Biliyorum, bu yazıyı okuyanların içinde bana küfür kıyamet saldıracaklar, çeşitli iğrençliklerle itham edecekler olacak… Ama ben dördüncü kuşak, 58 yaşında İzmirli Gazeteci olarak susmaya, ruhunu “kiralayanlara”, menfaate biat edip, kendi dedesinin kemiklerini sızlatanlara daha fazla sessiz kalmayacağım… Küfür edecek olsanız da tek ricam sessizce, yazıyı sonuna kadar okuyun… Çünkü bu yazı burada kalmayacak, bir seri gibi devam edecek!
Haydi buyurun okumaya…
Bazı meseleler vardır…
İlk bakışta küçük görünür.
Bir bina dersiniz… Bir
hizmet dersiniz… Bir sosyal ihtiyaç dersiniz… Geçer gidersiniz.
Ama bazen bir şehrin kaderi, tam da böyle küçük görünen ayrıntılarda gizlidir.
Bugün İzmir’de “taziye evi” meselesi tam olarak
böyledir.
Çünkü mesele yalnızca bir bina yapmak değil…
Bir “kültürü”
kurumsallaştırmak, bir “hafızayı” dönüştürmek ve bir “kentin kimliğine” yeni
bir yön vermektir.
Son yıllarda belediyeler peş peşe taziye evi açıyor. Karabağlar yaptı… Karşıyaka büyütüyor… Konak açıyor…
Bunu da sosyal belediyecilik diye anlatıyorlar.
Peki gerçekten öyle mi?
Önce şu ayrımı net yapalım:
İzmir’de tarih boyunca “taziye” vardı. Ama
“taziye evi” yoktu.
Bu farkı anlamadan bu tartışmayı anlayamazsınız.
Taziye; insanlığın
ortak vicdanıdır. Acıyı paylaşmaktır. Başsağlığı dilemektir. Ölene rahmet,
kalana sabır dilemektir.
Bu İzmir’de de vardı. Ama taziye evi dediğiniz şey başka bir
şeydir. Bu, yasın mekânsal olarak kurumsallaşmasıdır.
Ve bu model, İzmir’in kadim şehir kültürünün doğal bir parçası asla
değildir. İzmir’in tarihsel toplumsal dokusuna baktığınızda bunu açıkça
görürsünüz.
İzmir; Levanteniyle, Rumuyla, Ermenisiyle, Yahudisiyle, Türküyle, Balkan
muhaciriyle, Ege Türkmeniyle…
Katman katman oluşmuş bir şehir hafızasına sahiptir.
Bu hafızanın
yas tutma biçimi de kendine özgüydü. Evde taziye vardı. Ölü evi açılırdı. Kapı
çalınırdı. Cami avlusunda omuz verilirdi. Mahalle kahvesinde sessizce
oturulurdu. Komşular yemek getirirdi. Ev işleri paylaşılırdı.
İzmir'in Mevlevileri, Bektaşileri, Rufaileri, Acemleri, Kürtleri, Lazları, Tatarları, Boşnakları ve "ortak" lakin birbirine asla "dayatmadıkları" kültür ve inançları vardı!
Yedisi olurdu.
Kırkı olurdu.
Elli ikisi olurdu.
Mevlit okunurdu.
Helva, lokma dağıtılırdı ama günleri belliydi.
Bu, kurumsal değil insaniydi. Beton değil ilişkiler üzerine
kuruluydu.
Kemeraltı’nda…
Tilkilik’te…
Namazgâh’ta…
İkiçeşmelik’te…
Ballıkuyu’da…
Çimentepe’de…
Damlacık’ta…
İzmir’in yas kültürü böyle yaşandı.
Peki bugün bildiğimiz anlamdaki
taziye evi modeli nereden geliyor? Bu modelin kökü Mezopotamya’dadır. Arap
kültüründe vardır. Aşiret düzeninin güçlü olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da
yaygındır.
Geniş aile yapısının, kalabalık toplumsal bağların ve uzun süreli
yas organizasyonlarının doğal sonucudur. Orada doğaldır. Kimsenin buna itirazı
yok.
Ama mesele şu:
Bir kültürün kendi coğrafyasında doğal olması…
Başka bir şehirde o
kentin asli kültürü olduğu anlamına gelmez. İzmir’e bu model esas olarak 1980
sonrası yoğun iç göçlerle geldi. 1990’larda hızlandı. Son yıllarda Suriye ve Irak
kaynaklı düzensiz göçlerle daha görünür hale geldi.
Buraya kadar mesele doğal.
Göç olur. Kültür taşınır. Toplum değişir.
Ama asıl mesele burada başlıyor:
Belediyeler bu yeni gelen
kültürleri, kentin tarihsel hafızasına adapte etmek yerine… Onları doğrudan
kamusallaştırıyor.
Kurumsallaştırıyor. Resmileştiriyor. Ve kalıcı hale getiriyor.
İşte kırılma tam burada.
Çünkü belediyelerin asli görevi, kente
geleni kentin kültürüyle tanıştırmaktır. Kent aidiyetini güçlendirmektir. Yerel
hafızayı korumaktır.
Ama bugün tam tersi yapılıyor. Getirilen kültürler oy hesabıyla
merkeze taşınıyor.
Uyum değil… Dönüşüm dayatılıyor.
Kültürel entegrasyon değil… Kültürel ikame yapılıyor.
Neden?
Çünkü mesele artık şehir değil.
Sandık. Çünkü her yeni demografik yapı, yeni bir oy havuzu.
Ve belediyeler artık sadece yol yapan kurumlar değil. Aynı zamanda kültür inşa eden siyasi
organizmalar. Hangi pratiği kurumsallaştırırsanız…
Yarın onu bu şehrin normu haline getirirsiniz. Bugün taziye evi
yapıyorsanız… Sadece bina yapmıyorsunuz. Şehrin hafızasına yeni bir ritüel
kazıyorsunuz. İşte bu yüzden bu mesele küçümsenemez.
Çünkü şehir hafızası yek bir bütündür. Onu rastgele parçalarla
dolduramazsınız. Her gelenin getirdiğini plansız biçimde kamusallaştırırsanız… Bir süre sonra ortak şehir kültürü kalmaz. Ortak
aidiyet kalmaz. Ortak refleks kalmaz.
Ve bugün İzmir’in yaşadığı tam olarak budur.
Kalabalık artıyor. Ama şehir küçülüyor. Binalar çoğalıyor. Ama
kültür azalıyor. Nüfus büyüyor. Ama aidiyet eriyor.
İzmir artık yalnızca coğrafya olarak kalıyor. Ruhu ise çözülüyor.
Bugün bu şehirde yaşayanların önemli bir kısmı “İzmirlilik” nedir
önemsemiyor. Hatta ne yazık ki bazı makam sahipleri de bu önemsememenin
bayraktarlığını yapıyor. İzmir’in tarihinden gelen “özgürlük” hissiyatını
muhteşem şekilde istismar ediliyor.
İzmir’i bilmiyor. İzmir’in tarihini taşımıyor.
Ve dedim ya, daha acısı…
Şehri yönetenler de bunu önemsemiyor. İşte
buna yerel yabancılaşma denir. Bir şehrin makamlarında oturup onun ruhuna
yabancı kalmak… Onun tarihine sırt çevirmek… Onun hafızasını ihale kalemine
dönüştürmek…
Bugün açılan şey belki bir taziye evidir. Ama dikkat edin…
Toprağa verilen sadece bir bina değil. Belki de yavaş yavaş… İzmir’in
hafızasıdır.

