Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

28 Temmuz 2026 Salı

“MAHALLE YANARKEN SAÇINI TARAYANLAR”

 

-OKUMA BİLEN, AT GÖZLÜĞÜ TAKMAMIŞ YURTTAŞLAR İÇİNDİR BU YAZI- 

-Yeter Artık-

Türkiye yanıyor…

Sıcaktan değil yalnızca.

Yoksulluktan, adaletsizlikten, liyakatsizlikten, umutsuzluktan, vefasızlıktan, merhametsizlikten, vicdansızlıktan, yalandan, talandan; gördüğü hâlde susanlardan, konuştuğunda hakikati değil sahibinin siparişini anlatanlardan yanıyor.

Ama “mahalle yanarken” bazıları hâlâ aynanın karşısında “saçını tarıyor”! Kendinden başka kimseyi düşünmüyor!

Kimi iktidarını korumanın, kimi koltuğunu kurtarmanın, kimi yeni kurulacak partide yer kapmanın derdinde…

Gazeteler, televizyonlar ve haber sitelerinde varsa yoksa Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu ve Yeni Parti…

Kim kalacak, kim geçecek?

Hangi milletvekili bavulunu hazırladı?

Hangi belediye başkanı yeni genel merkezin kapısını aşındırıyor?

İşe yarayıp yaramadığı kendi mahallesinde bile tartışılan hangi meclis üyesi kendine yeni sandalye arıyor?

Memleketin yangınına su taşıyan yok ama siyasi kuaför salonunda tarak çok!

Bir dönüp sorsanıza:

Bu yaz sıcağında emekliler nasıl yaşıyor?  “Yaşıyor” dedimse lafın gelişi…

Klimasını çalıştıramayan, elektrik faturasından korktuğu için vantilatörün karşısında bile suçluluk duyan, pazara akşam gidip çürüğe ayrılmış domatesi seçen, torununa harçlık veremediği için telefonlara çıkmayan milyonlar ne yapıyor?

Emekli artık tatil hayali kurmuyor. Serin bir odada uyuyabilmeyi, hastaneden sıra alabilmeyi, eczanede “bunun daha ucuzu yok mu?” demeden ilacını alabilmeyi hayal ediyor.

Bir ülkenin emeklisi yaşamıyor da hayatta kalmaya uğraşıyorsa orada yalnız ekonomi değil, vicdan da iflas etmiştir.

Ama televizyonu açıyorsunuz:

“Kim Yeni Parti’ye geçecek?”

Geçsin!

Hatta yıllardır halka faydası dokunmamış bütün kifayetsiz siyasi muhterisler aynı yere geçsinler de millet, kimlerin hangi tarafta olduğunu bir defada görsün!

Asayiş ne âlemde?

Resmî rakamlar suçların azaldığını söyleyebilir. Güvenlik güçlerinin emeğini de inkâr etmeyelim.

Fakat vatandaş kendini güvende hissediyor mu?

Uyuşturucu ağına düşen çocuklar, silahlı hesaplaşmalar, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik suçlar, sokak çeteleri, trafikte bir bakış yüzünden çıkan kavgalar ne olacak?

İstatistik başka şeydir, insanın gece evine dönerken duyduğu korku başka…

Güvenlik yalnız suçluyu yakalamak değildir. Suçu besleyen yoksulluğu, cehaleti, umutsuzluğu ve sosyal çürümeyi önlemektir.

Gençlerin önüne gelecek koyamazsanız, sokak onların önüne türlü tuzak koyar.

Eylül yaklaşıyor.

Takvim belli de eğitim belli mi?

Velinin çocuğuna çanta, kırtasiye, forma ve beslenme hazırlayıp hazırlayamayacağı belli mi?

Öğretmen ne kadar özgür? Okul ne kadar güvenli? Çocuk ne kadar iyi besleniyor?

Eğitim, Cumhuriyet’in hür ve sorgulayan yurttaşını mı yetiştiriyor; yoksa sınavdan sınava sürüklenen, ezberleyen, susan ve itaat eden nesiller mi üretiyor?

Çocuk okula aç gidiyorsa hangi “yüzyıl”dan söz ediyorsunuz?

Üniversite mezunu genç de başka bir çıkmazda…

Diploması duvarda, umudu pasaport kuyruğunda!

Kaç mühendis kuryelik yapıyor? Kaç öğretmen atanmayı bekliyor? Kaç genç, “bir sınava daha gireyim” diyerek ömrünü bekleme odasında tüketiyor?

Torpili, siyasi bağlantısı ya da cemaat desteği olan öne geçerken liyakatli genç kendi ülkesinde fazlalık gibi hissediyor.

Siyasetin gence sunduğu gelecek, gençlik kollarında bayrak sallamak ve bir büyüğün gözüne girmek olmamalıdır.

Market rafları ve pazar tezgâhları ekonomik suç mahalli gibi…

Üreticiden üç liraya çıkan ürünün tüketiciye otuz liraya ulaştığı düzeni “serbest piyasa” diye anlatamazsınız.

Bu, serbestlik değil sahipsizliktir, fırsatçılıktır, düpedüz ahlaksızlıktır!

Mesele yalnız pahalı gıda da değil.

Taklit, tağşiş, hileli ürün, bozuk mal, denetimsizlik ve ölçüsüz kâr hırsı…

Vatandaş parasını verirken soyuluyor, yediği üründe sağlığından oluyor. Buna yalnız “enflasyon” deyip geçemezsiniz.

Bu da apaçık gıda terörüdür!

Hırsızlık yalnız insanın cebinden para almak değildir. Çocuğunun sütünden, emeklinin peynirinden, işçinin ekmeğinden çalmak da hırsızlıktır.

İzmir’e bakalım…

İzmir’de ne kadar haber sitesi, sözde “basın organı” varsa her saat “hangi belediye başkanı gidecek” başlıkları atıyor da pazarlarda satılan “kırık peynir ve yumurtalara” bakmıyor. 

Üstelik İzmir’in belediye başkanlarının gidecekleri yer de tabii ki, biat ettikleri “Özel-İmamoğlu Cemaatidir” vesselam…

Onların halkla, halkçılıkla zaten ilgileri yoktu ki iki yıldır!

Bu kentin çevreye ve bilime uygun katı atık planı nerede peki?

Çöp; iktidarla yerel yönetim arasındaki yetki kavgasına bırakılamaz.

Çöp ideolojik değildir.

Kokusu iktidarı da muhalifi de bulur!

Körfez ise bir meçhule gidiyor…

Arıtma kapasitesi, dip tarama, derelerin taşıdığı kirlilik, kaçak deşarjlar…

Herkes yetkisini anlatıyor, kimse sorumluluğu üstlenmiyor.

Biri “merkezî yönetim engelliyor” diyor, öteki “belediye görevini yapmıyor.”

Peki Körfez kimin? Balıkların mı sadece?

Körfez ölürken yetki tartışmak, yangın çıkmış evde tapunun kimde olduğunu sormaya benzer.

Dışarıda da ateş büyüyor.

Rusya-Ukrayna savaşı; Karadeniz’in güvenliğini, enerji hatlarını, ticareti ve Türkiye’nin NATO-Rusya dengesini doğrudan etkiliyor.

ABD-İran çekişmesi Irak’tan Suriye’ye, Hürmüz’den Doğu Akdeniz’e kadar enerji fiyatlarını, göç hareketlerini ve güvenlik dengelerini değiştirebilir.

İsrail yönetiminin Türkiye’ye yönelik hasmane söylemlerini ve bölgedeki hesaplarını küçümseyebilir miyiz?

Yunanistan’ın silahlanmasını, adalar üzerindeki faaliyetlerini, savunma anlaşmalarını ve Doğu Akdeniz’de kurduğu ilişkileri yalnız “komşuluk” masalıyla geçiştirebilir miyiz?

Savaş çığırtkanlığı yapmayacağız.  Ama barış istemek başka, gaflet içinde uyumak başkadır.  Diplomasi akıl, savunma ciddiyet, devlet yönetmek öngörü ister.

Bir de din üzerinden siyaset pazarlayanlar var…

Emevi Ebu Sufyan kafalı, emperyalizmin kullanışlı aparatı olmuş sözde dinci lobiler; tarikat ve cemaat ağaları siyasetin çevresinde dolaşmaya devam ediyor.

Dün devlete sızanlardan ders almayanların bugün başka yapılara göz kırpması, aynı felakete yeniden davetiye çıkarmaktır.

İnanç değerlidir.

Fakat dini ticaret, nüfuz, ihale, kadrolaşma ve oy toplama aracı yapanlar dindar değil; kutsalı kullanan tüccarlardır!

Tarikatların siyaseti, bürokrasiyi ve eğitimi yönlendirdiği yerde liyakat ölür.

Liyakatin öldüğü yerde devlet, yurttaşın devleti olmaktan çıkar; bağlılık gösterenlerin ganimet alanına dönüşür.

Bir tarafta üç maaş, beş makam, ihale, huzur hakkı ve yönetim kurulu üyelikleri…

Öte tarafta kirasını ödeyemeyen işçi, filesini dolduramayan emekli, atanamayan öğretmen, iş bulamayan mühendis…

Sonra “şükredin” diyorlar!

Siz önce paylaşmayı öğrenin de millet şükretmenin gereğini bilir diyen “muhalefet” aranıyor da nerede?

Ekonomik çöküşün yanında sosyal ve ahlaki çöküş de büyüyor. Yalan sıradanlaştı. Utanmak zayıflık, arsızlık meziyet, sadakat liyakat sayılıyor.

Bir makam uğruna dünün dostunu bugün satmak, listeye girebilmek için kırk yıllık arkadaşlığın üstünü çizmek marifet kabul ediliyor.

CHP’de yaşananlar da yalnız genel başkanlık ya da tabela kavgası değildir.

Yılların dostlukları, yol arkadaşlıkları ve ortak mücadeleleri bir meçhule kurban ediliyor.

Dün yan yana duranlar bugün birbirlerini hainlikle suçluyor.

Parti mi değişti, ilkeler mi?

Yoksa makamların yönü mü?

2023 milletvekili ve 2024 yerel seçimlerinde adaylar nasıl belirlendi?

Halk mı seçti? Üyeye mi soruldu? Ön seçim mi yapıldı?

Yoksa listeler genel merkezlerin dar odalarında, birkaç kişinin sadakat ve menfaat ölçüsüne göre mi hazırlandı?

Bugün “ben kiminle giderim?” hesabı yapanların çoğu halka değil, kendisini aday yapan iradeye borçlu hissediyor.

Asırlık krizin kaynağı budur!

Milletvekili millete değil genel başkana, belediye başkanı seçmene değil adaylık kalemine, meclis üyesi kente değil kendisini listeye yazana biat ederse demokrasinin yalnız sandığı kalır, ruhu ölür.

Şimdi belediye başkanları Yeni Parti’ye geçecekmiş…

Meclis üyeleri saf değiştirecekmiş…

İyi de bulundukları yerde ne yaptılar ki gidecekleri yerde ne yapacaklar? Durdukları kabahat zaten!

Bir kentin çöpünü çözemeyen, trafiğine akıl üretemeyen, yoksul mahallesini görmeyen, ilçesinin kimliğini Bizans baronlarına havale eden başkan, yeni rozet takınca devlet adamı mı olacak?

Rozet değişir.  Zihniyet değişmezse sonuç değişmez!

İktidar kendi ikbalini, muhalefet iç kavgasını, medya reytingini düşünüyor.

Halkın gerçek gündemi ise sahipsizlik…

Emekli sıcakta yanıyor.

Genç umutsuz.

Çocuk aç.

Öğretmen kaygılı.

Esnaf borçlu.

Kadın korkuyor.

Adalet aranıyor.

Körfez kirleniyor.

Çöp kokuyor.

Tarikatlar mevzi kazanıyor.

Dış politikada fırtınalar birikiyor.

Ama onlar hâlâ aynanın karşısındalar…

CHP’de mi kalsak?  Yeni Parti’ye mi geçsek?

Hangi koltuk daha rahat, hangi liste daha garanti?

Beyler, hanımlar…

Tarağı bırakın!

Aynadan başınızı kaldırın ve memlekete bakın. Çünkü bu yangın yalnız halkın evini yakmayacak.  Üzerinde kavga ettiğiniz koltukları, saklandığınız genel merkezleri, konuştuğunuz televizyon stüdyolarını ve saçınızı taradığınız o aynayı da kül edecek!

Halkın gerçek gündeminden kaçan siyaset, eninde sonunda halkın vicdanına yakalanır.

Vicdanın sandığı kurulduğunda ise ne saç kalır ne tarak…

Yalnızca kimin yangına su, kimin ateşe benzin taşıdığı hatırlanır.

15 Temmuz 2026 Çarşamba

15 TEMMUZ'A AÇILAN KARANLIK YOLLAR- 3

 

Geldik son bölüme. 

AKP iktidarıyla ve uluslararası, okyanus ötesi karanlık emperyalizmle inanılmaz güçlenen, sınav sorularını bile çalıp kendi yapısının “altın nesli” genişlesin diye kullanan, görünüşte “barış sever” ve “diyalogtan yana” ama uygulamada her türlü iftira, itibarsızlaştırma yöntemlerini dijital boyutlarda da kullanıp muhalifleri canlarından bezdiren, devletin mahrem ya da mahrem olmayan her yerine sızan bu eşi benzeri olmayan yapı, kendi sonunu da kendi hazırladı aslında. 

Fakat bu yazı burada bitse de, eğer devamı gelecekse 16 Temmuz 2016’dan sonra Türkiye ne oldu sorusuna yanıt ararım. 

Daha mı demokrat oldu, daha mı konforlu oldu, halk daha mı huzurlu yaşadı, milli birlik ve beraberlik ne düzeye geldi? 

Ben “ortaklığın bozulması” bahsinde noktayı koyayım, sorulara cevapları, televizyonlarınızı kapatarak sizler arayın. 

Yazımın üç bölümü de okuyanlara, cevap yazma zahmetini ve lütfunu gösterenlere kalbi teşekkürlerimi arz ediyorum. 

Yazımı yok sayanlara, burun kıvıranlara, “gereksiz” bulanlara ise sözüm olamaz… 

İşte onların çoğalmaması için yazdık bu yazıyı ve yazmaya devam edeceğim… 

Çünkü “kibirli bana neciler” arttıkça Türkiye, daha çok 12 Eylül ve 15 Temmuz yaşar!


ORTAKLIK NEDEN BOZULDU?

Ortaklık demokrasi anlaşmazlığı yüzünden bozulmadı.

Hukukun üstünlüğü tartışması yüzünden de bozulmadı.

Devleti kimin yöneteceği kavgası yüzünden bozuldu.

7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan ifadeye çağrılınca Erdoğan ilk kez yapılanmanın doğrudan kendi iktidar alanına girdiğini gördü.

Dershaneler meselesi geldi.

Atamalar meselesi geldi.

Emniyet ve yargının kontrolü meselesi geldi.

17–25 Aralık operasyonlarıyla kavga açık savaşa dönüştü.

Yolsuzluk iddiaları ciddi miydi?

Elbette ciddi biçimde soruşturulmalıydı.

Fakat Cemaatin polis ve yargı gücünü iktidarı köşeye sıkıştırmak için kullandığı iddiası da yabana atılacak değildi.

Bir kez daha iki gerçek aynı anda karşımızdaydı:

Yolsuzluk iddiaları, soruşturmayı Cemaat yürüttü diye kendiliğinden yalan olmaz. Cemaatin o iddiaları örgütsel iktidar kavgası için kullanmış olması da yolsuzluğu meşru kılmaz.

Türkiye ise iki kutba sıkıştırıldı:

Ya hükümetin bütün yaptıklarını savunacaktınız ya Cemaatin operasyonlarını.

Hukuku savunan yine yalnız kaldı.

Şubat 2012’den Temmuz 2016’ya öyle olaylar yaşandı ki… 

Ama iktidar sonunda on yıl “yağan yağmurda bile beraber yürüdüklerinin” gerçek niyetlerini anladı. Hatta Silahlı Kuvvetler içinde kendi imzalarıyla kendilerine karşı oluşturulan “silahlı yapıyı da” çözdü.

Ağustos 2026’da “kökten temizlik kararı” aldı ama vakit çok geçmişti!

İktidar için tek yol şimdi tarihi baştan yazmaktan geçiyordu!


15 TEMMUZ 2016: 

DEVLETE YERLEŞENİN "DEVLETE" SALDIRISI

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, yıllardır göz göre göre büyütülen yapının ulaştığı son aşamayla karşılaştı.

Meclis bombalandı.

Emniyet binaları vuruldu.

Köprüler tutuldu.

Askerler ve siviller öldürüldü.

Genelkurmay Başkanı rehin alındı.

Cumhurbaşkanına yönelik operasyon yapıldı.

Türk mahkemeleri, darbenin merkezinde Gülen yapılanmasının TSK içindeki mahrem örgütlenmesinin bulunduğuna hükmetti.

Çok sayıda itiraf, haberleşme kaydı, sivil imam ilişkisi ve örgütsel bağ ortaya çıktı.

Gülen ise darbe emrini verdiğini reddetti.

Gülen’in şahsen hangi emri, kime ve nasıl verdiğinin bütün yönleriyle bağımsız ve uluslararası bir yargılama sürecinde sınandığını söylemek mümkün değildir. Ancak yapının askerî kadrolarının darbedeki belirleyici rolünü yok saymak da tarihsel ve yargısal olgularla bağdaşmaz.

15 Temmuz’dan sonra iktidar şu kolay cümleye sığındı:

“Bizi kandırdılar.”

Ama, Hanefi Avcı uyarmıştı.

Ama, Ahmet Şık uyarmıştı.

Yıllarca cezaevinde yatan askerler uyarmıştı.

İzmir uyarmıştı.

Devlet raporları uyarmıştı.

SONRA BU DEFA DA 

TOPLU CEZA DÖNEMİ BAŞLADI

15 Temmuz’un gerçek failleri yargılanmalıydı.

Darbeyi planlayan, emir veren, insan öldüren ve örgütsel hiyerarşi içinde hareket eden herkes hukuk önünde hesap vermeliydi.

Fakat devlet yine aynı hataya düştü.

Bireysel suç yerine toplu suçlama kolaylığına yöneldi.

Bir bankada hesabı olan, çocuğunu bir okula gönderen, bir gazeteye abone olan, bir sendikaya üye olan, bir dershanede çalışan, herkes aynı torbaya atılmaya başlandı.

Bu da hukuk değildir.

Bir örgütün devlete sızmış olması, o örgütle hayatının herhangi bir döneminde yasal ilişki kuran herkesin darbeci olduğu anlamına gelmezdi ki!

AİHM de ByLock ve yasal faaliyetlerden otomatik üyelik sonucu çıkarılmasına karşı bu yüzden sistemik hukuk sorunu tespit etti.

Darbeyle mücadele adı altında hukuku çiğnerseniz, darbecilerin yaptığı şeyin başka bir türünü yaparsınız: Devleti hukuk dışına çıkarırsınız.

10 YIL SONRA “15 Temmuz”?

10 Yıl sonra 15 Temmuz cevapsız binlerce soru anlamına geliyor. Meclis soruşturmasında ifade vermekten imtina edenler, “o gece” nerede nelerin yaşandığını tam olarak bilmemek, Gülen yapısının yerine neden başka “yapıların” ikame edildiğini sorgulayamamak ve 15 Temmuz’un neden demokrasiye daha fazla sahip çıkma zorunluluğumuzu yaratmadı, bilmemek? Ergenekon için yapılan Silivri’nin, onu gerçekte yaptıranların ikametgahı olması bile bir tuhaf rastlantı mı acaba? 

Türkiye tarihinde cevapsız ama “üretilen cevaplarla” açıklanmaya çalışılan “resmi tarih salapuryasının” bir başlığı oldu 15 Temmuz 2016. 

Belki 100. Yılında hatırlayacak bir genç, işin peşine düşecek ve bizlerde kabirlerimizde olacağız! 

Ama son bir nokta var… Türkiye için Türkiye’ye özel!

ATATÜRK’Ü NEDEN UNUTTUK?

Bütün bu hikâyenin başlangıcında ve sonunda Atatürk vardı.

Daha doğrusu, Atatürk’ün neden “yok sayıldığı” vardır.

Atatürk, dini yok etmek istemedi. Dini, siyasetin ve tarikatların iktidar aracına dönüşmesinden kurtarmak istedi.

Devleti şeyhlerin, cemaatlerin ve kutsal yetki iddiasında bulunanların elinden çıkardı.

Eğitimi birleştirdi.

Akıl ve bilimi devlet düzeninin temeline koydu.

Tekke ve zaviyeleri kapattı.

Çünkü biliyordu: Bir ülkede yurttaşın bağlılığı anayasa ve hukuka değil, şeyhe ve cemaate yönelirse “iki devlet” doğar.

Biri görünen devlet.

Diğeri görünmeyen itaat biat devleti.

Biz ne yaptık?

Atatürk’ün bu uyarısını “eski Türkiye” diye küçümsedik.

Tarikatları sivil toplum sandık.

Cemaatleri eğitim gönüllüsü saydık.

Şeyhlerin okullar açmasını modernleşme zannettik.

Devlet kadrolarını liyakat yerine “bizden olanlara” dağıttık.

Her şey bir yana, Osmanlı’yı yıkan önemli faktörlerden birinin, İngiliz Anglikan aklının, Müslümanlara nasıl “yaklaştığını” unuttuk. 15 Temmuz’da ABD  ilişkili “asırlık İngiliz oyunu” olduğu su götürmez bence.

Öte yandan, CHP bile Atatürk’ü kimi zaman yaşayan bir siyasal program olarak savunmak yerine, poster ve anma günü seviyesine indirdi.

Atatürk’ün laikliğini halka anlatmak yerine savunmada kaldı. Atatürk’ün halkçılığını ekonomik programa dönüştürmedi. Atatürk’ün kamucu eğitim anlayışını yeniden kuramadı. Meydanı din tacirlerine, cemaatlere ve seçim hesapçılarına bıraktı.



BU HİKÂYENİN MASUMU AZDIR

Bu ülkede herkes geçmişinin yalnızca hoşuna giden bölümünü anlatıyor.

Merkez sağ siyasetçiler Gülen’e gösterdikleri sempatiyi unutturmak istiyor.

Ecevit’i sevenler, onun Gülen hakkındaki iyi niyetli fakat siyasi bakımdan ağır sonuçlar doğuran yaklaşımını konuşmak istemiyor.

Milliyetçiler, hareketin Türk dünyasındaki okullarına verilen desteği hatırlamak istemiyor.

Liberaller Ergenekon ve Balyoz dönemindeki alkışlarını unutmak istiyor.

AKP, Cemaatle yıllarca kurduğu ortaklığı yalnızca “kandırılma” sözüyle temizlemek istiyor.

CHP ise Atatürk’ün laik, kamucu ve devrimci programından ne kadar uzaklaştığıyla yüzleşmek istemiyor.

Herkes mağdur.

Kimse sorumlu değil!

Böyle tarih olmaz.

Dün “cemaat” denen yapının haince elde ettiği yerlere bugün başka “düzmece” ve “uzaktan kumandalı” sözde dinsel yapıların sızması önleniyor mu? 

Eğer “kandırılma” yanlışından “ders” almadıysa AKP, acaba “tekerrür” etme ihtimalini düşünmüyor mu?

Söylesem tesiri yok diye susacak mıyız?

Hayır.

Çünkü susarsak gönlümüz değil, tarih razı olmayacak.

***

Not: Elbette bu yazının devamı gelecek… 

Ömrümüz olursa, elimiz ayağımız ve aklımız tutarsa… 

Zira zaman acımazsızca akıyor…


Hasan Tahsin Kocabaş

İzmir, Temmuz 2026

14 Temmuz 2026 Salı

15 TEMMUZ'A AÇILAN KARANLIK YOLLAR- 2

 


15 Temmuz 2016’da yaşadığımız dış kontrollü “ulusal felaketin” ana yapısının, iktidar partisi tarafından kurulmadığını, geçen yıllara yayarak hatırlatmaya çalıştım. 

Tabii ki eksikler ve öne çıkarılmayı hak eden kayıplar vardı. Ama eğer becerebilirsem dünden bugüne bu yapıları “kitap” haline getirdiğimde değerlendireceğim. 

Sonuçta İstanbul’da yaşayan “ünlü kalem” olmadığım için İzmir’de yapayalnız yazmaya çalışıyorum.

Kurulduğunda ve ilk açıklamalarında gerçekten “AK” görünen AKP, kurucuların çoğunluğu Necmettin Erbakan’ın “milli görüş rahle-i tedrisinden” geçmiş insanlardı. 

Yeni yol, yeni kelamlara ihtiyaç duyuyorlardı. Özellikle Avrupa’nın, kendilerine alışılmışın dışında bakmasını istiyorlardı. 

Ama Türkiye seçmenlerine de, geçmiş yılların karanlık gerçeklerinden ders almış imajını “3Y” formülü ve sloganını üreterek yaklaştı. 

Kuruluş yıllarında ve iktidara gelirken “yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar” konusunda titiz ve taviz vermez olacaklarını ileri sürdüler ama? 

Şimdi “Gülen Yapısının”, “3Y Savaşçısı” ve “AK” olacağını “haykıran” siyasal harekete neler kattığına bakalım!

AKP’NİN ÖNÜNÜ KİM AÇTI?

2001’de AKP kurulduğunda, Gülen yapılanması hazırdı.  AKP’nin ise devleti yönetecek yeterli bürokratik kadrosu yoktu. Bir tarafta seçim kazanabilecek siyasi hareket bulunuyordu. Diğer tarafta yıllardır polis, yargı, eğitim, maliye ve bürokrasi içinde yetişmiş kadrolara sahip bir cemaat.

Bu “BÜYÜK BULUŞMA” şaşırtıcı değildi.

AKP, Gülen hareketinin medyasını, bürokratik birikimini, uluslararası ilişkilerini ve toplumsal desteğini kullandı.

Gülen hareketi de AKP’nin seçim gücünü, devlet otoritesini ve atama yetkisini kullandı.

Bu, çıkar ortaklığıydı. Fakat Cemaat kendisini daha masum gösterdi. 

AKP’ye “askerî vesayeti birlikte kaldıracağız” dedi. 

“Avrupa Birliği’ne gireceğiz” dedi.  

Demokratikleşeceğiz” dedi. 

“Dindarlara yapılan ayrımcılığı sona erdireceğiz” dedi.

AKP de bu desteği seve seve kabul etti.

Gülen medyası AKP’nin önünü açtı. 

Yurt dışında “ılımlı, reformcu, Avrupa yanlısı muhafazakâr parti” görüntüsünü destekledi.

Türkiye’de muhafazakâr seçmeni konsolide etti.

Bürokratik engellerin aşılmasına yardım etti. 

2007 Cumhurbaşkanlığı krizinde iktidarın yanında durdu. 

27 Nisan e-muhtırasına karşı AKP’ye destek verdi. 

2008’deki kapatma davasında iktidarı savundu. 2010 referandumunda bütün gücüyle “evet” dedi.

Böylece AKP yalnızca seçim kazanmadı.

Devletin eski güç merkezlerini tasfiye edecek polis, savcı, hâkim ve medya desteğine kavuştu.

Gülen yapılanması AKP’yi destekledi; ama bunu yalnızca Erdoğan’ı sevdiği için yapmadı.

AKP, Cemaatin devlete giriş aracına dönüştü.

AKP de Cemaatin gücünü kendi iktidarını sağlamlaştırmak için kullandı.

Birbirlerini kandırmadılar mı?

Elbette kandırdılar.

Fakat önce birbirlerini kullandılar.

“ASKERÎ VESAYETİ BİTİRİYORUZ” DİYE 

HUKUKU BİTİRDİLER

Türkiye’de askerî darbeler ve askerî vesayet gerçekti.

27 Mayıs vardı.

12 Mart vardı.

12 Eylül vardı.

28 Şubat vardı.

Darbe planları, cuntacılık hevesleri, hukuk dışı askerî yapılanmalar ve derin devlet ilişkileri elbette araştırılmalıydı.

Fakat bir ülkedeki gerçek karanlık yapılar, sahte delil üretmeyi meşru kılmaz.

Ergenekon soruşturması ilk başladığında birçok insan umutlandı.

Özellikle seçkinci liberal ama görüntüde romantik solcular umutlandı, konuşmaya başladı.

“Derin devlet ortaya çıkacak” denildi.

“Faili meçhuller çözülecek” denildi.

“Darbe hazırlıkları yargılanacak” denildi.

Sonra ne oldu? Dosya bir bavula dönüştü.

Askerler, gazeteciler, akademisyenler, rektörler, siyasetçiler, birbirleriyle görüşmemiş insanlar aynı örgütün üyesi yapıldı.

Öyle zıvanadan çıkıldı ki Türkiye Cumhuriyeti’nin Genel Kurmay Başkanı “1 Numaralı terörist ilan edildi”!

Gizli tanıklar çıktı.

Tartışmalı dijital belgeler çıktı.

Yıllarca süren tutukluluklar başladı.

İddianameler henüz okunmadan Gülen medyasında sanıklar hükümlü ilan edildi.

Kim itiraz ettiyse “darbeci” oldu.

Kim delilleri sorguladıysa “Ergenekoncu” oldu.

Kim hukuku hatırlattıysa “vesayet savunucusu” oldu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin “kozmik kasaları” bile ortalığa saçıldı umarsızca! Buna neden olan da İradei Milliye’nin kalesi TBMM’nin başkanıydı!

Okuduğunuz satırların yazarı dahi o yıllarda, yazı ve konuşmaları yüzünden İzmir’de “Ergenekon piçi” diye tehditler aldı, bir dönem Ege Ordusu Komutanı olan Hurşit Tolon ile insani yakınlığı yüzünden “militarist gazeteci” ithamıyla karşılaştı. 

Üstelik bu ithamı, kendini “solcu” sanan bazı “meslektaşlar” bile dile getirmişti! Bu meslektaşlar daha sonra Silivri’ye Hurşit Paşa’ya “ziyaret otobüsleri” kaldırarak siyasi ve sosyal ikballerine geçit açtılar.

Ve bu itham ve hakaretleri yapanların bazıları da AKP çatısı altında, 15 Temmuz sonrası “paralel devlet yapılanmasına” en çok küfredenlerden oldu… 

AKP yöneticileri bu davaların savcılığına heveslendi.

Gülen medyası operasyonların psikolojik harekât merkezine dönüştü.

Polis topladı.

Savcı suçladı.

Hâkim tutukladı.

Gazete manşet attı.

Televizyon gece boyunca hüküm verdi.

Sonra dosyalar çöktü.

Yargıtay, iddia edilen örgütün yapısının ortaya konulamadığını belirtti.

Sanıklar beraat etti.

Ama kaybedilen yıllar geri gelmedi.

Ölenler geri gelmedi.

İtibarı parçalanan insanların hayatları eski hâline dönmedi.

“Ergenekon”, gerçek karanlık ilişkileri aydınlatma fırsatının siyasi ve örgütsel tasfiyeye kurban edilmesiydi belki de.

BALYOZ: “TAKVİMİNDEN ÖNCE” 

KURULAN KURUMLAR!

Balyoz davasında da benzer bir düzen kuruldu.

Darbe planı denilen belgelerde, belge tarihinden sonra kurulmuş hastaneler ve şirketler bulunduğu ileri sürüldü.

Henüz kullanılmayan yazılım özellikleri tartışıldı. Dijital delillerin sonradan değiştirilmiş olabileceği uzman raporlarında gösterildi.

Mahkemeler ne yaptı?

Savunmanın önemli itirazlarını görmezden geldi.

Yüzlerce subay cezaevine gönderildi.

Sonra Anayasa Mahkemesi adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine hükmetti.

Yeniden yargılamalar yapıldı. Beraatlar geldi.

Peki o sırada iktidar nerede duruyordu?

Operasyonların yanında.

Cemaat medyası neredeydi?

Manşetlerin başında!

DOKUNAN YANDI

Hanefi Avcı, emniyet ve yargı içindeki Cemaat örgütlenmesini anlattı.

Ne oldu?

Kendisini ideolojik olarak hiçbir biçimde yakın hissetmediği sol bir örgütle ilişkilendirildi.

Tutuklandı.

Ahmet Şık, “İmamın Ordusu” kitabını yazdı.

Kitap daha basılmadan toplatıldı.

Şık tutuklandı.

Oda TV’ye dijital belgeler üzerinden operasyon yapıldı.

Gazeteciler yıllarca örgüt üyesi olarak yargılandı.

Sonra beraat ettiler.

O dönemin özeti Ahmet Şık’ın sözündeydi: “Dokunan yanar.”

Peki kim yakıyordu?

Yalnız Cemaat mi?

Hayır.

Cemaat yakıyordu, iktidar ateşe odun taşıyordu.

Liberal aydınların bir bölümü de ateşin başında demokratikleşme türküsü söylüyordu.

"İZMİR" UNUTULMASIN!

Türkiye’de bu polis-yargı-medya düzeninin hedeflerinden biri de İzmir’di.

Çünkü İzmir, AKP’nin uzun yıllar kazanamadığı büyük kentti. 

Çünkü İzmir’in siyasal kimliği iktidarın istediği kalıba girmiyordu. 

Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi merkezî iktidara rağmen ayakta duran büyük bir muhalefet kurumuydu.

2011’de İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne operasyonlar yapıldı.

Belediye bürokratları ve çalışanları gözaltına alındı.

İnsanlar tutuklandı.

Başkan Aziz Kocaoğlu “örgüt lideri” ilan edildi. Yüzlerce yıllık hapis cezaları istendi.

Belediye çalışanları suç örgütü mensubu gibi gösterildi.

Yatırımların ve ihalelerin üzerine korku çöktü.

Bürokrat, imza atmaktan çekinir hâle geldi.

Seçilmiş belediye başkanı, yıllarca mahkeme koridorlarında dolaştırıldı.

Sonunda ne oldu?

Savcı hukuka aykırı delil toplandığını söyledi.

“Zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” ilkesini hatırlattı.

Bütün sanıklar beraat etti.

Bütün sanıklar!

Peki o yılları kim geri verecek?

Gözaltına alınanların ailelerine kim hesap verecek? 

İzmir’in yönetimini işlemez hâle getirmeye çalışanlardan kim hesap soracak? 

Belediyeyi örgüt diye sunan gazeteler özür diledi mi? Televizyonlar “yanılmışız” dedi mi? Siyasetçiler “haksızlık yaptık” dedi mi?

Hayır.

Çünkü bu ülkede iftiranın manşeti büyük, beraatin haberi küçüktür ya da haber bile olmaz!

İzmir Büyükşehir Belediyesi operasyonunun her aşamasının doğrudan Gülen’den gelen bir talimatla yapıldığı kamuya açık ve bütün yönleriyle kesinleşmiş tek bir hükümle ortaya konulmuş değildir.

Ama operasyonun yapıldığı tarih ortadadır.

Emniyet ve yargıda Cemaatin en güçlü olduğu dönem ortadadır.

Kullanılan “örgüt” modeli ortadadır.

Hukuka aykırı deliller ortadadır.

Sonuçlanan beraatlar ortadadır.

İzmir’e kurulan siyasi ve yargısal “kumpas” nettir.

2010 REFERANDUMUNDA AÇILAN KAPI

2010 anayasa referandumu “12 Eylül’le hesaplaşma” diye pazarlandı.

İroniye bakın!

12 Eylül’ün hukuk düzeniyle hesaplaşacağız denilerek yargı, yeni bir siyasi ve örgütsel bloğun etkisine açıldı.  Gülen, mezardakileri bile kaldıracak kadar güçlü bir “evet” çağrısı yaptı.

AKP kampanya yürüttü.

Muhalefet edenler darbecilikle suçlandı.

Referandumdan sonra HSYK’nin ve yüksek yargının dengesi değişti.

Peki demokratik, tarafsız ve bağımsız bir yargı mı geldi?

Hayır.

Eski vesayetin yerine yeni vesayet kuruldu.

Cüppelerin içindeki zihniyet değişti; fakat hukukun siyasete bağımlılığı değişmedi.

Bu yeni düzen içinde Ergenekon, Balyoz, Odatv, askerî casusluk ve İzmir Büyükşehir gibi dosyalar ağırlaştı.




AKP’Yİ İKTİDARDA TUTAN DESTEK

Gülen hareketinin AKP’ye verdiği desteği yalnızca seçim dönemlerindeki oy yönlendirmesine indirgememek gerekir. 

Asıl destek, iktidarın devlet içinde tutunmasını sağlamaktı. AKP’nin eski askerî ve bürokratik merkezlerle mücadelesinde Cemaat kadroları kritik rol oynadı.

Burada bir parantez açalım, Gülen yapısı, iktidarın imajını “demokrasi” ve “askeri vesayete” karşı mefkuresiyle süslerken, belki de iktidarın bilgisi dışında özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nde, Ergenekon ve benzeri davalarla uzaklaştırılmış her rütbedeki personelin yerine, ceplerinde 1 dolar olan, ışık evi mensubu “altın nesli” yerleştiriyordu. Generaller, kurmay subaylar hatta astsubaylar… Tabii askeri okullarda da başka tür bir yapılanma vardı. Bunu fark edenler yıllar içinde fişlenmiş, Ergenekon patlatılınca da derdest edilmişti! Kişisel düşüncem AKP’nin sivil yapısının, ordudaki dönüşümü temelinden görmemesi, ciddiye almadığıdır.

Diğer süreçlerde de hep polis soruşturdu.

Savcı dosya hazırladı.

Hâkim karar verdi.

Medya kamuoyu oluşturdu.

İş dünyası finansman ve dış bağlantı sağladı.

Uluslararası diyalog kuruluşları AKP’yi ve Türkiye’deki yeni muhafazakâr iktidarı Batı’ya daha kabul edilebilir gösterdi.

Gülen ağı, Batı’daki temaslarıyla AKP’nin ilk yıllardaki “ılımlı, reformcu, demokrat, Avrupa yanlısı” görüntüsüne katkıda bulundu.

AKP de buna karşılık Cemaatin kadrolarının önünü açtı.

Atamalarda, bürokraside, emniyette ve eğitimde geniş bir alan sundu.

Bu ortaklık AKP’yi iktidarda tuttu mu?

Evet, belirli dönemlerde güçlü biçimde tuttu.

Fakat burada “AKP saf ve masumdu, kandırıldı” masalına inanmamak gerek.

AKP, Cemaatin gücünü biliyordu.

2004 Millî Güvenlik Kurulu kararları vardı.

Emniyet raporları vardı.

Siyasetçilerin önünde yıllardır süren uyarılar vardı.

Gazeteciler yazıyordu.

Hanefi Avcı anlatıyordu.

Ahmet Şık kitap hazırlıyordu.

Askerler mahkemelerde sahte delil diye bağırıyordu.

İzmir’de belediye yöneticileri kumpas diyordu.

Bunların hiçbirine kulak verilmedi.

Çünkü o gün Cemaatin kurduğu düzen iktidarın işine yarıyordu

NOT: Yarın 

"ORTAKLIK NEDEN VE NASIL BOZULDU"?

13 Temmuz 2026 Pazartesi

15 TEMMUZ'A AÇILAN KARANLIK YOLLAR – 1

 


10 yıl geçmiş üzerinden bu kanlı hesaplaşmanın… 

Başarılı olsaydı ne olurdu diye bir soruyu asla sormayacağım, zira başarılı olma şansı daha ilk adımda olmamıştı. 

Yine de onca kayba rağmen ki tüm can veren yurttaşlara rahmet diliyorum, öncesi ve sonrasıyla adeta özellikle “konuşulmayan” bir tarih konusu halinde 15 Temmuz 2016…

Soruşturmalar, mahkemeler, derdestler, iddialar, varsayımlar, rivayetler, anılar ve Türkiye’den sıvışanların gizemli YouTube yayınları… 

Üzerindeki gizem galiba bir kuşak sonra ortaya çıkacak.

Ama yüzde yüz emin olduğum şu, Arapları Osmanlı’ya ihanet ettiren “Anglikan güç” gücünü hiç yitirmemiş. 1922’de Yunan’dan kurtulduk diye sevinirken, galiba “Anglikan gücün” fırıldaklarını hiçe saymışız… Adına ister “hocacılar” deyin ister “cemaat” deyin ama bunların iplerini tutanlarla, bugün Ortadoğu’yu kan gölüne çevirenler, dün Arapların, Osmanlı’yı arkadan hançerlemesini sağlayanlar aynı… 

İki bölüm yazacaktım, üç bölüm oldu. İlk bölümü okuyacaksınız şimdi. İsteyen okur istemeyen okumaz, tek derdim bir kuşak sonraya not bırakmak… 

Bu “uzaktan kumandalı yapı” 2002’de iktidar olanlarla var olmadı… Kökü çok öncelere gidiyor ve sağ sol demeden merkez siyasetçilerinin hemen hepsi bu yapıya açıkça sempati besledi…

Bu “Tuzak Hareketi” Akp’yle Başlamadı; Akp’yi De Kullanıp Geçti!

Türkiye’de hafızasızlığın bir sanayi kolu hâline geldiğini artık kabul etmek gerekiyor. Dün olanı bugün hatırlamıyoruz.

Bugün bağırdığımıza dün alkış tuttuğumuzu söyleyeni düşman ilan ediyoruz. Siyasi partiler geçmişlerini, gazeteler manşetlerini, sözde aydınlar yazılarını, devlet ise kendi raporlarını unutuyor.

Sonra hep birlikte şaşırıyoruz:

“Bu yapı nereden çıktı?”

Nereden çıkacak?

Toprağı yıllarca sürüldü. Tohumu serpildi. Gübreyi devlet verdi. Suyunu siyasetçiler taşıdı. Güneşini Amerika’dan, Avrupa’dan aldı. Meyvesini toplamak isteyenler birbirine düşünce de ağaç devrilip memleketin üzerine kapandı.

Bugün "Gülen yapılanmasını" yalnızca AKP döneminde doğmuş gibi anlatmak, tarih bilmemek değilse düpedüz tarih saklamaktır.

Bu yapı AKP’den önce vardı. AKP kurulmadan önce okulları vardı. AKP kurulmadan önce dershaneleri, yurtları, gazetesi, televizyonu, bankası, şirketleri, bürokraside yetiştirdiği kadroları vardı.

AKP kurulmadan önce Amerika’ya açılmış, Avrupa’da “ılımlı İslam”, “dinler arası diyalog”, “eğitim gönüllülüğü” ambalajlarıyla kabul görmüş, Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan bir ağa dönüşmüştü.

AKP, bu yapıyı yaratmadı. Fakat büyüttü. Devletin “açılmayan” odalarını açtı. Hatta yer yer anahtarlarını teslim etti.

Sonra aynı yapının kendisine çevirdiği anahtarı görünce “kandırıldık” dedi.

Kandırıldınız mı?

Kandırılmak bir kere olur.

Devletin istihbarat raporlarına rağmen kadro verirseniz bunun adı kandırılmak değildir.

İŞİN BAŞLANGICI 2002 DEĞİL, 1946’DAN SONRADIR

Türkiye’de dinin siyasette yeniden açık bir oy aracına dönüştürülmesinin başlangıcını 2002’ye bağlayanlar da meseleyi eksik anlatıyor.  

Kırılma noktalarından biri 1946’dır.

Çok partili hayata geçiş elbette gerekliydi. Demokrasi, tek partili hayatın sonsuza kadar sürdürülmesiyle kurulamazdı. Fakat çok partili hayatla birlikte siyaset, yurttaşı ikna etmek yerine onun kutsalını kullanmanın kolaylığını keşfetti.

Din, giderek inanç alanından çıkarılıp seçim propagandasının malzemesi hâline getirildi.

“Biz daha dindarız.”

“Onlar camileri kapattı.”

“Onlar ezanı susturdu.”

“Biz milletin inancını kurtaracağız.”

Bu dil, seçmenin ekonomik sorunlarını, toprak meselesini, eğitim eşitsizliğini, üretimi ve adaleti konuşmak yerine din üzerinden siyasal sadakat üretmenin yolunu açtı.

İşin acı tarafı şudur:

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin temel ilkelerini aşındıranlar yalnızca Atatürk’e açıkça karşı çıkanlar olmadı.

Atatürk’ün partisi olduğunu söyleyen CHP de zaman zaman Atatürk’ü bir ilke ve devrim programı olmaktan çıkarıp tören fotoğrafına çevirdi.

Rozetinde Atatürk vardı ama siyasetinde Atatürk’ün akılcılığı her zaman yoktu. Duvarında Atatürk vardı ama örgütünde halkçılık giderek silikleşti.  Konuşmalarında laiklik vardı ama laikliğin neden korunması gerektiğini halka anlatacak cesaret ve süreklilik çoğu zaman bulunmadı.

Atatürk yılda birkaç gün anıldı; fakat onun en büyük mirası olan bağımsız akıl, bilimsel eğitim, kamucu devlet ve tarikatlara karşı uyanıklık gündelik siyasetin dışına itildi.

Atatürk’ü yalnızca düşmanları yok saymadı.

Onu sloganlaştıranlar da yok saydı.

Çünkü Atatürk’ü gerçekten anlamak, yalnızca heykeline çelenk bırakmak değil; dini siyasetin aracı olmaktan çıkarmak, eğitimi cemaatlerin eline terk etmemek, devleti liyakatle yönetmek ve emperyalizme karşı zihnen bağımsız kalmaktır.

Bunların hangisini yaptık?

12 Eylül cuntasının “heykel, büst, poster” takıntısını unutmamalı ama Cunta başının halka “Allah’ın ipine sarılın” diye haykırmasını da unutmamalıydık. 

Ama unuttuk…

SOĞUK SAVAŞ’IN ÇOCUKLARI

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya iki büyük kampa ayrıldı.  Bir yanda Amerika Birleşik Devletleri, diğer yanda Sovyetler Birliği.  Türkiye, Batı ittifakına girdi. NATO’ya katıldı. Sovyet tehdidi ve komünizm korkusu, devletin iç politikasını da belirleyen temel araçlardan biri oldu. Komünizme karşı yalnızca polis, asker ve mahkemeler kullanılmadı.

Din de kullanıldı.

Milliyetçilik de kullanıldı.

Muhafazakâr cemaatler de kullanıldı.

Sol düşünce, emek hareketi, sendikalar ve bağımsızlıkçı gençlik yalnızca siyasi rakip değil, “vatan ve din düşmanı” olarak sunuldu.

Gülen hareketinin beslendiği iklim tam da buydu. 

Ha burada sadece bu “hareketi” değil bugün Türkiye’de kendine “dini yapı” diyen yapıların alayı aynı kafadadır.

Gülen’in ilk dönem söyleminde komünizm, materyalizm ve dinsizlik büyük tehditlerdi. Devletin antikomünist refleksiyle Gülen’in vaaz dili birbirine yabancı değildi.

Hareketin İzmir’de yükselmesi tesadüf değildi.

1960’ların sonundan itibaren Kestanepazarı’nda, yurtlarda, kamplarda ve öğrenci evlerinde yeni bir kadro tipi yetiştiriliyordu.

Bu öğrenciler yalnızca namaz kılan, dinî sohbet dinleyen gençler değildi.

“Altın nesil” olarak tanımlanan bu kuşağın iyi eğitim alması, üniversiteye girmesi, meslek sahibi olması ve devletin önemli kurumlarında yer edinmesi amaçlanıyordu.

Hareket açık bir siyasi parti kurmayacaktı. Sokakta bayrak sallayıp kendisini erkenden belli etmeyecekti.

Sabredecekti.

Öğrenci yetiştirecekti.

Polis olacaktı.

Hâkim olacaktı.

Savcı olacaktı.

Öğretmen olacaktı.

Subay olacaktı.

Mülki idareye girecekti.

Medya kuracaktı.

Para biriktirecekti. 

Devletin dışında büyüyüp devletin içine yerleşecekti.

İşte asıl mesele buydu.

ERBAKAN İLE GÜLEN ARASINDAKİ TEMEL FARK

Necmettin Erbakan’ın siyasetini, ekonomi anlayışını veya kullandığı dili eleştirmek başka şeydir.  Gülen hareketine bakışındaki farkı teslim etmek başka.

Erbakan, siyasal İslamcıydı ama siyasetini gizli cemaat kadroları üzerinden değil, açık parti örgütü üzerinden yürütüyordu.

Parti kuruyordu. Miting yapıyordu. Seçime giriyordu. Programını açıkça söylüyordu. Bedelini de açıkça ödüyordu. 

Erbakan hep “milli sanayi” dedi, ABD’ye Avrupa’ya bağımlılığı hep red etti.

Partileri kapatıldı, siyasi yasaklara uğradı, iktidardan indirildi.

Gülen’in yöntemi ise başkaydı. Partileşmek yerine devletin içinde görünmeden büyümek.  Erbakan’ın kitlesini meydanlarda toplamasına karşı Gülen’in kadroları öğrenci evlerinde, dershanelerde ve bürokratik hücrelerde yetişiyordu.

İki çizgi arasındaki gerilim buradaydı.

Erbakan’ın Gülen’e en başından itibaren bütünüyle ve her aşamada aynı sertlikte karşı çıktığını söylemek tarihsel temaslar nedeniyle fazla kesin olabilir. Ancak Gülen hareketine, merkez sağ liderlerin ve Ecevit’in gösterdiği ölçüde sürekli bir siyasi himaye ve hayranlık göstermediği açıktır.

Gülen de Millî Görüş içinde erimek istemiyordu.

Çünkü Erbakan’ın partisinin içinde yer alsaydı ayrı örgütünü, ayrı itaat düzenini ve bürokrasiye bağımsız yerleşme stratejisini koruyamayacaktı.

Gülen, siyasetin önünde görünmek değil, siyasetin arkasında vazgeçilmez olmak istiyordu.

12 EYLÜL: “ARANAN ADAMIN” FİKRİNE AÇILAN MEYDAN

12 Eylül 1980 darbesi Türkiye’nin üzerinden tankla geçti.

Sol ezildi.  Sendikalar dağıtıldı. İşkenceler yapıldı. Gençler asıldı. Üniversiteler YÖK ile hizaya sokuldu. Toplum korkutuldu.  

Gülen de bir dönem aranan isimler arasındaydı. Fakat bu durum bizi yanıltmamalı.

Gülen şahsen takip edilirken, onun temsil ettiği antikomünist ve dinî-milliyetçi toplumsal modelin önü açılıyordu.

12 Eylül’ün “sahte Atatürkçü” yönetimi, solu ortadan kaldırırken toplumun boşalan alanını Türk-İslam senteziyle doldurdu.

Zorunlu din dersleri geldi. Dinin devlet eliyle yeniden düzenlenmesi güçlendi. Muhafazakâr ve antikomünist çevrelere geniş bir hareket alanı doğdu.

Yani 12 Eylül, bir yandan Gülen’i aradı; öte yandan Gülen hareketinin büyüyebileceği ülkeyi yarattı.

Bu çelişkiyi görmek gerekir.

Darbeden sonra üniversiteler susturulmuş, sendikalar zayıflatılmış, kamusal eğitim örselenmişti. 

Dershaneler, özel yurtlar ve cemaat evleri bu boşluğa yerleşti.

Devletin sağlayamadığı bursu cemaat sağladı.

Devletin veremediği yurdu cemaat verdi.

Devletin yetişemediği öğrenciye cemaat yetişti.

Sonra da hesabını sordu:

“Biz seni okuttuk. Şimdi sıra sende.”

İşte o borç duygusu, zamanla örgütsel itaate dönüştü.

SİYASETÇİLER GÜLEN’İN KAPISINDA

Gülen hareketi yalnızca AKP’nin eseri değildir dedik.

Hatta AKP’den önce siyaset sınıfının geniş bir bölümü Gülen’e sempatiyle baktı.

Süleyman Demirel, devlet geleneğinin en tecrübeli siyasetçilerinden biriydi. Gülen’in okullarını Türkiye’nin dışarıdaki kültürel varlığı olarak gören yaklaşımın sembol isimlerindendi.

Tansu Çiller döneminde hareketin eğitim ve finans çevreleri büyümeyi sürdürdü.

Mesut Yılmaz ve merkez sağın diğer aktörleri, Gülen çevresini doğrudan karşılarına almayı tercih etmediler.

Alparslan Türkeş ve milliyetçi çevrelerle Gülen’in antikomünist, milliyetçi ve Türk dünyasına açılan eğitim anlayışı arasında yakınlık kurulabildi.

Bülent Ecevit ise belki de en dikkat çekici örnekti.

Ecevit, Gülen’in okullarını, eğitim faaliyetlerini ve dinlerarası diyalog söylemini olumlu değerlendirdi. Gülen’e yönelik bazı soruşturmalar sırasında onu koruyan ve hakkında iyi niyet beyan eden açıklamalar yaptı.

Ecevit’in Gülen’e yaklaşımının arkasında birkaç neden bulunuyordu:

Birincisi, hareketi radikal siyasal İslam’a karşı daha ılımlı bir dinî çizgi olarak görüyordu. İkincisi, Gülen okullarını özellikle Orta Asya’da Türkiye’nin etkisini artıran kuruluşlar sayıyordu.

Üçüncüsü, solun dinle kavgalı olmadığı mesajını vermek istiyordu.

Fakat iyi niyet siyasette yetmez.

Devleti yöneten insanın görevi yalnızca bir kişinin güzel konuşmasına, eğitim ve hoşgörü anlatmasına bakmak değildir.  Örgütlenme modeline bakmaktır. Paranın nereden geldiğine bakmaktır. Kadroların nereye gittiğine bakmaktır. Devletin içinde emir alan başka bir hiyerarşi kurulup kurulmadığına bakmaktır. Türkiye’nin deneyimli siyasetçileri bunu ya göremedi ya görmek istemedi.

Ha az daha unutuyorduk, 12 Eylül’ün yarattığı “4 eğilimi birleştirme” fasaryasının lideri Turgut Özal, kalp ameliyatı olduğunda, yatağının baş ucunda kim dua etmişti acaba?

Kimisi okullara hayran kaldı.

Kimisi cemaatin oy gücünü düşündü.

Kimisi medyasından yararlanmak istedi.

Kimisi dış politikada kullanışlı buldu. 

Sonuçta Gülen hareketi, Özal’dan, Demirel’den Ecevit’e, Çiller’den Yılmaz’a uzanan geniş bir siyasi meşruiyet alanı kazandı.

Bugün herkes geçmişini temize çekmeye çalışıyor.

Ama o fotoğraflar çekildi.

O övgüler yapıldı.

O okullar devlet törenleriyle açıldı.

AMERİKA VE AVRUPA: “ILIMLI İSLAM” VİTRİNİ

Gülen hareketinin uluslararası yükselişi de tesadüf değildir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı dünyası, özellikle Müslüman ülkelerde kendisiyle çatışmayacak, serbest piyasayı benimseyecek, Batı kurumlarıyla konuşabilecek ve radikal İslam’a alternatif oluşturacak yapılar arıyordu.

Gülen hareketi bu ihtiyaca son derece uygun bir vitrin sundu.

Ne diyordu?

Diyalog.

Hoşgörü.

Eğitim.

Bilim.

Dinlerarası barış.

Piyasa ekonomisi.

Batı’yla uyum.

Siyasete mesafe.

Şiddete karşı çıkma.

Kulağa kötü mü geliyor? Elbette gelmiyor. Zaten başarılı ambalaj kötü görünmez.  Hareket ABD’de okullar, vakıflar, düşünce kuruluşları ve diyalog merkezleri oluşturdu. Gülen, 1999’dan ölümüne kadar Pennsylvania’da yaşadı. ABD’de daimi ikamet hakkı elde etti.

Amerika’daki “charter school” sistemi içerisinde Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu belirtilen çok sayıda okul kamu kaynaklarından yararlandı. Bu okulların tamamının doğrudan Gülen’den emir aldığı her dosyada hukuken kanıtlanmış değildir. Ancak hareketin eğitim ağı ve kadrolarıyla ilişkileri Amerikan basınında, akademik çalışmalarda ve çeşitli resmî incelemelerde yıllarca tartışıldı.

Avrupa’da da benzer bir model gelişti. Diyalog dernekleri kuruldu. Akademisyenler, din adamları, siyasetçiler ve yerel yöneticiler toplantılara çağrıldı. Parlamentolarda iftarlar verildi. Üniversitelerde konferanslar düzenlendi. Hareket kendisini “cemaat” olarak değil, sivil toplum ve eğitim ağı olarak sundu.

Burada şu ayrımı dürüstçe yapmak gerekir:

ABD ve Avrupa devletlerinin Gülen hareketini tek merkezden kurduğu veya yönettiği kamuya açık kesin delillerle ortaya konulmuş değildir.  Fakat hareketin Batı’da ciddi bir “korunma, meşruiyet ve hareket alanı” bulduğu inkâr edilemez.

Amerika Gülen’e ikamet alanı sağladı. Batılı kurumlar hareketin diyalog diline itibar etti. Okullar ve vakıflar yasal sistem içinde faaliyet gösterdi. Hareket mensupları akademik, siyasi ve toplumsal çevrelerle güçlü ilişkiler kurdu.

Gülen, Türkiye’de devlet içinde örgütlenme iddialarıyla tartışılırken Batı’da çoğu zaman “ılımlı din adamı” ve “eğitim gönüllüsü” olarak tanıtıldı. Pew Research gibi kurumlar hareketin Batı Avrupa’daki eğitim ve sosyal ağlarını inceleyerek geniş bir kurumsal yapı hâline geldiğini ortaya koydu.

Bu meşruiyet, hareketin Türkiye’deki etkisini de artırdı.

Çünkü memlekette yabancı hayranlığı bitmez ya?

Amerika’nın görüştüğüne “önemli adam” deriz ya?

Avrupa’nın ödül verdiğine “demokrat” deriz ya?

Yabancı üniversitenin kürsü verdiğine düşünür deriz. Kendi gazetecimizin uyarısına ise “paranoyak” deriz.

1990’LARDA DEVLETİN HER KAPISINA ULAŞAN YAPI

1990’larda Cemaat artık küçük bir vaaz topluluğu değildi. “Zaman gazetesi” vardı. “Samanyolu televizyonu” vardı. İlk göz ağrısı “Sızıntı Dergisi” vardı.  “Asya Finans” vardı. Üniversitesi vardı. Dershaneleri vardı. Yurtları vardı. Türkiye’nin dört yanında okulları vardı. Orta Asya’dan Afrika’ya uzanan uluslararası ağı vardı. İş insanlarından toplanan “himmet” sistemi vardı. Öğrencileri yeteneklerine göre yönlendiren bir mekanizma vardı. “Abi”leri, “ablaları”, bölge sorumluları ve meslek yapılanmaları vardı.

Buna rağmen devlet ne yaptı?

Bir yandan rapor tuttu. Öte yandan açılış yaptı.

Bir yandan izledi. Öte yandan protokol verdi.

Bir yandan “irtica” dedi. Öte yandan yurt dışında bu okulları Türkiye’nin gururu olarak pazarladı.

Devletin sağ eli sol elinden habersiz miydi?

Yoksa herkes hareketi kendi amacı için mi kullanıyordu?

28 ŞUBAT’TA BİLE AYRI MUAMELE

28 Şubat sürecinde Millî Görüş çevreleri doğrudan hedef alınırken Gülen kendisini sistemle çatışmayan bir yere konumlandırdı.

Refahyol hükümetine mesafe koydu. Devlete güven veren mesajlar verdi. Gerekirse okullarını devlete teslim edebileceğini söyledi. Papa ile görüştü. Dinlerarası diyalog vurgusunu büyüttü.

Batı’ya şu mesaj veriliyordu:

“Biz İran değiliz.”

Devlete şu mesaj veriliyordu:

“Biz Erbakan değiliz.”

Liberallere şu mesaj veriliyordu:

“Biz demokrasiden yanayız.”

İş insanlarına şu mesaj veriliyordu:

“Biz dünyaya açılan kapıyız.”

Öğrencilere ise daha farklı bir mesaj veriliyordu:

“Sabredin, yetişin, önemli yerlere gelin.”

1999’da devlet içinde ilerlemeyi ve uygun zamanı beklemeyi öğütlediği iddia edilen konuşma görüntüleri yayımlandığında bile siyaset ve medya dünyasının önemli bir bölümü işin üzerine gitmek yerine Gülen’i savunmayı tercih etti.

Aynı yıl Gülen Amerika’ya gitti. Bir daha Türkiye’ye dönmedi. Ama Türkiye’deki etkisi azalmadı. Tam tersine arttı.

***

NOT: 

Yarın bu yapının 2001 ‘den “ortaklık bozuluncaya” kadar olan sürecini hatırlatacağım. Belki de gerçektir o söz? 

“Felakete giden yolların taşları iyi niyetlerle döşenirmiş”

BİR "SÖYLESEM TESİRİ YOK, SUSSAM GÖNLÜM RAZI DEĞİL" YAZISI !

  Eskiden iki insan kavga eder, küserdi. Ama ikisi de neden kavga ettiğini bilir, “son sözünü” karşısındakinin yüzüne söylerdi. Şimdi öyl...