Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Temmuz 2026 Çarşamba

15 TEMMUZ'A AÇILAN KARANLIK YOLLAR- 3

 

Geldik son bölüme. 

AKP iktidarıyla ve uluslararası, okyanus ötesi karanlık emperyalizmle inanılmaz güçlenen, sınav sorularını bile çalıp kendi yapısının “altın nesli” genişlesin diye kullanan, görünüşte “barış sever” ve “diyalogtan yana” ama uygulamada her türlü iftira, itibarsızlaştırma yöntemlerini dijital boyutlarda da kullanıp muhalifleri canlarından bezdiren, devletin mahrem ya da mahrem olmayan her yerine sızan bu eşi benzeri olmayan yapı, kendi sonunu da kendi hazırladı aslında. 

Fakat bu yazı burada bitse de, eğer devamı gelecekse 16 Temmuz 2016’dan sonra Türkiye ne oldu sorusuna yanıt ararım. 

Daha mı demokrat oldu, daha mı konforlu oldu, halk daha mı huzurlu yaşadı, milli birlik ve beraberlik ne düzeye geldi? 

Ben “ortaklığın bozulması” bahsinde noktayı koyayım, sorulara cevapları, televizyonlarınızı kapatarak sizler arayın. 

Yazımın üç bölümü de okuyanlara, cevap yazma zahmetini ve lütfunu gösterenlere kalbi teşekkürlerimi arz ediyorum. 

Yazımı yok sayanlara, burun kıvıranlara, “gereksiz” bulanlara ise sözüm olamaz… 

İşte onların çoğalmaması için yazdık bu yazıyı ve yazmaya devam edeceğim… 

Çünkü “kibirli bana neciler” arttıkça Türkiye, daha çok 12 Eylül ve 15 Temmuz yaşar!


ORTAKLIK NEDEN BOZULDU?

Ortaklık demokrasi anlaşmazlığı yüzünden bozulmadı.

Hukukun üstünlüğü tartışması yüzünden de bozulmadı.

Devleti kimin yöneteceği kavgası yüzünden bozuldu.

7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan ifadeye çağrılınca Erdoğan ilk kez yapılanmanın doğrudan kendi iktidar alanına girdiğini gördü.

Dershaneler meselesi geldi.

Atamalar meselesi geldi.

Emniyet ve yargının kontrolü meselesi geldi.

17–25 Aralık operasyonlarıyla kavga açık savaşa dönüştü.

Yolsuzluk iddiaları ciddi miydi?

Elbette ciddi biçimde soruşturulmalıydı.

Fakat Cemaatin polis ve yargı gücünü iktidarı köşeye sıkıştırmak için kullandığı iddiası da yabana atılacak değildi.

Bir kez daha iki gerçek aynı anda karşımızdaydı:

Yolsuzluk iddiaları, soruşturmayı Cemaat yürüttü diye kendiliğinden yalan olmaz. Cemaatin o iddiaları örgütsel iktidar kavgası için kullanmış olması da yolsuzluğu meşru kılmaz.

Türkiye ise iki kutba sıkıştırıldı:

Ya hükümetin bütün yaptıklarını savunacaktınız ya Cemaatin operasyonlarını.

Hukuku savunan yine yalnız kaldı.

Şubat 2012’den Temmuz 2016’ya öyle olaylar yaşandı ki… 

Ama iktidar sonunda on yıl “yağan yağmurda bile beraber yürüdüklerinin” gerçek niyetlerini anladı. Hatta Silahlı Kuvvetler içinde kendi imzalarıyla kendilerine karşı oluşturulan “silahlı yapıyı da” çözdü.

Ağustos 2026’da “kökten temizlik kararı” aldı ama vakit çok geçmişti!

İktidar için tek yol şimdi tarihi baştan yazmaktan geçiyordu!


15 TEMMUZ 2016: 

DEVLETE YERLEŞENİN "DEVLETE" SALDIRISI

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, yıllardır göz göre göre büyütülen yapının ulaştığı son aşamayla karşılaştı.

Meclis bombalandı.

Emniyet binaları vuruldu.

Köprüler tutuldu.

Askerler ve siviller öldürüldü.

Genelkurmay Başkanı rehin alındı.

Cumhurbaşkanına yönelik operasyon yapıldı.

Türk mahkemeleri, darbenin merkezinde Gülen yapılanmasının TSK içindeki mahrem örgütlenmesinin bulunduğuna hükmetti.

Çok sayıda itiraf, haberleşme kaydı, sivil imam ilişkisi ve örgütsel bağ ortaya çıktı.

Gülen ise darbe emrini verdiğini reddetti.

Gülen’in şahsen hangi emri, kime ve nasıl verdiğinin bütün yönleriyle bağımsız ve uluslararası bir yargılama sürecinde sınandığını söylemek mümkün değildir. Ancak yapının askerî kadrolarının darbedeki belirleyici rolünü yok saymak da tarihsel ve yargısal olgularla bağdaşmaz.

15 Temmuz’dan sonra iktidar şu kolay cümleye sığındı:

“Bizi kandırdılar.”

Ama, Hanefi Avcı uyarmıştı.

Ama, Ahmet Şık uyarmıştı.

Yıllarca cezaevinde yatan askerler uyarmıştı.

İzmir uyarmıştı.

Devlet raporları uyarmıştı.

SONRA BU DEFA DA 

TOPLU CEZA DÖNEMİ BAŞLADI

15 Temmuz’un gerçek failleri yargılanmalıydı.

Darbeyi planlayan, emir veren, insan öldüren ve örgütsel hiyerarşi içinde hareket eden herkes hukuk önünde hesap vermeliydi.

Fakat devlet yine aynı hataya düştü.

Bireysel suç yerine toplu suçlama kolaylığına yöneldi.

Bir bankada hesabı olan, çocuğunu bir okula gönderen, bir gazeteye abone olan, bir sendikaya üye olan, bir dershanede çalışan, herkes aynı torbaya atılmaya başlandı.

Bu da hukuk değildir.

Bir örgütün devlete sızmış olması, o örgütle hayatının herhangi bir döneminde yasal ilişki kuran herkesin darbeci olduğu anlamına gelmezdi ki!

AİHM de ByLock ve yasal faaliyetlerden otomatik üyelik sonucu çıkarılmasına karşı bu yüzden sistemik hukuk sorunu tespit etti.

Darbeyle mücadele adı altında hukuku çiğnerseniz, darbecilerin yaptığı şeyin başka bir türünü yaparsınız: Devleti hukuk dışına çıkarırsınız.

10 YIL SONRA “15 Temmuz”?

10 Yıl sonra 15 Temmuz cevapsız binlerce soru anlamına geliyor. Meclis soruşturmasında ifade vermekten imtina edenler, “o gece” nerede nelerin yaşandığını tam olarak bilmemek, Gülen yapısının yerine neden başka “yapıların” ikame edildiğini sorgulayamamak ve 15 Temmuz’un neden demokrasiye daha fazla sahip çıkma zorunluluğumuzu yaratmadı, bilmemek? Ergenekon için yapılan Silivri’nin, onu gerçekte yaptıranların ikametgahı olması bile bir tuhaf rastlantı mı acaba? 

Türkiye tarihinde cevapsız ama “üretilen cevaplarla” açıklanmaya çalışılan “resmi tarih salapuryasının” bir başlığı oldu 15 Temmuz 2016. 

Belki 100. Yılında hatırlayacak bir genç, işin peşine düşecek ve bizlerde kabirlerimizde olacağız! 

Ama son bir nokta var… Türkiye için Türkiye’ye özel!

ATATÜRK’Ü NEDEN UNUTTUK?

Bütün bu hikâyenin başlangıcında ve sonunda Atatürk vardı.

Daha doğrusu, Atatürk’ün neden “yok sayıldığı” vardır.

Atatürk, dini yok etmek istemedi. Dini, siyasetin ve tarikatların iktidar aracına dönüşmesinden kurtarmak istedi.

Devleti şeyhlerin, cemaatlerin ve kutsal yetki iddiasında bulunanların elinden çıkardı.

Eğitimi birleştirdi.

Akıl ve bilimi devlet düzeninin temeline koydu.

Tekke ve zaviyeleri kapattı.

Çünkü biliyordu: Bir ülkede yurttaşın bağlılığı anayasa ve hukuka değil, şeyhe ve cemaate yönelirse “iki devlet” doğar.

Biri görünen devlet.

Diğeri görünmeyen itaat biat devleti.

Biz ne yaptık?

Atatürk’ün bu uyarısını “eski Türkiye” diye küçümsedik.

Tarikatları sivil toplum sandık.

Cemaatleri eğitim gönüllüsü saydık.

Şeyhlerin okullar açmasını modernleşme zannettik.

Devlet kadrolarını liyakat yerine “bizden olanlara” dağıttık.

Her şey bir yana, Osmanlı’yı yıkan önemli faktörlerden birinin, İngiliz Anglikan aklının, Müslümanlara nasıl “yaklaştığını” unuttuk. 15 Temmuz’da ABD  ilişkili “asırlık İngiliz oyunu” olduğu su götürmez bence.

Öte yandan, CHP bile Atatürk’ü kimi zaman yaşayan bir siyasal program olarak savunmak yerine, poster ve anma günü seviyesine indirdi.

Atatürk’ün laikliğini halka anlatmak yerine savunmada kaldı. Atatürk’ün halkçılığını ekonomik programa dönüştürmedi. Atatürk’ün kamucu eğitim anlayışını yeniden kuramadı. Meydanı din tacirlerine, cemaatlere ve seçim hesapçılarına bıraktı.



BU HİKÂYENİN MASUMU AZDIR

Bu ülkede herkes geçmişinin yalnızca hoşuna giden bölümünü anlatıyor.

Merkez sağ siyasetçiler Gülen’e gösterdikleri sempatiyi unutturmak istiyor.

Ecevit’i sevenler, onun Gülen hakkındaki iyi niyetli fakat siyasi bakımdan ağır sonuçlar doğuran yaklaşımını konuşmak istemiyor.

Milliyetçiler, hareketin Türk dünyasındaki okullarına verilen desteği hatırlamak istemiyor.

Liberaller Ergenekon ve Balyoz dönemindeki alkışlarını unutmak istiyor.

AKP, Cemaatle yıllarca kurduğu ortaklığı yalnızca “kandırılma” sözüyle temizlemek istiyor.

CHP ise Atatürk’ün laik, kamucu ve devrimci programından ne kadar uzaklaştığıyla yüzleşmek istemiyor.

Herkes mağdur.

Kimse sorumlu değil!

Böyle tarih olmaz.

Dün “cemaat” denen yapının haince elde ettiği yerlere bugün başka “düzmece” ve “uzaktan kumandalı” sözde dinsel yapıların sızması önleniyor mu? 

Eğer “kandırılma” yanlışından “ders” almadıysa AKP, acaba “tekerrür” etme ihtimalini düşünmüyor mu?

Söylesem tesiri yok diye susacak mıyız?

Hayır.

Çünkü susarsak gönlümüz değil, tarih razı olmayacak.

***

Not: Elbette bu yazının devamı gelecek… 

Ömrümüz olursa, elimiz ayağımız ve aklımız tutarsa… 

Zira zaman acımazsızca akıyor…


Hasan Tahsin Kocabaş

İzmir, Temmuz 2026

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

15 TEMMUZ'A AÇILAN KARANLIK YOLLAR- 3

  Geldik son bölüme.  AKP iktidarıyla ve uluslararası, okyanus ötesi karanlık emperyalizmle inanılmaz güçlenen, sınav sorularını bile çalıp ...