Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

26 Ağustos 2026 Çarşamba

“ASIRLIK” BİR KİTAP VE CEVAP BEKLEYEN “ŞÜPHELER”!

 


Ne yazık ki Türkiye’de artık “objektif” araştırmak da düşünmek de tartışmak da kolay değil. 

Hele konuşmak, hele yazmak… Neredeyse imkânsız!

Bir konuya soru işaretiyle yaklaştığınız anda hükmünüz hazırdır:

Ya “onu destekliyorsunuzdur” ya da “bunu savunuyorsunuzdur.”

Kendini en demokrat sayanların bile zihninde önce yafta hazırlanır, sonra —zahmet edilirse— yazı okunur.

Oysa memleketin kaderini değiştiren olaylar sloganlarla değil, ortak akılla konuşulur. Belgeyle, tanıklıkla, çelişkiyle, soruyla… Çünkü soru sormaktan korkan toplumlar gerçeği değil, kendilerine sunulan rahatlatıcı hikâyeyi öğrenir.

12 Eylül’ü hâlâ bütün yönleriyle çözemedik. 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişimini de yalnız heyecan, hamaset ve siyasi aidiyet üzerinden konuşmayı sürdürürsek birkaç nesil sonra bile anlayamayacağız.

Peşinen söyleyeyim: 15 Temmuz, bu ülkenin yaşadığı gerçek, kanlı ve zalim bir darbe girişimidir. O gece hayatını kaybeden yurttaşlarımızı, direnen asker ve polisleri, özellikle Özel Harekâtçıları düşündükçe hâlâ kahroluyorum. Astsubay Ömer Halisdemir’in şehadeti ise başlı başına bir kahramanlık destanıdır.

Ama kahramanları anmak, soruları susturmayı gerektirmez.

Tam tersine!

Onlara borcumuz, o gecenin aydınlatılmamış her noktasının peşine düşmektir.

KİTABI İKİ KEZ OKUDUM

Doç. Dr. Hüseyin Aydın’ın kaleme aldığı “Asırlık Gece – Belgeler ve Deliller Işığında 15 Temmuz Darbe Girişimi”, Turkuvaz Kitap tarafından 2021’de yayımlanmış 424 sayfalık bir araştırma kitabı.

Eser; hazırlık safhasından darbe girişiminin bastırılmasına kadar uzanan süreci, mahkeme dosyaları, sanık ve tanık ifadeleri, kamera kayıtları, bilirkişi raporları ve gerekçeli kararlar üzerinden kronolojik biçimde anlatıyor. Aydın da yaklaşık dört yıllık çalışmasında “tahminden kaçındığını, delile dayanmayan ifadeye yer vermediğini” söylüyor.

İlk okuyuşumda satırların altını çizdim. İkinci okuyuşumda defterime notlar aldım. Çünkü kitap yalnız bilgi vermiyor; dikkatli okurun zihnine yeni sorular da bırakıyor.

İşte kitabın en önemli değeri burada.

Yüzlerce dava dosyasına dağılmış bilgileri bir araya getiriyor; darbenin neden erkene alındığını, Genelkurmay ile kuvvet komutanlıklarının nasıl işgal edildiğini, MİT ve Emniyet’e saldırıları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik suikast girişimini, Ömer Halisdemir’in şehadetini ve darbecilerin teslim sürecini bütünlüklü bir anlatıya dönüştürüyor.

Bunun için Hüseyin Aydın’a teşekkür etmek gerekir. Ama teşekkür etmek, eleştirmemek değildir.

Kitabı değerli bulmak, her yorumunu tartışmasız kabul etmek hiç değildir.

BELGE BAŞKA, SİYASİ YORUM BAŞKA

Hüseyin Aydın olayları dışarıdan inceleyen bağımsız bir tarihçi değil; 15 Temmuz davalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve bazı mağdurların vekili olarak yargılamaların doğrudan taraflarından biri.

Bu konum ona çok büyük bir üstünlük sağlamış:

Milyonlarca sayfalık dava dosyasına, ifadelere ve mahkeme belgelerine erişim… Fakat aynı konum, anlatının belirli bir hukuki ve siyasi bakış açısından kurulmuş olabileceğini de akla getiriyor.

Bu nedenle kitapta belgelenen olaylarla “Batılı güçlerin desteği”, “Sevr’in yarım kalan hedefleri” ve 15 Temmuz’un yüz yıllık bir planın parçası olduğu yönündeki siyasi yorumları birbirinden ayırarak okumak gerekiyor.

Kitabın anlatısında AK Parti ve onun siyasi söylemi doğal olarak geniş yer tutuyor. Fakat dikkatli olunmazsa, 15 Temmuz’un “tek muhatabının” ve darbecilere direnen “tek toplumsal kesimin” AK Parti olduğu gibi yanlış ve adaletsiz bir sonuç çıkarılabilir.

O gece Meclis’te farklı partilerden milletvekilleri vardı. Sadece dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ı "popüler" kılıp örneğin yine dönemin CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel'i "yok saymak" bana "milli birlik" açısından doğru gelmiyor. 

Sokakta farklı siyasi görüşlerden yurttaşlar vardı. Direnen polis, asker, memur, işçi vardı. Ölenlerin kimlikleri farklıydı; memleketleri birdi.

CEVABI ARANMAYAN SORU

Kitabın daha başında, 7 Şubat 2012 MİT krizinden beri üzerinde durduğum bir noktaya rastladım. 

AK Parti ile kendisine “cemaat” diyen yapı arasındaki ortaklık çatlamaya başlayınca, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan örgütün tasfiyesi konusunda giderek yalnızlaştı. Bunu Cemaatin “bir numaralı terörist” diye derdest ettirdiği Genel Kurmay eski Başkanı İlker Başbuğ da söylemişti.

Aydın’ın anlatımına göre örgütün bürokrasideki kadroları ve etkili çevrelerdeki destekçileri, Erdoğan’ın niyetlerini öğrenebilecek kadar güçlüydü. Bu birkaç satır bile başlı başına araştırma konusudur.

Kim kimi dinliyordu? Kim kimi izliyordu? Devletin hangi odalarında kimler, kimin adına nöbet tutuyordu?

Ve asıl soru: Bu yapı böylesine görünür hâle gelmişken onu durdurması gerekenler neden durdurmadı?

Kitabın “Darbe Başarılı Olsaydı Nasıl Bir Türkiye’ye Uyanacaktık?” başlıklı finali ise bende hayal kırıklığı yarattı. Onca belge, ayrıntı ve kronolojiden sonra bu bölüm daha derin, daha geniş ve daha cesur olabilirdi. Darbenin yalnız askerî değil; siyasal, ekonomik, akademik, medya ve uluslararası sonuçları da daha ciddi biçimde ele alınabilirdi.

PEKİ İZMİR NEREDE?

Kitap ağırlıklı olarak TSK içindeki kalkışma ile başta Emniyet olmak üzere silahlı direniş üzerine kurulmuş. Sivil direniş de özellikle AK Parti teşkilatlarının hızlı örgütlenmesi üzerinden anlatılıyor. Ankara ve İstanbul doğal olarak merkezde.

Fakat İzmir’e gelince anlatı neredeyse Çiğli 2. Ana Jet Üs Komutanlığı ile sınırlı kalıyor.

Peki Ege Ordusu’nda ne oldu?

İzmir Jandarma’daki hareketlilik neydi?

MİT’in İzmir birimlerinde ve lojmanlarında o gece neler yaşandı, neler yaşanmadı?

Hain Yapının eğitimden ticarete, bürokrasiden medyaya kadar önem verdiği İzmir, neden böylesine dar bir çerçeveye sıkıştırıldı?

İşte bu eksiklik yalnız kitabın değil, İzmir gazeteciliğinin de önünde duran bir görevdir.

FETÖ, ORDU VE “HAYAL KIRIKLIĞI”

“Asırlık Gece” okunması kolay, sürükleyici ve kronolojiye sadık bir eser. Yazarın hukukçu kimliği anlatıda yer yer ağırlaşsa da metin genel olarak anlaşılır. Fakat Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın ve kuvvet komutanlarının derdest edilmesi, Moda Deniz Kulübü’ndeki düğünün basılması, Abidin Ünal ile Mehmet Şanver’in alıkonulması ve Zekai Aksakallı’nın gece boyunca yürüttüğü mücadele bende onlarca yeni soru doğurdu.

Bazı komutanların, yıllardır yakınlarında bulunan subayların darbeci çıktığını gördüklerinde yaşadığı “hayal kırıklığı” kitapta çarpıcı biçimde yer alıyor. Kimisi “yanımda yılan beslemişim” diyor; kimisi evladı gibi gördüğü kişinin karşısında şaşkınlığa uğruyor.

İşte burası tuhaf ötesi!

FETÖ, 15 Temmuz’dan yaklaşık on yıl önce Ergenekon, Balyoz ve benzeri süreçlerde sahte ya da tartışmalı deliller, yasa dışı dinlemeler ve örgütlü yargı-polis faaliyetleriyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kadrolarına yönelmemiş miydi?

Genelkurmay başkanlığı yapmış İlker Başbuğ terör örgütü yöneticiliği suçlamasıyla tutuklanmamış mıydı?

Çok sayıda subay yıllarca cezaevinde tutulmamış mıydı?

O yıllarda atılan iftira karşısında intihar edenler, kahrından hasta olup ölenler yok muydu?

Peki 15 Temmuz gecesi “ihanete uğradığını” söyleyenler o yıllarda nerede duruyordu? Aynı orduda değiller miydi? İşaretleri görmediler mi? Gördülerse neden susuldu? Görmedilerse istihbarat ve terfi düzeni ne işe yarıyordu?

Bir teğmenin yıllar içinde tuğgeneralliğe kadar yükselmesi sadece “sızma” kelimesiyle açıklanabilir mi?

“Sızan” kadar “yol verenin”, görmezden gelenin, terfi ettirenin ve siyasi fayda umanın da hesabı sorulmaz mı?

Devlet dediğiniz yapı, yıllarca büyüyen bir örgütü yalnız darbe gecesi fark ettiyse ortada büyük bir acizlik vardır. Daha önce fark ettiği hâlde gereğini yapmadıysa, bu kez çok daha ağır bir sorumluluk vardır.

“MAHREM İMAM” DENEN UTANÇ

Kitapta insanın kanını donduran ayrıntılardan biri de “mahrem imam” denilen ne idüğü belirsiz sivillerin askerler üzerindeki hâkimiyeti.

Aklım almıyor.

Askerî liseden Harbiye’ye, kıtadan karargâha, kurmaylıktan generalliğe uzanan bir eğitimden geçen subay, kendisine “abi” diyen kimliği ve yetkisi belirsiz bir sivilin önünde nasıl eğilir?

Bu yalnız kişisel ihanetle açıklanabilir mi?

Yoksa yıllar boyunca kurulmuş; sınavı, tayini, terfiyi, evliliği ve özel hayatı kontrol eden örgütlü bir teslim alma düzeninden mi söz ediyoruz? Ama güya “fark edilmiyor” öyle mi? Onca uyaran neden dinlenmedi, okunmadı, saygı görmedi? Necip Hablemitoğlu’nun kanı hala yerde. 

Ya ben? Sıradan bir emekli yurttaşım artık. Elim sadece kalem tutuyor. Ama 2004 – 2010 arası sol arkadaşlarım “militarist gazeteci” cemaat ce cemaate yakın olanlar da “Ergenekon piçi” diyorlardı bana. Benim hakkım ne olacak?

Adil Öksüz’ün “TSK imamı” olarak anılması ve Akıncı Üssü çevresinde yakalandıktan sonra serbest bırakılıp kaybolması hâlâ toplumun zihnindeki en büyük soru işaretlerinden biridir. 

Burada bir benzetme yapıyorum, hüküm kurmuyorum:

Adil Öksüz, bir nevi İngiliz casusu Thomas Edward Lawrence gibi, daha büyük bir uluslararası hesabın saha elemanı mıydı?

Soru ağırdır.

Ama cevapsız bırakılması soruyu ortadan kaldırmaz.

Böyle bir iddia ancak somut belge, devletler arası bağlantı ve yargısal kanıtla doğrulanabilir. Gazetecinin işi masal üretmek değil; sorunun peşine düşmektir.

 BYLOCK VARKEN NEDEN WHATSAPP?

Bir başka soru da haberleşme yöntemi. Örgüt mensuplarının ByLock kullandığı, yargı kararlarına ve dava dosyalarına girmiş durumda. Buna karşılık darbe gecesindeki bazı operasyonel grupların WhatsApp üzerinden haberleştiği de dosyalara yansıdı.

Peki neden?

ByLock’un deşifre edildiğinden kuşkulanıldığı için mi? Daha hızlı ve yaygın olduğu için mi? Darbe gecesi farklı hücreler birbirinden kopuk mu hareket etti? Yoksa askerî kanat ile sivil örgütlenme arasında farklı haberleşme katmanları mı vardı?

Ben cevabı bildiğimi söylemiyorum.

Soruyorum.

Çünkü “ByLock kullandılar” demekle “Darbe gecesi WhatsApp kullandılar” demek birbirini kendiliğinden çürüten iki bilgi değildir. Asıl araştırılması gereken, bu araçların hangi zamanlarda, hangi kişilerce ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır.

ÖMER HALİSDEMİR’İN “FARKI”

Ve mümtaz şehidimiz Astsubay Ömer Halisdemir…

Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın emriyle, karargâhı ele geçirmek üzere gelen darbeci Tuğgeneral Semih Terzi’yi vurdu. Ardından darbeciler tarafından şehit edildi. Mahkeme kararları da bu eylemin darbe girişiminin seyrini değiştiren önemini açıkça ortaya koydu.

Fakat kitapta anlatılan emir trafiği, benim zihnimde yeni bir soruya dönüşüyor: O gece benzer biçimde görevlendirilen başka personel olduysa, kim ne yaptı? Emirlerin hangisi uygulandı, hangisi uygulanmadı? Uygulanmayan emirler hakkında daha sonra hangi askerî ve adli işlemler yapıldı?

Bu konuda hüküm vermek için dosya gerekir.

Ama soru sormak için vicdan yeter. 

Halisdemir’in büyüklüğü yalnız Semih Terzi’yi vurmasında değil; bedelinin ölüm olduğunu bilerek meşru emri yerine getirmesindedir.

İşte “fark” budur!



BİR DEVRİN SONU MU, BAŞLANGICI MI?

15 Temmuz 2016 bir devrin sonu muydu, yoksa yeni bir devrin başlangıcı mıydı?

Bugün bile kesin konuşamıyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte bu yapıya ilişkin “Ne istediler de vermedik?” sözüyle, 15 Temmuz sonrasında dile getirdiği “aldatılma” beyanı siyasi tarihin kaydındadır. 

Fakat Erdoğan’ın dürüstlüğü tüm Ak Partili ya da diğer bazı siyasi aktörlerde hiç olmadı. 

Örneğin Bekir Bozdağ, TBMM’nin hainlerce bombalandığı gece söylediklerini, 2006’larda onca iftiralarla onca asker derdest edildiğinde de söylemiş miydi?

FETÖ’nün dış bağlantıları, siyaset, ticaret, akademi ve medya içindeki ağları eksiksiz araştırıldı mı? 

“Evet” diyemiyorum.

Meclis araştırma komisyonu kuruldu, tanıklar dinlendi, binlerce sayfalık yargılama yapıldı. Bunlar önemlidir. Fakat toplumun bütün sorularının karşılık bulduğu söylenebilir mi?

Yine “evet” diyemiyorum.

KİTAP KIYMETLİ, DİZİ YETERSİZ

Asırlık Gece, yalnız o geceyi belirli bir hukuk ve siyaset penceresinden anlatan; eksikleri, tercihleri ve tartışmalı yorumları bulunan kıymetli bir eser. Okunmalı.

Çünkü itiraz edecekseniz de önce bilmek zorundasınız.

Kitaptan uyarlanan dizi ise bana göre fazlasıyla daraltılmış ve kurguya yaslanmış. Kitabı okuyanlar, ekrandaki anlatının ne kadar çok ayrıntıyı dışarıda bıraktığını kolayca görecektir.

Yine de dizide kitabın sayfalarında bulunmayan bir şey var: Tanıkların gözleri.

O gözlerde korkuyu, şaşkınlığı, kırgınlığı ve ihanete uğramışlığı görüyorsunuz.

İnsan bazen sözü eğip büker.

Gözler kolay kolay beceremez bunu.

Ancak sadece birkaç kişi bana çok dürüst ve samimi geldi bana o röportajlarda. Bazılarının söyledikleri ise sadece kuşkularımı arttırdı.

Rahmetli Korgeneral Mehmet Şanver’in esaretten kurtulduktan sonra söyledikleri, yaşanan yıkımın özeti gibidir:

 “Kimden kurtulduk biz; bir zamanlar törenle karşılandığım üsten, silah arkadaşı bildiğimiz Üs Komutanı, Harekât Komutanı, göz bebeğimiz pilotlardan mı kurtulduk?  Kimden kurtulduk biz; bizi düşman bölgesinde atladığımız zaman gelip bizi kurtaracaklarından zerre kadar şüphemiz olmayan MAK timlerinden mi kurtulduk? Bizzat silah teçhizatını onayladığım, daha modern ekipmanla görev yapmasını sağlamaya çalıştığım, bizzat komutanı emanet ettiğimiz komutanı emanet ettiğimiz komutan korumalarından mı kurtulduk biz? Bu nasıl düşmanlıktı, bu nasıl görev anlayışıydı? İnsanın kurtulduğuna sevinesi bile gelmiyor.”

İşte asıl felaket budur. 

Bir ordunun silahı kadar güveni de parçalanmıştır.

Keşke eski gazetecilik imkânlarım elimde olsaydı da yollara düşüp bu soruların muhataplarıyla tek tek görüşebilseydim. Ama imkânın azlığı, tarihe not düşme sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

Biliyorum; geride bıraktığım 35 yıla rağmen bazı “fonlanan” meslektaşlarım gibi “büyük” olamadım. Bundan sonra da olmam. Okuyan okur, okumayan okumaz.

Benim derdim alkış değil. Benim derdim tarihe kayıt düşmek.

Bir gün toprak olduğumda, bir araştırmacı —belki de bir yapay zekâ— “Hasan Tahsin Kocabaş adlı gazeteci de 2026’da kişisel bloğunda bu soruları sormuştu” desin, yeter.

Çünkü cevapsız bırakılan her soru zamanla şehir efsanesine dönüşür. 15 Temmuz ise efsane üretilerek değil; belgesi, tanığı, faili, ihmali ve siyasi sorumluluğuyla aydınlatılarak anlaşılabilir.

O gecenin gerçek kahramanlarının önemli bir bölümü bugün yaşamıyor.

Yaşayanların anlattıklarıysa…

Rivayet muhtelif!

Şimdilik burada kesiyorum.

Ne de olsa bu memlekette “bağımsız ve bağlantısız gazeteci” olmak zor!

Hasan Tahsin Kocabaş, İzmir, 26 Ağustos 2026

hasantahsink@gmail.com

 Kaynak ve okuma notları :

·  * Hüseyin Aydın, Asırlık Gece – Belgeler ve Deliller Işığında 15 Temmuz Darbe Girişimi, Turkuvaz Kitap, 2021, 424 sayfa.

·   * Anadolu Ajansı, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Aydın, 15 Temmuz yargılamalarını ‘Asırlık Gece’ kitabında anlattı”, 17 Haziran 2021.

·  * TBMM, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimini araştırmak üzere kurulan komisyonun tutanakları, 2016.

·   * Anadolu Ajansı, “Moda Deniz Kulübü baskınına ilişkin yeni görüntüler ortaya çıktı”, 30 Nisan 2018.

·   * Anadolu Ajansı, “Halisdemir’in eylemi ayrı bir kahramanlık destanıyla anlatılmalı”, 14 Haziran 2018.

·     *Mehmet Şanver, 15 Temmuz: Kartal Yuvasının İstilası, İnkılâp Kitabevi, 2018.

·   *Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası, ByLock verilerinin delil niteliğinin tartışıldığı karar örneği. 

YAZARIN NOTU: 

Metindeki dış güç bağlantıları, bazı kamu görevlilerinin ihmali ve Adil Öksüz’e ilişkin benzetme kesinleşmiş yargısal hükümler olarak değil, araştırılması istenen gazeteci soruları ve yazar değerlendirmeleri olarak kaleme alınmıştır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

“ASIRLIK” BİR KİTAP VE CEVAP BEKLEYEN “ŞÜPHELER”!

  Ne yazık ki Türkiye’de artık “objektif” araştırmak da düşünmek de tartışmak da kolay değil.  Hele konuşmak, hele yazmak… Neredeyse imkânsı...