Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

28 Nisan 2026 Salı

İZMİR’DE BİR ACAYİP SİYASET: GÜRÜLTÜ VAR, SİYASET YOK

 


İzmir’de tuhaf bir siyaset “tiyatrosu” izliyoruz. 

Ama adına siyaset demek, siyasete haksızlık olur.

Bu, ilm-i siyaset değil; bu daha çok gürültü yönetimi.

Atila Kaya ve Ceyda Çankırı öncülüğünde AK Parti cephesinden son günlerde dikkat çekici bir hücum var. Sistemli, planlı, ısrarlı. Gün içinde bir değil, bazen birkaç kez yapılan paylaşımlar… Ardından, neredeyse refleks haline gelmiş bir disiplinle bu mesajların çoğaltılması.

Bir strateji var. Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, ama var.

Karşı cephede ise derin bir sessizlik…

Cemil Tugay adeta kendi kaderine "terk edilmiş" gibi. Eleştiri bombardımanı altında "yalnız". Kendi partisinin yöneticilerinden, milletvekillerinden, il başkanından beklenen refleks ortada yok.

CHP İzmir’de susarak siyaset yaptığını zannediyor.

Oysa siyaset, doğru zamanda doğru cümleyi kurabilme işidir. Burada ne o cümle var ne de kuracak irade.

İl başkanı Çağatay Güç için artık kimse yüksek sesle konuşmuyor. Çünkü konuşula konuşula tükenmiş bir beklenti var. Bilgi, birikim, deneyim ve en önemlisi İzmir aidiyeti… 

Bunlar olmayınca siyaset, refleksini de kaybediyor.

Ama mesele sadece siyasetçilerin dili değil; şehrin nabzı bambaşka atıyor.

Neredeyse iki tam gün…

Eşrefpaşa Hastanesi çevresi, Gıda Çarşısı, Hisarönü, Kemeraltı, Çankaya, Tepecik hattında dolaştım. Otobüs, metro, tramvay, taksi… Sayısız sohbet, çoğunlukla dinleme, not alma. 

“Uzaktan kumandalı kalemşorlar” anlamaz ama İzmir’in sesi net: Ne AK Parti ne CHP!

İzmir, ikisinden de sıkılmış.

AK Parti, hükümet politikalarıyla halkla arasına mesafe koymuş. Dinlemek yerine dinlenmek isteyen bir siyaset dili…

CHP ise belediyelerdeki uygulamalarıyla başka bir çelişki üretmiş. Söylem başka, sahadaki karşılık başka.

Bir vatandaşın cümlesi, aslında tüm tabloyu özetliyor:

“Dünyanın milyonuna mutfak müzesi yapacağına, bir çöp tesisinin temeli atılsaydı…”

Bu, sadece bir eleştiri değil; öncelik meselesi. Üstelik bu sözü söyleyen de bir CHP üyesi esnaf!

Gelelim işin daha can yakıcı tarafına…

AK Parti’nin “hoşlanmadığım” yanları çok. Çünkü ben "sonradan olma değil, anadan doğma" İzmirliyim. Sorduğum soruya net cevap isterim. Ama bugüne kadar bana net yanıt verecek bir “İzmir milletvekili” çıkmadı.

Oysa konu basitti: İzmir.

Valilikten emniyete…

Sağlıktan eğitime…

İzmir kimliğinden siyasi tarihine…

Dinle ilişkiden demokratik hoşgörüye sorulacak çok soru vardı.

Ama cevap yok. İletişim bile yok neredeyse.

İşin garip tarafı: Bugün bir mucize olsa ve CHP İl Başkanı’yla röportaj yapsam, aynı soruları ona da sorarım.

Çünkü sorun parti değil, zihniyet.

Gelelim İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay'a

Baştan beri yaptığım tüm eleştiriler, ciddiye aldığım için.

Ama demokratik eleştirinin bir hak olduğunu, ne yazık ki en çok Başkan Tugay’ın yakın çevresi anlamadı.

Ve açık konuşalım, Başkan Tugay’ın sonuna kadar haklı olduğu “UN Fabrikası / Meslek Fabrikası” direnişinde bile, İzmirlilerin yeterince sahip çıkmamasının sebebi dışarıda değil.

Sebep içeride.

Kadronun çoğu kifayetsiz. Bir kısmı da “boş muhteris”!

CHP’nin yaklaşımı aidiyetsiz.

Hatırlayın… Böylesine tarihsel referansları olan bir tartışmada, Başkan derdini anlatmaya çalışırken belediyenin bazı birimleri ne yaptı?

Apikam neyle meşguldü?

Oysa tartışmayı bitirecek belgeler, kayıtlar, arşivler oradaydı.

Ama kullanılmadı. Oysa bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde pırıl pırıl çalışılanlar var. Bilgili, donanımlı, İzmir için atan kalpleri var. Ama onlar “sessizlik cezası” almışlar. Başkanın bilmediğine imza atarım. 

Bazı “şube müdürlerinin” hatta “daire başkanlarının” akla ziyan “bencillikleri” o gençleri köreltiyor. Oysa "onlar" her şeyi görüyorlar, biliyorlar ve en önemlisi “not alıyorlar”.

Bugün Meslek Fabrikası benzeri yerlerle ilgili sıkıntı var değil mi? İddia ediyorum, “güç bulunursa” Fuar mevzuatı, Havagazı Fabrikası, Şato, yıkılan belediye binasının arazisi ve bazı ilçelerdeki “tarihi” binalar” sırada… 

Bakın iddia ediyorum: Körfez kirleniyor. Hem de defalarca.  Ama ortada ne güçlü bir “farkındalık” var ne de bu konuda toplumsal bir “refleks”. Her kentsel olayda olduğu gibi!

CHP’li belediyeler sadece “maddi silkelemeye” takıldıklarından, akıl hocaları da “kargalık” peşinde olduğundan “asıl olacakları” öngöremiyorlar. 

Ve olan “başkanlara” oluyor ki, fatura onlara kesiliyor!

Çünkü mesele sadece haklı olmak değil; haklılığını anlatabilmektir.

Ve İzmir’de bu eksik.

Siyaset gürültüyle meşgul, şehir sessizce yoruluyor.

Bugün İzmir’de iki büyük sorun var.

İzmirlileri hâlâ anlamayan bir AK Parti…

Ve İzmirlileri son seçimlerde fazlasıyla "istismar eden" bir CHP

Biri şehri okuyamıyor, diğeri okuduğunu sandığı şehirle bağını kaybetmiş.

Ve bu kör dövüşünün faturası…

Siyasete değil, İzmir’e kesilecek. Kent kimliği iyice yok olacak!

Çünkü siyaset aklını kaybettiğinde, bedelini şehir öder.

İzmir bugün tam da o sınırda.

Umarım “birileri” akıllarını başlarına toplar, zira İzmir batarsa “onlar” kurtulamaz!

Dost acı söyler ki "dostluk" nedir biliyorsa!

24 Nisan 2026 Cuma

"SÖYLESEK TESİRİ YOK, SUSSAK GÖNÜL RAZI DEĞİL DESEM DE…

 


“2 Mayıs: Yeni ama, galiba son başlangıç…” 

Öyle bir Dünya, öyle bir Türkiye, öyle bir Ege, öyle bir İzmir oldu ki; Gürültü var ama ses yok. Kalabalık var ama fikir yok. Konuşan çok, söyleyen yok.

Satırlarımda dolaşırken, belki içinize ilk çöken duygu tam da bu: Bir şeylerin eksildiği değil, bir şeylerin yer değiştirdiği hissi. Hakikat hâlâ bir yerlerde duruyor belki, ama onun üstü öyle bir örtülmüş ki; görmek isteyen bile görmekte zorlanıyor değil mi?

Bugün en büyük şikâyet, cehalet değil.

Cehalet en azından kendini saklamazdı.

Bugünün problemi, bilgi kılığına girmiş sığlık. Herkesin fikri var ama kimsenin fikrinin ağırlığı yok. Medya deseniz, haber vermekten çok yön vermeye hevesli. Gürültü üretmek, gerçeği söylemekten daha kazançlı hâle gelmiş.

Ve bazı aydınlar…

Bir zamanlar toplumun önünü açması beklenenler, şimdi alkışın yönüne göre saf tutuyor. Risk almayan, bedel ödemeyen, konforunu bozmayan bir “aydın” tipolojisi revaçta… Düşünce üretmek yerine, dolaşıma giren fikri süsleyip yeniden servis eden bir ezber düzeni.

İzmir’e bakıyorsunuz…

Tarihiyle övünen ama o tarihin ağırlığını taşımakta zorlanan bir şehir. Hafızası var ama hatırlamak istemiyor. Kimliği var ama korumaya niyeti yok. Kent dediğiniz sadece binalardan ibaret değildir; bir ruhu, bir istikameti olur. O istikamet kaybolduğunda geriye sadece kalabalık kalır.

İzmir’in “köklü aileleri” kalmadı, olanlarsa kendi “dedelerini” ve onların yaşadıkları yerleri bile yok sayıyor. İzmir diye bir şehir var ama, İzmir ruhu, kimliği, tarihi, kültürü “başkalaştırılmış” …

Aslında mesele, samimiyet.

Bu toprakların en büyük sorunu yanlış yapmak değil, doğruyu bile eğip bükmek. Söylenenle yapılan arasındaki uçurum, artık istisna değil, kural hâline gelmiş durumda. Batıyı taklit ederken derinliğini alamayan, kendi değerini korumaya çalışırken de onu yüzeyselleştiren bir arada kalmışlık…

Peki çözüm ne?

Belki de cevap, en başta kaybettiğimiz yerde: Dürüstlükte.

Hakikatin eğilip bükülmediği, sözün değerli olduğu, susmanın bile bir anlam taşıdığı bir zemin…

Özgürlükten bahsediyoruz sıkça. Ama özgürlük, sadece bağırabilmek değildir. Özgürlük, doğruyu söyleyebilme cesaretidir. Bedel ödemeyi göze alabilmektir. Kula kulluğun bittiği, yurttaşlığın başladığı yerdir.

Ve şimdi… eleştirinin ötesine geçme vakti.

2 Mayıs Cumartesi sabahı, Neo TV ekranlarında başlayacak yeni bir yolculukla, sadece konuşan değil; dinleyen, sadece eleştiren değil; birleştiren bir anlayışı ortaya koyma niyetindeyim.

Tebessümü unutmayan, ayrıştırmayan; aksine ortak hafızayı hatırlatan bir yayın…

Bu toprakların tarihini, kültürünü ve özellikle İzmir’in kendine has ruhunu merkeze alan; kibirden, bencillikten uzak; demokrat, objektif ve sahici bir dil arayışı…

Çünkü mesele sadece neye karşı olduğumuz değil, neyi inşa etmek istediğimizdir.

Ben elimi “herkese” ama gönlümü halkıma, milletime açtım her daim. Düşmanıma dahi, düşmanlık yapmadım. Demokraside gazetecinin birincil görevi eleştiridir ve bedeli ağırdır. Eleştirdim, eleştireceğim. Nasılsa “alıştım” bedelin ağırlığına… Kan kusarken, “kızılcık şerbeti içiyorum” demem bundandır. Ve hala “muhabirlik” yapmayan ve sadece emekli olunca “yazan” asla “gazeteci” değildir benim için!

Belki haftada iki sabah, iki saatliğine de olsa…

Gürültünün yerini “sesli sükûnet”, ayrışmanın yerini “samimi tebessüm” alır.

Söylesek tesiri yok belki…

Ama bu kez de susmam!

Selam” diyene “Aleyküm selam” şimdiden!

hasantahsink@gmail.com

22 Nisan 2026 Çarşamba

NANKÖRLÜK "POLİTİKA" OLAMAZ!

 


Tarih
, bazen insanın yüzüne tokat gibi çarpar. 

Ama mesele şu: O tokadı hissedebilecek bir yüz kaldı mı?

Osmanlı’nın limanlarına yanaşan gemileri düşün…

1492.

“Elhamra Fermanı” ile kovulan bir halk…

Ve o halkı kabul eden bir devlet: II. Bayezid.



Avrupa kapıları kapatırken, bu topraklar kapısını açtı.

İspanya “gidin” dedi, Osmanlı “gelin” dedi.

Bu bir diplomasi hamlesi miydi?

Yoksa insan kalabilmenin son refleksi mi?

Bir Hafıza: Limanlara Sığınanlar

Sadece 1492 değil…

Portekiz’den gelenler…

İtalya’dan kaçanlar…

Doğu Avrupa pogromlarından sürülenler…



Osmanlı dedi ki:

“Dinini yaşa, ticaretini yap, hayatını kur.”

Selanik bir Yahudi şehri oldu.

İzmir bir sığınak oldu.

İstanbul bir yeniden doğuş oldu.

Bugün “medeniyet” diye anlatılan Avrupa’nın o günkü haliyle yüzleşmek istemeyenler için bu gerçek rahatsız edici olabilir.

Ama tarih rahatsız etmek için vardır.

Bir Başka Sahne: 1930’lar, “Holokost” kapıya dayanırken, Naziler çıldırmışken…

Avrupa üniversiteleri kapılarını kapattı.

Türkiye açtı.



İstanbul Üniversitesi kürsülerinde
Yahudi bilim insanları ders verdi.

Bilim, bu topraklarda nefes aldı.

Ve Avrupa

Daha sonra bu insanları “medeniyetin kurucusu” diye alkışladı.

İroni belki burada başlıyor.

Ama Masal Burada Bitmiyor

Evet…

Bu topraklar kapı açtı.

Ama her şey kusursuz muydu?  Hayır.

Varlık Vergisi gibi utanç sayfaları da var bu tarihte.

Yani mesele tek taraflı bir “iyilik hikâyesi” değil.

Ama yine de şu gerçek değişmiyor:

Bu coğrafya, yok edilmek istenen bir halka defalarca yaşam alanı sundu.

Şimdi Sahne 2026

Ve şimdi…

Orta Doğu yanıyor.

2026 İran Savaşı, İsrail’in İran’a saldırıları, bölgeyi ateşe verdi.

Lübnan’da yüzlerce insanın öldüğü saldırılar…  

Gazze’de devam eden bombardımanlar…

Ve Türkiye?

Diplomasi çağrısı yapıyor.

Ateşkes için arabuluculuk yapıyor.

Ama karşılığında ne görüyor?

Suçlama.

Tehdit.

Hedef gösterme.

İsrail, Türkiye’yi artık “tehdit” olarak tanımlıyor.

Ve en ironik olanı?

İstanbul’da İsrail Konsolosluğu’na saldırı oluyor…

Türkiye saldırıyı bastırıyor… Faili yakalıyor…

Ve yine de “güvenilmez ülke” muamelesi görüyor.  

Soru Şu: Bu Nedir?

Bu bir dış politika mı?

Yoksa hafızasızlık mı?

Daha sert sorayım: Bu nankörlük mü?

Devletler Hatırlamaz mı?

Devletler hafıza ile yaşar derler.

Ama görünen o ki, devletler de unutabilir.

Ya da unutmak işlerine gelir.

Osmanlı limanlarını…

Selanik sokaklarını…

İzmir’in avlularını…

İstanbul’un üniversitelerini…

Hatırlamak istemeyen bir siyaset var karşımızda. Çünkü hatırlamak, bugünkü politikayı zor durumda bırakır.

Gerçek Şu

Bugün İsrail’in yaptığı şey, sadece bir güvenlik politikası değil.

Bu; güç zehirlenmesinin, tarih körlüğünün ve ahlaki hafıza kaybının birleşimidir.

Ve Türkiye?

Bir yandan geçmişin yükünü taşıyor…

Bir yandan bugünün hakaretini dinliyor…

Ama en tehlikelisi şu: Toplumlar da unutuyor galiba.

Bir zamanlar kapı açtığın biri, bir gün sana kapıyı hedef gösterebilir.

Bu tarihin ironisi değil.

Bu, tarihin intikamıdır.

Ama mesele İsrail değil sadece…

Mesele bir de şu: Biz, neyi neden yaptığımızı hatırlıyor muyuz?  Yoksa biz de mi unutuyoruz?

Çünkü unutulan iyilik, bir gün, yapılmamış sayılır.

20 Nisan 2026 Pazartesi

“GAZETE VARDI, HAFIZA VARDI… ŞİMDİ MANŞET VAR, MUHTEVA YOK”

 


5 Eylül 1951…

6 Eylül 1951…

7 Eylül 1951…

8 Eylül 1951…

Dört gün. Aynı gazete. Aynı konu. Aynı ciddiyet: Anadolu Gazetesi

Bugün kulağa tuhaf geliyor, değil mi?

Bir gazetenin dört gün boyunca aynı meseleyi, hem de belgeyle, veriyle, tarihsel arka planla işlemesi…

Çünkü biz artık gazeteyi “manşet” sanıyoruz.

Oysa bir zamanlar gazete, hafızaydı.

5 Eylül 1951 tarihli yazıda gazete, dönemin iktidarının CHP’li İzmir Belediyesi’ne yönelttiği suçlamaları tek tek ele alıyor:


“Borçlu belediye devraldık…”

“Şehir ihmal edilmişti…”

“CHP belediyesi arka bahçe gibi yönetmişti…”

Bugün bir televizyon tartışmasına girseniz, aynı cümleleri duyarsınız.

Ama fark şu:

1951’de gazete bu iddiaları tekrar etmiyor, çürütüyor. Hem de İzmir’de…  İşgalin acısını, kurtuluşun coşkusunu yaşamış İzmir’de.

Nasıl mı?

1922 İzmir’ini anlatıyor:

Yanmış bir şehir…

Yabancı şirketlerin elinde su, elektrik, havagazı…

Yıllık geliri yarım milyon lirayı bile bulmayan bir belediye…

Yani şunu söylüyor:

“Tarih bilmeden konuşma.”

Bugün kim söylüyor bunu?

6 Eylül 1951…

Gazete devam ediyor.


Yangın yerinden doğan bir şehir anlatılıyor:

Gazi ve İsmet Paşa bulvarları…

Cumhuriyet Meydanı…

Kültürpark…

İzmir Enternasyonal Fuarı…

Bir gazete yazısı değil bu; resmen bir şehir inşa sürecinin kronolojisi.

Üstelik isim veriyor, emek veriyor:

Behçet Uz gibi belediye başkanlarını anıyor, yapılan işi sahipleniyor.

Bugün bir gazetede en son ne zaman böyle bir isim zikredildi?

Zikredildiyse de hangi derinlikle?

7 Eylül 1951…

Yukarı mahalleler… Yani “garip guraba, fakir fukara” mahalleler!

Eşrefpaşa, Kadifekale, Ballıkuyu…

Bugünün İzmirlisi için sıradan isimler.

Ama gazete o gün şunu yapıyor:

Bu mahallelerin geçmişteki sefaletini, suyu kuyudan taşıyan insanları, yolu olmayan semtleri anlatıyor…

Sonra da yapılan yolları, getirilen suyu, kurulan parkları tek tek yazıyor.

Detay var. Emek var. Hafıza var.

Bugün ne var?

“Algı var.”

8 Eylül 1951…

ESHOT

Su, elektrik, havagazı…

Yabancı şirketlerden alınarak belediyeye kazandırılan hizmetler…

Üstelik rakamlarla, yatırımlarla anlatılıyor.

Gazete şunu yapıyor:

Siyaseti değil, “hakikati müdafaa ediyor, hafızayı uyandırıyor”!

Şimdi bugüne gelelim.

Bugün AK Parti iktidarının CHP’li belediyelere yaklaşımı, 1950’lerin Demokrat Parti refleksinden farklı mı?

Değil hatta daha da ağır bedelli.

Yöntem aynı:

Önce itibarsızlaştır…

Sonra kaynaklarını kısıtla…

Ardından “başarısızlar” diye anlat…

Krediler engellenir, projeler bekletilir, sonra çıkıp denir ki: “Bunlar çalışmıyor.”

Bu bir siyasi rekabet değil.

Bu, bir “algı mühendisliği.”

Ama burada asıl acı gerçek başlıyor.

Bugünkü Cumhuriyet Halk Partisi, 1951’de savunulan CHP değil.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “iki eserimden biri” dediği bir parti, bugün kendi geçmişini anlatmakta zorlanıyor.

Çünkü…

Liyakat gitmiş, biat ve nepotizm gelmiş.

Kurumsal akıl gitmiş, dar çevre ilişkileri gelmiş.

Halkla temas gitmiş, PR hataları gelmiş.

“Bilenlerin”, “şuurluların”, “vefalıların”, cüzden değil “vicdan” diyenlerin asla kabullenilmediği, tarihin “masal sanıldığı” CHP görünümlü başka bir “parti” olmuş!

Ve en tehlikelisi: Nepotizm!

Nepotizm, sadece bir ahlak sorunu değildir. Aynı zamanda siyasi bir intihardır.

Çünkü liyakat yoksa, ürettiğin hizmeti savunamazsın.

Savunamazsan, ilk rüzgârda yıkılırsın.

İşte CHP bugün bu yüzden kolay hedef.

İzmir’e bakalım…

Bir dönem önceki “seçilmiş” başkan Tunç Soyer bugün içeride. Hem de gerçekte “yapayalnız” içeride!

Bu, sadece bir “hukuk meselesi” değil, bunu çoktan aştı. Bu, “siyasetin tonunun” nereden nereye geldiğinin göstergesidir.

Dün “beceriksizlik” denirdi, bugün “suç” deniyor.

Seviye farkı burada.

Öte yandan Cemil Tugay

Yanlış kadrolar, yanlış yönlendirmeler, zayıf stratejiler…

Ve en önemlisi: İktidarın kurduğu oyunu bozacak refleks eksikliği.

Çünkü oyun eski.

Ama şu anki oyuncular hazırlıksız.


1951’de Anadolu Gazetesi ne diyordu?

“Müfterilere cevap vereceğiz.”

Ve verdi.

Belgeyle verdi.

Tarihle verdi.

Akılla verdi.

Bugün kim veriyor bu cevabı?

Gazeteler mi?

Hayır.

Bugün gazeteler var… ama gazete yok.

Manşet var… ama muhteva yok.

Yorum var… ama bilgi yok.

Bir zamanlar gazete, okuruna şunu derdi:

“Gerçeği anlatıyorum, sen karar ver.”

Bugün çoğu medya şunu diyor:

“Kararı verdim, sana anlatıyorum.”

Ve asıl kırılma burada:

1951’de iktidar suçluyordu, gazete sorguluyordu.

Bugün iktidar suçluyor, gazete tekrar ediyor.

Çünkü artık gazeteler yazmıyor…  

Bir tarafta ezberini hiç bozmayan bir iktidar…

Diğer tarafta kim olduğunu unutan bir muhalefet…

Ve ortada kalan bir şehir: İzmir.

Hafızasını “eski un fabrikasında” öğütenlerle, hafızasını kaybedenler arasında sıkışmış bir şehir…

Tarih tekerrür etmiyor.

Ben etkisiz olacağını bile bile, hatırlamamakta ısrar ediyorum!


hasantahsink@gmail.com

WhatsApp Mesaj: 05401968178


19 Nisan 2026 Pazar

“UN DEĞİRMENİNDEN HAFIZA ÖĞÜTENLERE” : “MESLEK FABRİKASI” ÜZERİNDEN İZMİR’İN GERÇEKLİK MUHASEBESİ


İzmir’de bazı binalar vardır; taş değildir onlar, susmuş tanıklardır.

Halkapınar’daki o eski “un fabrikası da” işte tam olarak böyle bir yapı. 

Bugün adına “Meslek Fabrikası” diyorlar.

Güzel. İsim hoş, niyet kâğıt üstünde temiz.

İzmir’de kimse binanın adını tartışmıyor; herkes onun hikâyesini unutturmanın peşinde. Belki de gerçekten “hafızalarımıza virüs girdi” bilmiyoruz tarihi!

Çünkü o bina, öyle sıradan bir fabrika değildi.

1908’de tam kapasiteyle çalışan, dönemin en büyük üretim merkezlerinden biri… 

Osmanlı tebaası olan Yuanis Tuzakoğlu ve Vasil İstefanidi ortaklığında kurulmuş, bölgenin ilk buharlı un fabrikalarından biri…

Ama mesele sadece bir fabrika değil.

Mesele, İzmir’in hafızası. Ve ne yazık ki belki de bile isteye 100 yıldır “organize yok edilen” hafızası.

"RUM SERMAYESİ Mİ", İZMİR GERÇEĞİ Mİ?

Bugün bazı çevreler bu hikâyeyi ya tamamen yok sayıyor ya da romantize ediyor.

İki uç, aynı cehaletin farklı tonları.

Evet, bu fabrika Rum sermayesiyle kurulmuştu. Ama o Rumlar İzmirliydi ve bugün İzmir'de yaşayan pek çoğundan daha İzmirliydi!

Ama bu, İzmir’in o dönemki ekonomik dokusunun gerçeğiydi. Levantenler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler… Hepsi bu şehrin ticaret damarında birlikte akıyordu. Yunan kaynaklarının öve öve bitiremediği “sanayi başarısı” aslında İzmir’in çok katmanlı yapısının bir sonucuydu.

Ama işine gelen sadece bir kısmını anlatıyor.

Kimisi “bakın ne medeniydiler” diyor.

Kimisi “hepsi dış güçtü” deyip kestirip atıyor.

İkisi de eksik. İkisi de kolay.

"BEYAZIT BABA’YI" UNUTUP "AVRUPA" MASALI YAZANLAR

İzmir’in ruhu sadece ticaretle yazılmadı.

Bu şehirde “Beyazıt Baba” gibi figürler vardı. Halkın içinde, halkla birlikte… Bu toprağın mayası.  Ama bugün öyle bir anlatı kuruluyor ki, sanki bu şehir sadece Avrupa sermayesinin vitriniymiş gibi.

Sanki burada yaşayanların inancı, geleneği, kültürü yokmuş gibi.

Oysa İzmir’deki Bayezid Baba Bektaşi Tekkesi hakkındaki en eski arşiv kayıtları 17. yüzyıla (özellikle 20 Haziran 1668 tarihli bir belgeye) dayanmakta.  Kaynaklar bu tekkenin İzmir merkezinde, dönemin önemli Bektaşi yerleşimlerinden biri olduğunu gösterir. Ancak günümüzde bu yapı (birçok diğer tekke gibi) fiziksel varlığını koruyamamıştır. İzmir'in kayıp kültürel mirası içinde, özellikle Eşrefpaşa, Basmane veya Tilkilik gibi eski mahallelerin sosyal dokusunda bu ismin izlerine (zaviye veya yer ismi olarak) rastlanmaktadır. Bugün “Beyazıt Baba” söylemini ileri sürenler ki onlar iktidar sahipleridir, bugüne kadar neden acaba dillere destan “İzmir Mevlevihane'sini” ya da “Acem Tekkesini” konu etmediler? Neden acaba bir “Rufai Tekkesi” olan Emir Sultan’ı alakasız “inanç gruplarına” bıraktılar?

1679 tarihli kayıtlara göre, bu zaviye bünyesindeki imarette her gün öğrenciler ve ihtiyaç sahipleri için yemek pişirilip dağıtılan bir külliye mantığıyla hizmet vermekteydi. İzmir'in Müslüman Türklerinin özellikle son asırlardaki fukaralıklarını dikkate alırsak, Beyazıt Baba gibi şahsiyetlerin dayanışma, paylaşma ve birlik anlamındaki önemlerini belki hatırlarız. Ama şu da var ki söz konusu Un Fabrikası'nın yeri ile Beyazıt Baba Tekkesinin konumları birbirinden çok uzaktır. Hele de o zamanlarda. Yani bu tekkeyi "kullanmak" istismardır ve iktidar partisine de yakışmadı!

"Beyazıt Baba" ismi, İzmir'deki bu zaviyenin kurucusu veya burada önemli bir dervişe işaret eder. Tasavvuf geleneğinde bu isimle anılan kişilerin genelde Horasan Erenleri geleneğinden gelen, İzmir'in Türkleşme başlangıcı ve sonrası bölgeye yerleşen veya 15-16. yüzyıllarda faaliyet gösteren Bektaşi babaları olduğu bilinmektedir.

Beyazıt Baba’yı silip yerine sadece “Smyrna kartpostalları” koyarsanız, bu tarih değil; seçilmiş hatıra olur.  

Ve bence, "seçilmiş hatıra", gerçeğin en tehlikeli düşmanıdır.

CHP – AKP KAVGASI: "TARİHİN ÜZERİNDEN SİYASET DEVŞİRME SANATI"

Gelelim bugüne…

Bir taraf diyor ki:

“Biz burayı Meslek Fabrikası yaptık, halk için dönüştürdük.”

Diğer taraf diyor ki:

“Bunlar tarihi çarpıtıyor, gerçekleri saklıyor.”

İkisi de yarım doğru söylüyor. Yarım doğru ise tam yanlıştır.

CHP yönetimi, bu yapıyı dönüştürürken tarihini yeterince anlatmadı.

AK Parti ise bu boşluğu doldurmak yerine meseleyi ideolojik kavgaya çevirdi.

Sonuç?

İzmir yine gerçeği konuşamadı.

CEMİL TUGAY’A NOT: “DOĞRU İŞ, YANLIŞ ANLATIYLA GÖLGELENİR”!

Cemil Tugay’ın yaptığı her işi eleştirmek kolay.

Ama doğruya doğru: Bu tür yapıların kamusal faydaya kazandırılması kıymetlidir.

Fakat…

Yanlış kadro, eksik anlatı, yüzeysel tarih bilgisi…

İşte sorun burada başlıyor.

Çünkü bir binayı restore etmek yetmez. Onun hafızasını da restore etmek gerekir.

Eğer bu yapılmazsa, ortaya ne çıkar biliyor musunuz?

Duvarları yenilenmiş, ruhu eksik bir şehir.

Tugay’a düşen görev şu: Bu işi sadece bir “proje” olarak değil, bir “hafıza meselesi” olarak görmek.

BU ŞEHİR "UN" DEĞİL, "HAFIZA" ÖĞÜTÜYOR ARTIK

İzmir’de mesele hiçbir zaman sadece “bir bina” olmadı. Mesele, o binaya bakınca ne gördüğümüz.

Kimimiz Avrupa’yı görüyor, kimimiz ihaneti, kimimiz ise sadece beton.

Oysa gerçek daha zor:

Bu şehir, hepsinin toplamı.

Artık kendimi “gizlenen İzmir tarihine” vereceğim. Çünkü “boşluklar” ve bile isteye yapılan ihanetler var.

Herkesin ortak inancı olan 9 Eylül zaferi, işgal yılları ve İzmir Yangını sadece “belirli” söylem ve anlatılarla sınırlı. Her yıl aynı sözlerin söylendiği, içi boşaltılan “mış gibi” heyecana döndürüldü tarih.

Peki şu sorunun cevabı var mı?

İzmir “işgal” yaşadı ve ardından “kurtuluş” değil mi? Üstelik “Cumhuriyetin” temelleri de İzmir’de atıldı, yokluklar içinde geleceğe adeta “yön veren” “İktisat Kongresi” ile “Kadınlar Kongresi” yapıldı.

Peki bugün geriye ne kaldı?

Türkiye’nin en büyük, en kapsamlı bir “İşgalden Kurtuluşa; Kurtuluştan Cumhuriyet’e Müzesi mi" var? "Araştırma Merkezleri mi" var? İzmir’in sermayesinin desteklediği  “İzmir Tarih, Kültür, Kimlik” hamleleri mi var? 

1922’den bu yana 100 yıldan fazla zaman geçti. Peki neden “olmadı”? 

Size “normal mi” geliyor bilmem ama bugün eski “yangın yerinde” yükselen bir “İstiklal Müzesi” yerine “Mutfak Müzesi” için metelik harcanması bana “kimlik sorunundan” fazla bir “tehlikeyi” işaret ediyor. "Meslek Fabrikası" sürecinde desteklediğim Cemil Tugay'ın, artık "zehirli sarmaşıklarını" fark etmesi gerek, zira "gelecek günler" dünden daha sıkıntılı 

Ama biz kolay olanı seçiyoruz.

Ya unutuyoruz ya uyduruyoruz.

Ve sonra çıkıp diyoruz ki: “İzmir neden böyle?”

İzmir böyle değil.

“Birileri” bize, İzmir’i böyle anlatıyor belki 100 yıldır!

CHP'DE OLMAYAN ÖZELEŞTİRİ

  CHP’de bugün yaşananlara bakıp, şaşıranlara şaşırıyorum.  Öfkeliyim, kaygılıyım ama “ şaşkın ” değilim. Çünkü yıllardır biriken tortula...