Devrim, Evlatlarını Yer mi, Yoksa Menfaat Şebekelerini mi?
“Neler oluyor?” sorusu bazen siyasetin en masum sorusudur. Ama bazı dönemlerde aynı soru bir milletin zihinsel yorgunluğuna, tarihsel kaygısına ve geleceğe dair korkularına dönüşür. Bugün yaşadığımız tam da budur. Neler oluyor? Nasıl oluyor? Ve daha önemlisi:
Daha neler olacak, nasıl olacak?
Türkiye’de siyaset uzun yıllardır sertti. Ama bugün
yaşadığımız tablo yalnızca bir parti içi çekişme değil; aynı zamanda demokrasi
kültürünün, kurumsal hafızanın ve siyasi aidiyetin ağır biçimde tartışıldığı
bir döneme işaret ediyor.
Evet… Konu Cumhuriyet Halk Partisi.
Ama mesele sadece bir parti meselesi mi? İşte orada durmak
gerekiyor.
Çünkü CHP’nin bugünkü haline yalnızca “Özgür Özel–Kemal
Kılıçdaroğlu kavgası” diye bakmak, bir binanın yalnızca çatısına bakıp temel
çatlağını görmemeye benziyor. Mesele şahısların çok ötesinde olabilir. Hatta
belki de tam olarak oradadır.
Bugün birileri CHP’yi bir kurultay, bir mahkeme dosyası,
birkaç demeç ve sosyal medya savaşından ibaret sanıyor olabilir. Oysa CHP
dediğiniz parti, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal hafızasının önemli bir
bölümüdür. Onu yalnızca bir seçim organizasyonu gibi görmek zaten başlı başına
meseleyi anlamamaktır.
Bir gerçeği dürüstçe konuşalım:
CHP “yeni hedef” değildir.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, özellikle de İkinci Dünya
Savaşı sonrasında dünya düzeninin değişmesiyle birlikte CHP sürekli
tartışılmış, dönüştürülmeye çalışılmış, eleştirilmiş, içeriden ve dışarıdan
baskılarla şekillenmeye zorlanmış bir siyasi yapı olmuştur. “Küçük Amerika olacağız” romantizmiyle
başlayan yıllarda Türkiye’nin siyasal yönü değişirken CHP’nin de ideolojik
omurgası üzerinde sert tartışmalar yaşandı.
Çünkü 1923 yalnızca bir tarih değildi. 1923 yepyeni bir başlangıç, bir toplumun tebaadan
millet olmaya geçişiydi. Bir zihniyet devrimiydi.
Ve o devrim, doğal olarak sadece içeride değil dışarıda da
dikkatle izlendi.
Bugün bazıları bu tür cümlelere dudak büker. Ama tarih biraz
dikkatli okunduğunda şunu görürüz:
Türkiye’de güçlü kurumların iç tartışmaları çoğu zaman
yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz. Küresel iklim, ekonomik dönüşümler, medya
düzeni ve siyasal mühendislik denemeleri her zaman işin bir parçası olmuştur.
Peki bugün yaşanan ne?
Bugün yaşanan yalnızca bir liderlik tartışması mı?
Bir taraf diyor ki: “Kemal Kılıçdaroğlu geri dönmek
istiyor.”
Diğer taraf diyor ki: “Özgür Özel değişimi temsil ediyor.”
İyi de değişim nedir?
Türkiye’de en çok istismar edilen kavramlardan biri değil midir
“değişim”? Değişmek için önce “neyi
değiştirdiğini” tarif etmek gerekmez mi?
Ve daha önemlisi: Değişim adına neyi kaybettiğini görmek
gerekmez mi? Bugün CHP içinde yaşanan
tartışmaların önemli kısmı tam da burada düğümleniyor. Bir tarafta eski yapıya
duyulan tepki var. Diğer tarafta yeni kadroların ortaya koyduğu yönetim
pratiğine dönük ciddi soru işaretleri.
Özgür Özel’in son dönemde yaşadığı siyasi tabloyu küçümsemek mümkün değildir.
Kamuoyuna yansıyan süreçlerde parti içi ve hukuki tartışmalar,
kurultay eksenli polemikler, demokrasi tartışmaları ciddi biçimde kamu
vicdanına taşındı. Siyaset, yalnızca kazananın değil mağdurun da hikâyesidir ve
Türk toplumu mağdura çoğu zaman refleks olarak sahip çıkar.
Bu sosyolojik gerçektir. Ancak burada başka bir soru
başlıyor:
Mağdur olmak, özeleştiriden muaf olmak anlamına gelir mi?
İşte can yakıcı soru budur. Bir siyasetçi haksızlığa uğramış
olabilir. Bir parti adaletsizliğe maruz kaldığını düşünebilir. Bir yargı süreci
toplum vicdanında tartışmalı bulunabilir. Ama bütün bunlar yönetsel tercihleri
tartışılmaz hâle getirir mi?
Hayır. Tam tersine, daha büyük bir sorumluluk doğurur. Çünkü iktidara yürüdüğünü söyleyen bir siyasi
hareket, yalnızca rakibinin yanlışlarını değil kendi doğrularını da anlatmak
zorundadır.
Ve burada özellikle 2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya
çıkan görüntü konuşulmalıdır.
Sorulması gereken çok sert ama meşru sorular vardır. Aday
belirleme süreçlerinde hangi ölçüler esas alındı? Yerel aidiyetler ne kadar
dikkate alındı? Siyasi sadakat ile liyakat arasındaki denge kurulabildi mi? Bazı
bölgelerde kamuoyuna yansıyan tartışmalar neden bu kadar büyüdü? Belediyelerde “biz kazandık” psikolojisiyle
oluştuğu ileri sürülen kibir görüntülerinin ve uygulamalarının önüne neden
geçilemedi?
Bunları konuşmak suç mudur?
Hayır. Tam tersine siyaset bunu konuşmak zorundadır. Bir partiyi gerçekten seven insan, alkış
makinesi olmaz. Eleştirir. Rahatsız eder. Bazen dost acı söyler. Çünkü
aidiyet kör sadakat değildir.
Bugün birçok CHP seçmeni tam da bunu hissediyor olabilir:
Sevdiği yapının yönünü kaybettiğine dair bir kaygı.
Bir başka başlık…
Ekrem İmamoğlu meselesi. Kimse kimsenin siyasi hakkını inkâr
edemez. Elbette herkes en yüksek makama
aday olabilir. Ama siyasette zamanlama diye bir gerçek vardır. Toplum bazen
aceleyi kibir olarak okur.
Soru şu: Türkiye henüz seçim atmosferine girmemişken, ülke
ağır ekonomik ve demokratik sorunlar tartışırken, siyasi enerji ne ölçüde erken
liderlik tartışmalarına yöneldi?
Toplum bunu nasıl okudu? “Her şey çok güzel olacak” duygusu
zaman içinde hangi siyasi gerçekliğe dönüştü?
Bu soruları sormak düşmanlık değil, muhasebedir.
Asıl ağır soru ise burada başlıyor:
2024 seçim başarısı yalnızca yeni yönetimin eseri miydi? Gerçekten
mi?
AK Parti’nin ekonomik kriz, yüksek enflasyon, emekli tepkisi
ve toplumsal yorgunluk yaşadığı bir dönemde oluşan seçmen refleksi hiç mi
etkili değildi? Daha önce CHP’ye mesafeli duran seçmen neden yön değiştirdi?
Özgür Özel güzel konuştuğu için mi? Yoksa seçmen mevcut iktidarı uyarmak mı
istedi?
Siyasette en tehlikeli şey yanlış başarı okumasıdır.
Bir seçim kazanırsınız…
Ve o seçimin yalnızca size yazılmış tarihî bir kredi
olduğunu sanırsınız. İşte felaket çoğu zaman orada başlar. Çünkü halk bazen oy verir ama aynı zaman da
uyarır.
“Bak seni deniyorum” der. “Beni üzersen geri alırım” der. Türkiye
seçmeni böyledir.
Aslında CHP, Kemal Kılıçdaroğlu'nun son dönemecinde, içinde Özgür Özel'in de olduğu kadroyla parti kimlik ve hafızasını bir şekilde tasfiyeye döndüler. 2024 adaylarının belirlenmesi her ne kadar "genç" vurgusuyla açıklansa da, genç başkanların çoğunun daha ilk iki yılda "stajyer siyasi mevta" oldukları inkar edilemez. Ve Özgür Özel'in "CHP'si" özellikle İzmir'i, İzmir olmaktan çıkarmaya tevessül etti. İzmir'de yıllarca halkla iç içe olan kurmay CHP'lileri adeta yok saydı... Ve bugün başına gelenler de ne yazık ki onun kibri ve hırsıyla, çevresindeki karanlık menfaat eksenli odakların dolduruşudur! Mehmet Ali Çalkaya, Tacettin Bayır, Abdül Batur, Kamil Okyay Sındır, Musa Çam gibi siyasetçilerin deneyimlerine dudak bükmek ancak cahil ve kifayetsiz muhterislerin işidir! Bugün CHP İzmir İl Başkanının, Özgür Özel'in "yanında imajı" uğruna, ağzından çıkanı kulağının duymaması sanıyorum "halkı düşünen" siyasetçinin üslubu değildir!
Bugün CHP’nin içinde yaşanan sancının bir kısmı belki de tam
olarak budur. Zafer sarhoşluğu ile kurumsal disiplin arasındaki mesafe.
Bir başka ağır mesele: İzmir!
Türkiye’de demokratik siyasetin laboratuvar şehirlerinden
biri. Aidiyet duygusunun güçlü olduğu,
hafızanın kolay unutmadığı bir kent.
Burada yıllardır şu soruluyor: Kentlerin kaderi o kentin insanlarıyla mı belirleniyor, yoksa siyasi merkezlerin dizayn masalarında mı?
Bir şehir üzerinde dışarıdan kurulan siyasi etkiler, kadro
tartışmaları, “şuraya bunu gönderelim” yaklaşımı gerçekten ne kadar
sürdürülebilir?
Bir kentin ruhunu tanımadan onu yönetmek mümkün müdür?
Bugün İzmir'de "egemen" olan ama İzmirli olmayan hangi CHP yöneticileri ağırlıktadır? Belediye Başkanları kendi iradelerini mi yoksa bu egemenlerin iradelerini mi kullanmaktadır?
Bir başka soru daha: CHP tarihsel hafızasını koruyabiliyor
mu? Yoksa yalnızca kısa vadeli seçim
matematiğine mi sıkışıyor?
Çünkü bir parti yalnızca oy oranıyla yaşamaz. Hafızasıyla
yaşar. Kimliğiyle yaşar. Kültürüyle yaşar. Bugün CHP içinde yaşanan kırılmanın
bir tarafında da belki tam olarak bu vardır.
Bir bölüm insan diyor ki:
“Parti dönüşüyor.”
Başka bir bölüm ise şöyle düşünüyor olabilir:
“Hayır, parti kendisi olmaktan çıkıyor.”
İşte siyasal kriz tam burada başlıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu meselesine gelirsek…
Açık konuşalım.
Onun dönemimde son genel seçimde İzmir için liste başlarına
paraşütle indirilen iki kent cahili kimlerin marifetidir? Tabii ki Kemal Kılıçdaroğlu,
Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel! Bu hatırlatma olsun çünkü diyeceğim başka Kemal
Bey ile ilgili.
Türkiye siyasetinde liderlik yalnızca makamla sürmez. Algıyla
sürer. Toplum bazen bir sayfayı kapatır. Acımasızdır bu. Bir görüntü, bir
açıklama, bir tercih; yılların birikimini başka yere taşır. Siyaset duygusaldır
ama aynı zamanda acımasızdır.
Öte yandan Özgür Özel açısından da konuşulması gereken ağır
bir gerçek var: Bugün yaşanan mağduriyet hissi, geçmiş tercihleri görünmez
yapmaz. Bir genel başkan yalnızca rakibe değil kendi çevresine de mesafe
koyabilmelidir. Çevresinde oluşan
menfaat ağlarına, aidiyet sömürüsüne, kent gerçekliğini yok sayan siyasi
mühendisliklere göz yumduğu düşünülen bir liderin uzun vadeli güven üretmesi
kolay değildir.
Ve şimdi en sert soruyu soralım:
CHP’de gerçekten “olan” nedir? Yoksa yalnızca kadrolar mı değişiyor?
Yoksa CHP’de “yeni tasarlanan” ve “değişimden devrime” bir
yol mu açılmaya uğraşılıyor?
Ancak “devrim” ağırdır.
Bedel ister. Özeleştiri ister. Cesaret ister. Doğruluk ister ve asla
geçmişi inkâr istemez!
Bir devrimci önce kendisine bakar. Kendi yanlışını görür. Kendi
mahallesine itiraz eder.
Kendi çevresindeki çıkar ilişkileriyle yüzleşir. Kolay değildir. Ama samimiyet tam da orada
başlar. Bugün CHP’nin önündeki esas mesele belki de budur.
Mahkemeler değil. Sosyal medya değil. Liderlik yarışı değil.
Samimiyet testi.
Çünkü toplum artık bağırana değil inandırana bakıyor. Kavgaya
değil karaktere bakıyor.
Slogana değil pratiğe bakıyor.
Ve tarih çok acımasızdır. Bugünün alkışları yarının
dipnotuna dönüşebilir. Belki yüz yıl
sonra bugünleri daha net anlayacağız. Belki bugün kavga sandığımız şeyin büyük
bir dönüşüm sancısı olduğunu göreceğiz.
Belki de bir tarihçi şöyle yazacak:
“Bir parti kendi içinde iktidar mücadelesi verirken aslında
hafızasını kaybetti.”
Kim bilir?
Ama bugünden bakınca şu ortada duruyor:
Devrim “Evlatlarını Yer mi”, Yoksa “Menfaat Şebekelerini mi”?
Eğer gerçekten bir değişim olacaksa…
Önce kibir tasfiye edilmeli. Sonra aidiyetsizlik. Sonra
siyasi kariyer uğruna kentlerin ruhunu tüketen anlayış.
Ve evet…
Gerekirse devrim, kendi yanlışını da karşısına almalı. Çünkü
gerçek devrim önce aynaya bakabilenlerin işidir.
Gerisi yalnızca slogan olur.
Ha bir de, “devrim” kişilerin nefis ve hırslarının yarışı
değil, bir mefkurenin anlatımıdır!
Herhangi bir siyasi partini aidiyetini hissetmeyen bir yurttaş gazeteciyim. Referansım her zaman tarihtir. CHP'nin bugün düşürüldüğü durumda, sorumluluk sahibi olanların dünden bugüne aymazlıkları bana bugün ne yazık ki şu kaygıyı da hissetiriyor.
CHP, İstiklal Savaşı ruhu ve bağımsız Cumhuriyet mücadelesinin bir numarası Kemal Atatürk tarafından kuruldu, umarım, dilerim ve inşallah yanılırım ama yine bir "Kemal" tarafından da yıkılmaz!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder