşı mefkuresiyle süslerken, belki de
iktidarın bilgisi dışında özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nde, Ergenekon ve
benzeri davalarla uzaklaştırılmış her rütbedeki personelin yerine, ceplerinde 1
dolar olan, ışık evi mensubu “altın nesli” yerleştiriyordu. Generaller, kurmay
subaylar hatta astsubaylar… Tabii askeri okullarda da başka tür bir yapılanma
vardı. Bunu fark edenler yıllar içinde fişlenmiş, Ergenekon patlatılınca da
derdest edilmişti! Kişisel düşüncem AKP’nin sivil yapısının, ordudaki dönüşümü temelinden
görmemesi, ciddiye almadığıdır.
Diğer süreçlerde de hep polis soruşturdu.
Savcı dosya hazırladı.
Hâkim karar verdi.
Medya kamuoyu oluşturdu.
İş dünyası finansman ve dış bağlantı sağladı.
Uluslararası diyalog kuruluşları AKP’yi ve Türkiye’deki yeni
muhafazakâr iktidarı Batı’ya daha kabul edilebilir gösterdi.
Gülen ağı, Batı’daki temaslarıyla AKP’nin ilk yıllardaki “ılımlı,
reformcu, demokrat, Avrupa yanlısı” görüntüsüne katkıda bulundu.
AKP de buna karşılık Cemaatin kadrolarının önünü açtı.
Atamalarda, bürokraside, emniyette ve eğitimde geniş bir
alan sundu.
Bu ortaklık AKP’yi iktidarda tuttu mu?
Evet, belirli dönemlerde güçlü biçimde tuttu.
Fakat burada “AKP saf ve masumdu, kandırıldı”
masalına inanmamak gerek.
AKP, Cemaatin gücünü biliyordu.
2004 Millî Güvenlik Kurulu kararları vardı.
Emniyet raporları vardı.
Siyasetçilerin önünde yıllardır süren uyarılar vardı.
Gazeteciler yazıyordu.
Hanefi Avcı anlatıyordu.
Ahmet Şık kitap hazırlıyordu.
Askerler mahkemelerde sahte delil diye bağırıyordu.
İzmir’de belediye yöneticileri kumpas diyordu.
Bunların hiçbirine kulak verilmedi.
Çünkü o gün Cemaatin kurduğu düzen iktidarın işine yarıyordu
NOT: Yarın
"ORTAKLIK NEDEN VE NASIL BOZULDU"?


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder