İzmir’de bazı binalar vardır; taş değildir onlar, susmuş tanıklardır.
Halkapınar’daki o eski “un fabrikası da” işte tam olarak böyle bir yapı.
Bugün adına “Meslek Fabrikası” diyorlar.
Güzel. İsim hoş, niyet kâğıt üstünde temiz.
İzmir’de kimse binanın adını tartışmıyor; herkes
onun hikâyesini unutturmanın peşinde. Belki de gerçekten “hafızalarımıza virüs
girdi” bilmiyoruz tarihi!
Çünkü o bina, öyle sıradan bir fabrika değildi.
1908’de tam kapasiteyle çalışan, dönemin en büyük üretim merkezlerinden biri…
Osmanlı tebaası olan Yuanis Tuzakoğlu ve Vasil
İstefanidi ortaklığında kurulmuş, bölgenin ilk buharlı un fabrikalarından
biri…
Ama mesele sadece bir fabrika değil.
Mesele, İzmir’in hafızası. Ve ne yazık ki belki de bile isteye 100 yıldır “organize yok edilen” hafızası.
"RUM SERMAYESİ Mİ", İZMİR GERÇEĞİ Mİ?
Bugün bazı çevreler bu hikâyeyi ya tamamen yok sayıyor ya da
romantize ediyor.
İki uç, aynı cehaletin farklı tonları.
Evet, bu fabrika Rum sermayesiyle kurulmuştu. Ama o Rumlar İzmirliydi ve bugün İzmir'de yaşayan pek çoğundan daha İzmirliydi!
Ama bu, İzmir’in o dönemki ekonomik dokusunun gerçeğiydi.
Levantenler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler… Hepsi bu şehrin ticaret
damarında birlikte akıyordu. Yunan kaynaklarının öve öve bitiremediği “sanayi
başarısı” aslında İzmir’in çok katmanlı yapısının bir sonucuydu.
Ama işine gelen sadece bir kısmını anlatıyor.
Kimisi “bakın ne medeniydiler” diyor.
Kimisi “hepsi dış güçtü” deyip kestirip atıyor.
İkisi de eksik. İkisi de kolay.
"BEYAZIT BABA’YI" UNUTUP "AVRUPA" MASALI YAZANLAR
İzmir’in ruhu sadece ticaretle yazılmadı.
Bu şehirde “Beyazıt Baba” gibi figürler vardı. Halkın içinde,
halkla birlikte… Bu toprağın mayası. Ama
bugün öyle bir anlatı kuruluyor ki, sanki bu şehir sadece Avrupa sermayesinin
vitriniymiş gibi.
Sanki burada yaşayanların inancı, geleneği, kültürü yokmuş gibi.
Oysa İzmir’deki Bayezid Baba Bektaşi Tekkesi hakkındaki en
eski arşiv kayıtları 17. yüzyıla (özellikle 20 Haziran 1668 tarihli bir
belgeye) dayanmakta. Kaynaklar bu
tekkenin İzmir merkezinde, dönemin önemli Bektaşi yerleşimlerinden biri
olduğunu gösterir. Ancak günümüzde bu yapı (birçok diğer tekke gibi) fiziksel
varlığını koruyamamıştır. İzmir'in kayıp kültürel mirası içinde, özellikle
Eşrefpaşa, Basmane veya Tilkilik gibi eski mahallelerin sosyal dokusunda bu
ismin izlerine (zaviye veya yer ismi olarak) rastlanmaktadır. Bugün “Beyazıt
Baba” söylemini ileri sürenler ki onlar iktidar sahipleridir, bugüne kadar neden
acaba dillere destan “İzmir Mevlevihane'sini” ya da “Acem Tekkesini” konu
etmediler? Neden acaba bir “Rufai Tekkesi” olan Emir Sultan’ı alakasız “inanç
gruplarına” bıraktılar?
1679 tarihli kayıtlara göre, bu zaviye bünyesindeki imarette her
gün öğrenciler ve ihtiyaç sahipleri için yemek pişirilip dağıtılan bir külliye
mantığıyla hizmet vermekteydi. İzmir'in Müslüman Türklerinin özellikle son asırlardaki fukaralıklarını dikkate alırsak, Beyazıt Baba gibi şahsiyetlerin dayanışma, paylaşma ve birlik anlamındaki önemlerini belki hatırlarız. Ama şu da var ki söz konusu Un Fabrikası'nın yeri ile Beyazıt Baba Tekkesinin konumları birbirinden çok uzaktır. Hele de o zamanlarda. Yani bu tekkeyi "kullanmak" istismardır ve iktidar partisine de yakışmadı!
"Beyazıt Baba" ismi, İzmir'deki bu zaviyenin kurucusu
veya burada önemli bir dervişe işaret eder. Tasavvuf geleneğinde bu isimle
anılan kişilerin genelde Horasan Erenleri geleneğinden gelen, İzmir'in Türkleşme başlangıcı ve sonrası bölgeye yerleşen veya 15-16. yüzyıllarda faaliyet gösteren Bektaşi
babaları olduğu bilinmektedir.
Beyazıt Baba’yı silip yerine sadece “Smyrna kartpostalları”
koyarsanız, bu tarih değil; seçilmiş hatıra olur.
Ve bence, "seçilmiş hatıra", gerçeğin en tehlikeli düşmanıdır.
CHP – AKP KAVGASI: "TARİHİN ÜZERİNDEN SİYASET DEVŞİRME SANATI"
Gelelim bugüne…
Bir taraf diyor ki:
“Biz burayı Meslek Fabrikası yaptık, halk için dönüştürdük.”
Diğer taraf diyor ki:
“Bunlar tarihi çarpıtıyor, gerçekleri saklıyor.”
İkisi de yarım doğru söylüyor. Yarım doğru ise tam yanlıştır.
CHP yönetimi, bu yapıyı dönüştürürken tarihini yeterince anlatmadı.
AK Parti ise bu boşluğu doldurmak yerine meseleyi ideolojik kavgaya
çevirdi.
Sonuç?
İzmir yine gerçeği konuşamadı.
CEMİL TUGAY’A NOT: “DOĞRU İŞ, YANLIŞ ANLATIYLA GÖLGELENİR”!
Cemil Tugay’ın yaptığı her işi eleştirmek kolay.
Ama doğruya doğru: Bu tür yapıların kamusal faydaya kazandırılması
kıymetlidir.
Fakat…
Yanlış kadro, eksik anlatı, yüzeysel tarih bilgisi…
İşte sorun
burada başlıyor.
Çünkü bir binayı restore etmek yetmez. Onun hafızasını da restore
etmek gerekir.
Eğer bu yapılmazsa, ortaya ne çıkar biliyor musunuz?
Duvarları yenilenmiş, ruhu eksik bir şehir.
Tugay’a düşen görev şu: Bu işi sadece bir “proje” olarak değil, bir
“hafıza meselesi” olarak görmek.
BU ŞEHİR "UN" DEĞİL, "HAFIZA" ÖĞÜTÜYOR ARTIK
İzmir’de mesele hiçbir zaman sadece “bir bina” olmadı. Mesele, o
binaya bakınca ne gördüğümüz.
Kimimiz Avrupa’yı görüyor, kimimiz ihaneti, kimimiz ise sadece
beton.
Oysa gerçek daha zor:
Bu şehir, hepsinin toplamı.
Artık kendimi “gizlenen İzmir tarihine” vereceğim. Çünkü “boşluklar”
ve bile isteye yapılan ihanetler var.
Herkesin ortak inancı olan 9 Eylül zaferi, işgal yılları ve İzmir
Yangını sadece “belirli” söylem ve anlatılarla sınırlı. Her yıl aynı sözlerin
söylendiği, içi boşaltılan “mış gibi” heyecana döndürüldü tarih.
Peki şu sorunun cevabı var mı?
İzmir “işgal” yaşadı ve ardından “kurtuluş” değil mi? Üstelik “Cumhuriyetin”
temelleri de İzmir’de atıldı, yokluklar içinde geleceğe adeta “yön veren” “İktisat
Kongresi” ile “Kadınlar Kongresi” yapıldı.
Peki bugün geriye ne kaldı?
Türkiye’nin en büyük, en kapsamlı bir “İşgalden Kurtuluşa; Kurtuluştan Cumhuriyet’e Müzesi mi" var? "Araştırma Merkezleri mi" var? İzmir’in sermayesinin desteklediği “İzmir Tarih, Kültür, Kimlik” hamleleri mi var?
1922’den bu yana 100 yıldan fazla zaman geçti. Peki neden “olmadı”?
Size “normal mi” geliyor bilmem ama bugün eski “yangın yerinde” yükselen bir “İstiklal Müzesi” yerine “Mutfak Müzesi” için metelik harcanması bana “kimlik sorunundan” fazla bir “tehlikeyi” işaret ediyor. "Meslek Fabrikası" sürecinde desteklediğim Cemil Tugay'ın, artık "zehirli sarmaşıklarını" fark etmesi gerek, zira "gelecek günler" dünden daha sıkıntılı!
Ama biz kolay olanı seçiyoruz.
Ya unutuyoruz ya uyduruyoruz.
Ve sonra çıkıp diyoruz ki: “İzmir neden böyle?”
İzmir böyle değil.
“Birileri” bize, İzmir’i böyle anlatıyor belki 100 yıldır!
