Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

4 Ağustos 2026 Salı

CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI

 

CHP • KURULTAY • BUTLAN • İÇ SAVAŞ

CHP’DE BUTLAN DEĞİL,
VİCDAN DAVASI

Özgürcü müsün, Kemalci misin?

HASAN TAHSİN KOCABAŞ  

İzmir, 31 Temmuz 2026 

Türkiye’de siyaset artık sorun çözme sanatı değil, suçlama üretme fabrikası. Fabrikanın en hararetli kazanı da ne yazık ki bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin ortasına kurulmuş durumda.

Bir tarafta “değişim” diyerek gelenler…

Öte tarafta “arınma” diyerek dönenler…

Bir tarafta Özgür Özel ve yol arkadaşları…

Öte tarafta Kemal Kılıçdaroğlu ve yeniden kurduğu yönetim…

Arada şaibeli olduğu iddia edilen bir kurultay, mahkemeler, savcılıklar, tanıklar, itirafçılar, belediyeler, adaylık pazarlıkları, işe alındığı ileri sürülen yakınlar, dağıtıldığı söylenen paralar, “saray operasyonu” denilerek kapatılmaya çalışılan sorular ve “dış güçler” ambalajına sarılıp önümüze bırakılan sis bombaları…

Sonunda ne oldu?

Atatürk’ün kurduğu parti ikiye ayrıldı. Özgür Özel ve 90 milletvekili 24 Temmuz 2026’da CHP’den ayrılarak YENİ Parti’yi kurdu. Kemal Kılıçdaroğlu ise mahkeme kararıyla CHP Genel Merkezi’ne döndü. CHP’de 44 milletvekili kaldı. YENİ Parti, Meclis’te ana muhalefet konumuna geldi.

Şimdi herkes karşısındakine “hain” diyor.

Peki bu yangını kim çıkardı?

Sadece kibriti çakan mı suçlu, yıllardır binanın içine benzin bidonlarını yığanların hiç mi kabahati yok?

Olayların çıplak kronolojisini hatırlayalım

Yorum yapmadan önce takvimi önümüze koyalım.

Çünkü 1980 faşist askeri darbeden sonra Türkiye’de siyaset, hafızasız toplum yaratmayı amaçladı ve başardı.

28 Mayıs 2023: Kemal Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunu kaybetti. Muhalefetin “bu kez kesin” diye sunduğu seçim bir kez daha Erdoğan’ın zaferiyle bitti.

Yenilginin ardından CHP’de istifa, değişim ve kurultay talepleri başladı.

29 Mayıs 2023: Ekrem İmamoğlu, “değişim” çağrısını açık biçimde dillendirdi. Başlangıçta bunun yalnız genel başkan değişimi değil, zihniyet ve örgüt yenilenmesi olduğu söylendi.

19 Temmuz 2023: İmamoğlu’nun aralarında Özgür Özel, Bülent Tezcan, Engin Altay, Gökhan Günaydın, Tekin Bingöl, Muharrem Erkek, Selin Sayek Böke ve Onursal Adıgüzel gibi isimlerin bulunduğu çevrim içi toplantının kaydı sızdırıldı. Toplantıda Parti Meclisi’nin olağanüstü toplantıya çağrılması için izlenecek yol ve imza süreci konuşuluyordu. Kılıçdaroğlu cephesi bunu etik dışı ve gizli bir operasyon olarak gördü; değişimciler ise parti içi siyasi çalışmanın doğal parçası saydı.

15 Eylül 2023: Özgür Özel, CHP Genel Başkanlığına adaylığını ilan etti. “Parti içi iktidarı kazanmak için değil, partimizi iktidar yapmak için adayım” dedi. Yenilginin siyasi sorumluluğunun alınmadığını, parti yönetiminin toplumsal kopuşu görmediğini söyledi.

4–5 Kasım 2023: CHP’nin 38. Olağan Kurultayı yapıldı. Kılıçdaroğlu “sırtımdaki hançerlerle seçime girmek zorunda kaldım” dedi. Özel “hançer yok” diye karşılık verdi. İlk turda Özel 682, Kılıçdaroğlu 664 oy aldı; ikinci turda Özel 812 oyla genel başkan seçildi, Kılıçdaroğlu 536 oyda kaldı.

19 Kasım–22 Aralık 2023: Kurultayda oylamaya hile karıştırıldığı iddiasıyla Bursa’da yapılan ilk başvuru, yetkisizlik kararıyla Ankara’ya gönderildi.

Ocak 2024: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Siyasi Partiler Kanunu’nun 112. maddesi çerçevesinde soruşturma başlattı.

Ocak–Şubat 2024: CHP’nin yerel seçim adayları merkez yoklaması, örgüt değerlendirmeleri ve anketlerle belirlendi. İzmir’de Tunç Soyer’in yerine Cemil Tugay’ın aday gösterilmesi; Hatay’da Lütfü Savaş’la devam edilmesi; bazı ilçelerde “ithal aday” ve ön seçim tartışmaları parti içinde kırgınlık yarattı.

31 Mart 2024: CHP yüzde 37,7 civarında oyla Türkiye genelinde birinci parti oldu; 14 büyükşehir ve 21 il belediyesi kazandı. Bu sonuç Özel yönetiminin en güçlü siyasi meşruiyet dayanağına dönüştü.

23 Nisan–2 Mayıs 2024: Erdoğan ile Özel arasında önce Meclis’te kısa temas, ardından AKP Genel Merkezi’nde görüşme gerçekleşti. Kılıçdaroğlu “Sarayla müzakere edilmez, mücadele edilir” dedi. Özel ise “hem müzakere hem mücadele” çizgisini savundu.

Mayıs 2024: CHP’li bazı belediyelerde akraba ve yakın atamaları gündeme geldi. Özel, Bursa, Balıkesir, Kırşehir ve Yüreğir’deki bazı atamaları geri aldırdığını açıkladı.

14 Şubat 2025: Kurultayın iptali için ayrı mahkemelerde açılan davalar Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde birleştirildi.

17 Nisan 2025: Hukuk davasının ilk duruşması görüldü. Dava 26 Mayıs, 30 Haziran ve 15 Eylül’deki celselerle devam etti.

6 Nisan 2025: CHP, “İrade Milletindir” sloganıyla 21. Olağanüstü Kurultayı topladı. Özel tek aday olarak 1171 geçerli oyla yeniden seçildi. Davacı taraf bu kurultayın çağrısını da, 38. Kurultay’dan doğan yönetim yaptığı için geçersiz saydırmak istedi.

3 Haziran 2025: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı iddianame kabul edildi. Ekrem İmamoğlu, Cemil Tugay, Özgür Çelik ve Rıza Akpolat’ın da aralarında bulunduğu 12 kişi hakkında “oylamaya hile karıştırma” suçlamasıyla dava açıldı.

21 Eylül 2025: CHP 22. Olağanüstü Kurultayı yaptı ve Özel yeniden seçildi. Davacılar bunun da ilk kurultaydaki sakatlığı gideremeyeceğini savundu.

24 Ekim 2025: Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi, Lütfü Savaş yönünden aktif husumet yokluğu, diğer davacılar bakımından davanın konusuz kalması gerekçesiyle iptal taleplerini reddetti.

29 Kasım 2025: CHP 39. Olağan Kurultayı gerçekleştirildi. Parti programı ve tüzüğünde değişiklikler yapıldı; Özel yönetimi siyasi çizgisini yeni bir kurultayla güçlendirmeye çalıştı.

21 Mayıs 2026: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, ilk derece kararını kaldırdı; 38. Kurultay’ı mutlak butlanla sakat saydı, sonraki kurultayları ve kararları hükümsüz kabul etti. Özel yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına, Kılıçdaroğlu ve kurultay öncesi organların görevi devralmasına karar verdi.

22–30 Mayıs 2026: Kılıçdaroğlu “en uygun zamanda kurultay” mesajı verdi; Özel “en kısa zamanda” kurultay istedi. Kılıçdaroğlu Genel Merkez’e dönerken Özel, Ankara’da destekçileriyle yürüyüş ve miting yaptı. Karşılıklı “arınma”, “işgal”, “meşruiyet” ve “saray operasyonu” suçlamaları sertleşti.

Haziran 2026: Özgür Özel ve Veli Ağbaba hakkındaki kurultay ve Antalya adaylığıyla ilgili soruşturma dosyaları yetkisizlik kararlarıyla Ankara’ya gönderildi. Parti içindeki kurultay çağrıları sonuç vermedi.

1 Temmuz 2026: Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki kurultay ceza davasında Adem Soytekin tanık olarak dinlendi. Mahkeme, Bölge Adliye Mahkemesinin butlan gerekçesini ceza dosyasına istedi ve duruşmayı 16 Eylül’e bıraktı.

17–26 Temmuz 2026: Butlan dosyası Yargıtay’a ulaştı; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi dosyayı ön incelemeye aldı.

24 Temmuz 2026: Özgür Özel ve 90 milletvekili CHP’den ayrılarak YENİ Parti’yi kurdu. Böylece CHP’deki iç savaş, parti içi hizip kavgası olmaktan çıktı; ayrı parti ve ayrı Meclis grubu gerçeğine dönüştü.

İlk kırılma: 2023 yenilgisi ve yapılamayan medeni devir teslim

Hikâyenin başlangıcı 4–5 Kasım 2023 kurultayı değildir.

Başlangıç, 2023 genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından CHP’nin dürüst bir yenilgi muhasebesi yapamamasıdır. Burada özellikle Ekrem İmamoğlu ve kurduğu kliğin hırslarını da ileride siyasi tarihçiler inceleyecektir. Ekrem İmamoğlu’nun siyasi hayatındaki bilinmeyenler, ileride belki önemli araştırma konuları da olacaktır.

Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca partiyi yönetmiş, ittifaklar kurmuş, “helalleşme” demiş, devletin karanlık ilişkilerine karşı çıkışlar yapmış bir genel başkandı. Bunları inkâr eden haksızlık eder. Ama 2023 yenilgisinden sonra yapılması gereken şey, yenilginin bütün sorumluluğunu danışmanlara, ortaklara, seçmene ya da “hançerleyenlere” yüklemek değildi. Yapılması gereken, takvimli ve şeffaf bir geçişi başlatmaktı.

Kılıçdaroğlu bunu yapmadı.

Özgür Özel de gökten zembille inmedi. Yıllarca Kılıçdaroğlu yönetiminin en görünür isimlerinden biriydi. Grup başkanvekilliği yaptı, kararların içinde bulundu, sonra birden “değişim” bayrağını eline aldı. Değişimin lokomotifi ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’ydu.

Yani bu, yalnızca fikirlerin yarıştığı masum bir yenilenme hareketi değil; belediye gücünün, örgüt gücünün ve gelecek cumhurbaşkanlığı hesabının da yer aldığı bir iktidar değişimiydi.

Kılıçdaroğlu kurultay kürsüsünde “sırtımdan hançerlendim” dedi. Özel ve değişimciler de yıllardır birlikte yürüdükleri genel başkanlarını sandıkta devirdi. İlk turda Özel 682, Kılıçdaroğlu 664 oy aldı. İkinci turda makas açıldı; Özel 812, Kılıçdaroğlu 536 oyda kaldı.

Sandık sonucu açıktı.

Ama sandığa giden yolun temiz olup olmadığı sorusu kapanmadı.

“Değişim” nasıl örgütlendi?

Değişim hareketinin başlangıçtaki iddiası yalnızca “Kemal Bey gitsin, Özgür Bey gelsin” değildi. Parti içi demokrasinin güçlendirilmesi, ön seçimin yaygınlaştırılması, gençlerin ve kadınların karar mekanizmalarına taşınması, iki dönem kuralı, örgütün söz sahibi olması ve CHP’nin yalnız kıyıların değil Anadolu’nun da partisi haline gelmesi vaat edildi.

Kulağa güzel geliyor.

Ancak yöntem, daha ilk aylarda vaatle çelişti. Temmuz 2023’te sızdırılan çevrim içi toplantı, değişimin tabandan kendiliğinden yükselen bir dalga olmaktan çok; deneyimli parti yöneticileri, milletvekilleri ve belediye gücü çevresinde planlanan örgütlü bir genel merkez operasyonu olduğunu gösterdi. Toplantı yapmak suç değildi. Siyaset zaten örgütlenme işidir. Fakat “her şey tabanın talebiydi” masalı da o görüntülerle zedelendi.

Özel’in adaylık bildirgesi önemli eleştiriler içeriyordu: 39 milletvekilliğinin ittifak partilerine verilmesinin örgütte hasar bıraktığını, yenilginin sorumluluğunun alınmadığını ve CHP seçmeninin duygusal kopuş yaşadığını söyledi. Bunlar toplumda karşılık bulan tespitlerdi. Fakat Özel, o kararların alındığı dönemde dışarıdaki bir muhalif değil, grubun tepesindeki isimlerden biriydi.

Değişimin en büyük açmazı budur: Eski düzenin içinden gelenler, geçmişteki sorumluluklarını açıklamadan kendilerini yeni ilan ettiler.

Gerçek değişim yalnız yöneticiyi değil, yöntemi değiştirir. Kurultay delegeliğini bir mesleğe, belediye başkanlığını örgüt üzerindeki nüfuz aracına, milletvekilliğini genel başkana sadakat ödülüne dönüştüren yapı yerinde kaldıysa tabeladaki isim değişmiştir; düzen değil.

Butlan öyküsü: İddia başka, hüküm başka

Kurultaydan kısa süre sonra delegelere para, iş, makam, belediye imkânı ve çeşitli menfaatler sağlandığı iddiaları ortaya atıldı. 19 Kasım 2023’te yapılan bir başvuruyla başlayan süreç Ankara’ya taşındı. Eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ve bazı eski delegeler, delege iradesinin maddi menfaat ve vaatlerle sakatlandığını ileri sürerek hukuk davaları açtı.

Burada iki dosyayı birbirine karıştırmamak gerekir.

Birincisi, kurultayın hukuken geçersiz sayılmasına ilişkin hukuk davasıdır. Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi, 24 Ekim 2025’te davayı konusuz kaldığı gerekçesiyle sonuçlandırmıştı. Ancak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 21 Mayıs 2026’da bu kararı kaldırdı; 38. Olağan Kurultay’ın “mutlak butlan”la sakat olduğuna, Özgür Özel yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına ve kurultay öncesindeki Kılıçdaroğlu yönetiminin görevi devralmasına karar verdi. Daire, delege iradesinin fesada uğratıldığı ve sonraki kurultayların önceki hukuki sakatlığı gideremeyeceği görüşünü benimsedi.

Karar kesinleşmiş değil. Dosya 17 Temmuz’da Yargıtay’a gönderildi; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 26 Temmuz itibarıyla ön incelemeye aldı.

İkincisi ise ceza davasıdır. Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Ekrem İmamoğlu, Cemil Tugay, Özgür Çelik, Rıza Akpolat ve diğer sanıkların da aralarında bulunduğu 12 kişi, Siyasi Partiler Kanunu’nun 112. maddesi kapsamında “oylamaya hile karıştırma” suçlamasıyla yargılanıyor.

İstenen ceza kişi başına bir yıldan üç yıla kadar hapis.

Bu ceza davasının yeni duruşması 16 Eylül 2026 tarihinde.

1 Temmuz’daki duruşmada tanık Adem Soytekin, KİPTAŞ’tan bazı isimlere ödeme kolaylığıyla daire satıldığını anlattı; fakat bu satışların delege iradesini etkilemek için yapıldığına dair bilgisi olmadığını söyledi. Kurultayın tarihini dahi net hatırlayamayan bir tanığın sözleri elbette tek başına hüküm sayılamaz. Sanıklar da iddiaları reddediyor, anlatımların soyut ve çelişkili olduğunu savunuyor.

Öte yandan, “Tanık çelişkili konuştu, demek ki bütün dosya çöptür” kolaycılığı da hukuk değildir. Para hareketleri, mesaj kayıtları, işe alımlar, adaylık vaatleri ve belediye kaynaklarının kullanılıp kullanılmadığı somut delillerle araştırılmalıdır.

Ne savcılık iddianamesi mahkûmiyet kararıdır ne de “saray kumpası” cümlesi beraat belgesidir.

Özgür Özel’in cevabı yeterli mi?

Özgür Özel ve ekibi başından beri davaların sonuçtan çok süreç odaklı olduğunu, amacın CHP’yi tartıştırmak ve iktidar alternatifi olmaktan çıkarmak olduğunu söyledi. 2025’te yapılan olağanüstü kurultaylarda delegelerin iradelerini yeniden açıkladığını, bu nedenle ilk kurultaya ilişkin tartışmanın siyasi olarak kapanmış sayılması gerektiğini savundular.

Bu savunmanın güçlü yanı var: CHP, 31 Mart 2024’te yüzde 37,7 civarında oyla 1977’den bu yana ilk kez Türkiye’nin birinci partisi oldu. 14 büyükşehir, 21 il ve yüzlerce belediye kazandı. Seçmen, Özel yönetimine ciddi bir siyasi meşruiyet verdi. Daha sonra yapılan kurultaylarda da Özel yeniden seçildi.

Fakat siyasi meşruiyet, önceki işlemlere sınırsız af çıkarmaz.

Bir yönetim gerçekten değişimciyse, kendi kurultayı hakkında iddia ortaya çıktığında ilk işi savcıya sövmek değil, bağımsız ve şeffaf bir parti içi inceleme başlatmak olmalıydı.

Delegelere, belediyelere ve aday belirleme sürecine ilişkin bütün kayıtlar açılmalıydı.

“Biz kazandık, o halde temiziz” mantığı AKP’ye yöneltilince yanlış, CHP’ye yöneltilince doğru olmaz.

Demokrasi, yalnızca sandığı kazanmak değildir; sandığa giden yolun hesabını da verebilmektir.

2024 adayları nasıl belirlendi?

Özel’in değişim iddiasının ilk büyük sınavı 2024 yerel seçim adaylarıydı.

Kurultay meydanında “ön seçim”, “örgütün iradesi”, “şeffaflık” denildi. Sonra takvim sıkışıklığı gerekçesiyle tam kapsamlı ön seçimden geri adım atıldı. Memnuniyet anketleri, örgüt yoklamaları, milletvekili ve Parti Meclisi değerlendirmeleriyle karma bir yöntem uygulandı.

Nihai karar yine merkezde ve Parti Meclisi’nde verildi.

İzmir’de bunun sancısı ağır yaşandı.

Tunç Soyer, anketlerin yöntem ve sonuçlarının şeffaf olmadığını, örgütün sesinin dinlenmediğini, aday belirlemenin siyasi ödüllendirme ve cezalandırmaya dönüştüğünü söyledi. Cemil Tugay’ın adaylığı, değişim cephesine verdiği destekle ilişkilendirildi. Çiğli, Karşıyaka, Karaburun, Çeşme ve başka ilçelerde “ithal aday” ve “ön seçim” tepkileri yükseldi.

Hatay’da Lütfü Savaş’ın adaylığı ise başlı başına bir yönetim sınavıydı. Depremzedelerin protestolarına, anket tartışmalarına ve kamuoyu tepkisine rağmen “alternatif geliştiremedik” denilerek Savaş’la devam edildi. Bu karar seçimde Hatay’ın kaybedilmesiyle sonuçlandı.

Ama aynı yönetim; Ankara’da Mansur Yavaş’la, İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’yla, Bursa’da Mustafa Bozbey’le, Balıkesir’de Ahmet Akın’la, Manisa’da Ferdi Zeyrek’le büyük başarı kazandı.

Dolayısıyla dürüst hüküm şudur: Sonuç başarılıdır, yöntem kusursuz değildir.

CHP’nin en büyük hastalığı da burada zaten. Başarı gelince yöntem sorgulanmıyor. Oysa yanlış yöntem bazen doğru sonuç verir; bu, yöntemi doğru yapmaz.

31 Mart başarısı kimin başarısıydı?

Özel cephesi, 31 Mart sonucunu doğal olarak kendi hanesine yazdı. Kılıçdaroğlu cephesi ise İstanbul ve Ankara’daki adayların kendi döneminde yetiştiğini, ekonomik krizin ve emekli tepkisinin iktidarı gerilettiğini söyledi.

İki taraf da gerçeğin yalnız kendine yarayan yarısını anlatıyor.

Özel yönetimi; ittifak ortakları dağılmışken, İYİ Parti ayrı aday çıkarmışken ve iktidarın bütün medya üstünlüğüne rağmen seçim kampanyasını başarıyla yönetti. Doğru adaylarda ısrar etti, yerel aktörlere alan açtı ve “Türkiye İttifakı” söylemiyle seçmen kümeleri arasında geçiş sağladı. Bunu küçümsemek haksızlık olur.

Ama ekonomik çöküş, emeklinin sandığa gitmemesi ya da iktidara tepki oyu vermesi, Yeniden Refah’ın AKP tabanından oy alması ve İmamoğlu–Yavaş gibi zaten güçlü yerel markaların varlığı da sonucun belirleyici parçalarıydı.

31 Mart ne yalnız Özel’in kişisel zaferiydi ne Kılıçdaroğlu mirasının otomatik sonucuydu. Halk, iktidara sarı kart gösterdi; CHP’ye de sınırsız tapu değil, şartlı bir kredi verdi.

Ne var ki Özgür Özel’li CHP yönetimi bu krediyi genel seçim zaferi sanıp kibirlendi. Belediyelerin başarısını ülke çapında üretim, istihdam, eğitim, güvenlik ve dış politika programına dönüştürmek yerine liderlik hesaplarına yatırdı.

“Normalleşme” mi, iktidara nefes mi?

31 Mart’ın hemen ardından Özel, Erdoğan’la görüşme kanalı açtı. Emekliler, Gezi tutukluları, kayyumlar, anayasa ve yargı sorunları gibi başlıkların konuşulduğunu açıkladı. “Hem müzakere hem mücadele” dedi.

Bu, demokratik siyasette prensip olarak yanlış değildi. Rakibinizle konuşmak teslim olmak değildir. Devletin ve toplumun sorunları için siyasi partilerin birbirleriyle görüşmesi gerekir.

Ancak görüşmenin sonucunu ölçmek gerekir. Emeklinin maaşı mı düzeldi? Yargı bağımsızlaştı mı? Kayyum düzeni mi sona erdi? Meclis yeniden güç mü kazandı? Basın özgürleşti mi?

Hayır.

Kılıçdaroğlu’nun “Sarayla müzakere edilmez, mücadele edilir” sözü tabanda bu nedenle karşılık buldu. Fakat onun döneminde de Erdoğan’la ve devlet yöneticileriyle gerekli görüldüğünde görüşüldüğünü unutmayalım. Mesele görüşmek değil; görüşmeyi sonuç üretmeyen bir fotoğraf diplomasisine çevirmektir.

Özel’in normalleşme hamlesi başlangıçta toplumsal gerilimi düşürme fırsatıydı. Somut kazanım üretemeyince iktidara 31 Mart yenilgisinden sonra toparlanma alanı açtığı eleştirisine dönüştü. 2025’te İmamoğlu’nun tutuklanması ve CHP’li belediyelere operasyonların yoğunlaşmasıyla zaten bu dönem fiilen kapandı.

İki lider arasındaki güvensizliğin bir katmanı da budur: Kılıçdaroğlu, Özel’i Erdoğan’ın kurduğu zemine girmekle suçladı; Özel ise Kılıçdaroğlu’nun sürekli kavga üreten eski siyaseti temsil ettiğini düşündü.

Veli Ağbaba hakkındaki iddialar

Veli Ağbaba, Özel’in en yakın siyasi yol arkadaşlarından biri ve kurultay sürecinin etkili isimlerinden. Hakkındaki iddialar iki ayrı alanda yoğunlaşıyor.

Birincisi, 38. Kurultay’da delegelere menfaat sağlandığı ve pazarlık yapıldığı iddiaları. İkincisi, 2024 Antalya Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı sürecinde Muhittin Böcek’in yeniden aday gösterilmesi karşılığında 1 milyon avro istendiği iddiası.

Gökhan Böcek, paranın Veli Ağbaba’ya ulaştırılmak üzere istendiğini ileri sürdü. Muhittin Böcek ise doğrudan görgüye dayalı bilgisinin bulunmadığını söyledi. Ağbaba suçlamaları kesin bir dille reddetti. Özgür Özel ve Ağbaba hakkındaki soruşturma dosyaları, yetkisizlik kararlarıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

Bugün itibarıyla ortada Ağbaba hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet yoktur. İddia vardır, soruşturma vardır, karşılıklı ve çelişkili beyanlar vardır. Bunları kesin gerçek diye yazmak gazetecilik değil, infaz memurluğudur.

Fakat “hakkımızda karar yok” deyip siyasi açıklama sorumluluğundan kaçmak da olmaz. Bir milyon avro gibi ağır bir iddia karşısında yalnızca “iftira” demek yetmez. Telefon trafiği, görüşme takvimi, parti finansmanı ve adaylık değerlendirmesinin nasıl yapıldığı belgeleriyle ortaya konmalıdır.

Temiz siyaset, savcının kapıya gelmesini beklemeden hesap vermektir.

Nepotizm: Başkasında haram, bizde küçük hata mı?

Özel, 2024 yerel seçimlerinden sonra Bursa, Balıkesir, Kırşehir ve Yüreğir’de gündeme gelen akraba atamalarını geri aldırdığını açıkladı. “Bu tip işler CHP’ye duyulan güveni kökten sarsar” dedi. Doğru söyledi.

Fakat mesele birkaç atamayı geri almakla bitmez. Belediye meclis listelerinden şirket yönetimlerine, danışmanlıklardan kadrolara kadar aynı siyasi ailelerin, aynı dar çevrelerin, aynı “bizim çocukların” dolaştığı bir sistem varsa bunun adı küçük hata değil, parti düzenine dönüşmüş nepotizmdir.

AKP’nin yıllardır yaptığı kayırmacılığı örnek gösterip CHP’deki kayırmacılığı küçültemezsiniz. Hırsızın büyüğü küçüğün mazereti değildir.

CHP “biz daha az yapıyoruz” diye değil, “biz yapmıyoruz” diyebildiği gün iktidar ahlakı iddiasında bulunabilir.

İç savaşı kim başlattı?

Sorunun tek isimlik cevabı yok.

Bu savaşı, 2023 yenilgisinden sonra koltuğu takvimli biçimde devretmeyen Kemal Kılıçdaroğlu başlattı.

Bu savaşı, yıllarca parçası olduğu düzeni bir gecede “eski” ilan edip bütün krediyi “değişim” kelimesine yazan Özgür Özel büyüttü.

Bu savaşın beyni, şahsi hırslarını dizginleyemeyen ve CHP kimliğiyle ne kadar örtüştüğü şüpheli olan Ekrem İmamoğlu’dur!

Bu savaşı, belediye gücünü parti içi iktidarın ana motoruna çevirenler sertleştirdi.

Bu savaşı, kendilerine yöneltilen her soruya “AKP operasyonu” diyerek cevap verenler zehirledi.

Bu savaşı, mahkeme kararıyla parti koltuğuna dönmeyi siyasi çözüm sanan Kılıçdaroğlu derinleştirdi.

Bu savaşı, eski genel başkanla görüşmenin yollarını tüketmeden ayrılığı kesinleştiren ve sonunda yeni parti kuran Özel cephesi geri dönülmez hale getirdi.

AKP bu çatlağı kullandı mı? Elbette kullandı. Erdoğan’ın en güçlü rakiplerinin bölünmesi kimin işine yarar? Bunun için siyaset bilimi doktorasına gerek yok.

Ancak bütün sorumluluğu AKP’ye yüklemek de CHP’lilerin kendi kusurlarına çıkardığı aftır.

Davaları açanlar arasında eski CHP’liler ve eski delegeler var. İddiaların malzemesi parti içinden çıktı. İktidar o malzemeyi büyütmüş, yönlendirmiş ya da siyasi fırsata çevirmiş olabilir; ama CHP kendi evini şeffaf tutmadıkça dışarıdan gelen her müdahaleye kapı aralar.

Erdoğan, Kasım 2024’ten itibaren 38. Kurultay için “şaibeli” ifadesini kullandı; 1 Şubat 2025’te Kılıçdaroğlu’nun “şaibeli bir kurultayla tehcir edildiğini” söyledi. Kılıçdaroğlu da birkaç gün sonra Özel yönetiminin bu sözlere neden cevap vermediğini sordu ve “sükût ikrardan gelir” uyarısı yaptı. Özel ise Erdoğan’ın CHP’yi “septik çukuruna” çekmeye çalıştığını, ortada tanık ve delil bulunmadığını savundu.

Bu söylem zinciri önemlidir.

Ocak 2024’te açılmış olan soruşturmanın varlığı, Erdoğan’ın sözlerinin ardından Şubat 2025’te geniş kamuoyuna duyuruldu. Bu zamanlama, Özel cephesinin siyasi operasyon iddiasını güçlendirdi. Erdoğan ise Eylül 2025’te “Yargı burada tek amir, AK Parti olarak davanın hiçbir yerinde yokuz; şikâyet edenler de yargılananlar da CHP’nin koridorlarında dolaşıyor” dedi.

İki gerçek aynı anda doğru olabilir: Şikâyetçiler CHP kökenli olabilir ve iktidar bu dosyayı siyasi fırsata dönüştürebilir. Siyasette en tehlikeli yalan, gerçeğin yalnız işine gelen yarısını söylemektir.

“Dış güçler yaptı” iddiasına gelince…

Belge nerede? Para izi nerede? Talimat nerede? İstihbarat bağlantısı nerede?

Kanıt yoksa “dış güçler” siyasi tartışmanın muskasıdır. Boyna asılır, akıl devreden çıkarılır.

Türkiye’de nedense her başarısızlığın altında CIA, her beceriksizliğin arkasında Mossad, her koltuk kavgasının içinde MI6 aranırsa, bizim siyasetçilerin hiçbir kabahati kalmaz!

Neden iki lider oturup konuşamadı?

Aslında zaman zaman görüştüler. Özel, 2024’te Erdoğan’la yaptığı görüşmenin ayrıntılarını Kılıçdaroğlu’na aktardı. Mutlak butlan kararından sonra da telefonla konuştular; Kılıçdaroğlu “uygun zamanda kurultay”, Özel ise “en kısa zamanda kurultay” dedi.

Sorun telefonun hiç çalmaması değil, güvenin çoktan ölmesiydi.

Kılıçdaroğlu, Özel’i kendisini hançerleyen ekibin vitrini olarak gördü. Özel cephesi ise Kılıçdaroğlu’nu, seçmen iradesini mahkeme eliyle geri alan ve partiyi teslim eden isim saydı. Aralarında hakemlik yapabilecek ortak akıl mekanizması kurulmadı. Eski genel başkanlık kurumu, danışma konseyi, bağımsız etik kurulu ve bağlayıcı kurultay takvimi devreye sokulmadı.

İki yetişkin siyasetçi, Atatürk’ün partisinin geleceğini kişisel kırgınlıklarının önüne koyamadı.

Acı gerçek budur.

Türkiye’de muhalefet, neden halka gerçek bir seçenek olamıyor?

CHP kavgasının ötesinde daha büyük bir sorun var: Türkiye’de iktidarın karşısında gerçekçi, üretken, samimi ve sürekli halkın yanında duran bir muhalefet boşluğu.

Muhalefet partileri seçimden seçime emekliyi hatırlıyor. Pazara seçim yaklaşınca gidiyor, çiftçinin traktörüne kamera önünde biniyor, sanayi esnafının elini sıktıktan sonra Ankara’daki klimalı odalara dönüyor. İşçinin grev çadırında bir fotoğraf, öğrencinin yurdunda bir video, deprem bölgesinde birkaç sert cümle…

Sonra?

Halk yine yalnız.

Muhalefet yalnız eleştiri değildir. “Bunlar gitsin” cümlesi hükümet programı değildir. Gerçek muhalefet, vatandaşın önüne rakamı, kaynağı, takvimi ve kadrosu belli bir alternatif koyar.

Emekliye “maaşını artıracağız” demek kolaydır. Hangi vergi düzeniyle, hangi bütçe tercihiyle, kayıt dışı ekonomiyle nasıl mücadele ederek artıracaksınız? Asgari ücreti yükseltmek yetmez; küçük işletmenin prim ve finansman yükünü nasıl taşıyacaksınız? Çiftçiye destek sözü vermek kolaydır; mazot, gübre, tohum, sulama, kooperatif, ürün planlaması ve alım garantisini hangi bütünlük içinde kuracaksınız?

Türkiye’nin muhalefeti çoğu zaman doğru soruyu bağırıyor ama uygulanabilir cevabı halka indiremiyor.

CHP’nin gölge bakanlıkları, ekonomi masaları, tarım raporları ve Meclis önergeleri oldu. Hakkını teslim edelim: Emekli aylığı, asgari ücret, çiftçi borçları, eğitim ve sosyal politikalar konusunda çok sayıda çalışma üretildi. Fakat bunlar genel başkanın günlük polemiği kadar görünür kılınmadı. Rapor hazırlandı, basın açıklaması yapıldı, internet sitesine konuldu ve unutuldu.

Çünkü Türkiye’de muhalefet de lider merkezli siyasetin esiri.

İktidarı “tek adamlıkla” suçlarken kendi partilerinde ilçe başkanından milletvekiline kadar herkes genel başkanın iki dudağına bakıyor. Ön seçimden korkan, parti içi eleştiriyi ihanet sayan, belediye kaynaklarını örgüt sadakati üretmekte kullanan bir yapı ülkeye çoğulcu demokrasi vaat edebilir mi?

Bir başka sorun sınıfsal ve kültürel mesafe. Muhalefetin dili kimi zaman yoksulu savunuyor ama yoksulun hayatını tanımıyor. Pazardaki fiyatı biliyor, veresiye defterindeki utancı bilmiyor. İşsiz gencin istatistiğini okuyor, eve eli boş dönmenin ağırlığını hissetmiyor. Anadolu’nun muhafazakâr seçmenine yukarıdan bakıldığı duygusu tam olarak kırılamıyor; kentli, eğitimli seçmenin kaygıları da birkaç sloganla geçiştiriliyor.

İktidar, sosyal yardım ağını siyasi bağlılık üreten bir ilişkiye çevirdi. Muhalefet ise bunun karşısına kalıcı bir sosyal devlet modeli koymak yerine çoğu zaman belediye yardımlarını vitrin olarak sundu. Oysa vatandaş sadaka değil, hak istiyor; paket değil, düzenli gelir; torpil değil, iş; seçim otobüsü değil, güvenilir kurum istiyor.

Gerçekçi muhalefetin dört ayağı olmalı:

Bir: Üretim. Sanayi, tarım, teknoloji, enerji ve bölgesel kalkınma için birbirini tamamlayan bir plan. Yalnız “fabrika açacağız” değil; hangi ürünü nerede, hangi finansman ve pazarla üreteceğinin hesabı.

İki: Adaletli paylaşım. Vergiyi maaşlıdan ve tüketiciden değil, ranttan, ayrıcalıktan ve gerçek kazançtan alan bir sistem. Emekliyi bütçenin yükü değil, yıllarca prim ödemiş yurttaş olarak gören anlayış.

Üç: Liyakat ve hukuk. Kendi belediyesinde yeğenini müdür yapanın Ankara’da liyakat nutku atmaması. Yolsuzluk iddiası geldiğinde yalnız karşı tarafı suçlamayıp kendi defterini de açması.

Dört: Süreklilik. Seçim yokken de köyde, fabrikada, pazarda, üniversitede ve deprem bölgesinde olmak. Halkı yalnız oy veren kalabalık değil, karar ortağı saymak.

Bir de samimiyet meselesi var. Seçmen kusursuz değildir ama aptal da değildir. Dün Kılıçdaroğlu’nun yanında saf tutup bugün onu tarihin en büyük kötülüğü ilan edeni de görür. Dün Özel’i alkışlayıp mahkeme kararı çıkınca “zaten şaibeliydi” diyenleri de kaydeder. Belediyeden ihale bekleyen sözde gazeteciyi, parti kadrosu bekleyen sözde aydını, danışmanlık peşindeki akademisyeni de tanır.

Muhalefetin ahlaki üstünlüğü söylemle değil, davranışla kurulur.

Türkiye’de güçlü iktidarın karşısında zayıf muhalefet yok yalnızca; zaman zaman iktidarın siyaset yapma biçimini taklit eden bir muhalefet var. Kendi küçük saraylarını kuranlar, büyük sarayı yıkamaz.

Muhalefet baskı altında mı? Evet; bu her hatayı mazur gösterir mi? Hayır

Türkiye’de muhalefetin hareket alanı eşit değil. Medyanın büyük bölümü iktidarın etkisinde. Cumhurbaşkanlığı sistemi Meclis’i zayıflattı. Kamu kaynakları, bürokrasi ve iletişim gücü iktidar lehine kullanılıyor. Belediye başkanlarına yönelik davalar, gözaltılar ve görevden uzaklaştırmalar siyasi rekabetin adaleti konusunda ciddi kaygılar yaratıyor. Avrupa Birliği’nin Türkiye raporlarında da muhalefetin Meclis gündemini etkileme kapasitesinin sınırlı, yürütme üzerindeki denetimin zayıf olduğu belirtiliyor.

Bunları görmezden gelemeyiz.

Ama baskı altında olmak, kötü aday belirlemeyi meşru kılmaz. Medya ambargosu, akraba atamasının bahanesi değildir. Yargının siyasallaştığı kaygısı, parti içi demokrasiyi askıya alma ruhsatı vermez. İktidarın haksızlığı muhalefetin beceriksizliğini başarıya dönüştürmez.

Muhalefet iki işi aynı anda yapmak zorunda: İktidarın adaletsiz düzeniyle mücadele etmek ve kendi evini temiz tutmak.

Birini yapıp ötekini ihmal eden, halka güven veremez.

Bundan sonra ne olur?

Birinci ihtimal: Yargıtay, mutlak butlan kararını onar. Bu durumda Kılıçdaroğlu yönetiminin hukuki konumu güçlenir; fakat siyasi meşruiyet tartışması bitmez. CHP’nin bölünmesi kalıcılaşır.

İkinci ihtimal: Yargıtay kararı bozar. Bu, Özel cephesine önemli bir hukuki ve siyasi koz verir. Ama artık YENİ Parti kurulmuştur; kırılan güven ve kopan örgüt bir mahkeme kararıyla eski haline dönmez.

Üçüncü ihtimal: 16 Eylül’deki ceza davası ve devam eden soruşturmalar yeni somut deliller üretir. O zaman tartışma “siyasi operasyon” sınırını aşar ve kişisel ceza sorumluluklarına döner. Tersi olur, iddialar somutlaştırılamazsa kurultay dosyalarının siyasi amaçla kullanıldığı görüşü güçlenir.

Dördüncü ve en tehlikeli ihtimal: CHP ile YENİ Parti birbirini tüketirken AKP, kendi ekonomik ve yönetsel başarısızlıklarını unutturur. Muhalefetin enerjisi emekliye, işsize, çiftçiye, gençlere ve hukuksuzluğa değil; birbirine küfretmeye harcanır.

O zaman “Kim kazandı?” sorusunun cevabı ne Özgür Özel olur ne Kemal Kılıçdaroğlu.

Kazanan, yine iktidar olur.

Yazarın notu:

Ben ne “Özgürcü”yüm ne “Kemalci”.

Ben, CHP’nin Atatürk’ün kurduğu halkçı, devrimci, devlet aklına sahip, milliyetçi, laik, kuvva-i milliye inançlı, temiz ve hesap verebilir bir parti olmasını isteyenlerdenim.

Kılıçdaroğlu’nun geçmişteki çalışmaları, bugün mahkeme kararıyla koltuğa dönmesini sorgulamamı engellemez.

Özgür Özel’in 31 Mart başarısı ve baskılar karşısındaki direnci, kurultay ve aday belirleme süreçlerindeki soruları sormamı yasaklamaz. Çünkü Özgür Özel, CHP tarihinde, en nepotik, iktidar geleneklerine farkında olmadan benzeyen, kadrosunun CHP ruhunda olup olmadığı kuşkulu, cehalete ve kibre yakın yöntemleri olan bir genel başkanlık yaptı. Tek başına İzmir il Başkanını tercihi dahi, Özgür Özel’in halka dönük demokratlığını baştan aşağı sorgulatır aslında.

Veli Ağbaba hakkındaki iddiaların kanıtlanmamış olması, şeffaf açıklama istemekten vazgeçmemi gerektirmez. Çünkü Veli Ağbaba, kendi kentindeki siyasi basiretsizliğini, CHP’nin İzmir gibi güçlü olduğu kentlerde, kent kimliklerini hiçe sayan kadrolaşmasını asa affetmem bir İzmirli olarak. Veli Ağbaba’nın baskılarına boyun eğene de asla saygı göstermem, demokrat olduğuna asla inanmam!

AKP’nin yargıyı siyasal rekabette kullandığına ilişkin ciddi kaygılar, CHP’nin kendi içindeki kirleri halının altına süpürmesine ruhsat vermez.

Parti sevgisi, lidere biat değildir.

Gerçek vefa, yanlış yapan dostun omzuna dokunup “Dur!” diyebilmektir.

CHP bugün bir butlan davasından daha büyük bir davayla karşı karşıya: Vicdan davası.

Mahkemenin kararını Yargıtay verecek.

Ama CHP’nin hükmünü seçmen verecek.

Ve seçmen, kendisini aptal yerine koyanları sandıkta affetmez.

Özgür Özel’in de Kemal Kılıçdaroğlu’nun da ve özellikle İstanbul Belediye Başkan ı ilken hem partisinin hem de başka kentlerin işlerine burnunu sokan Ekrem İmamoğlu adlı şahsın da millete özeleştiri vermesi tarih açısından zorunluluktur. 

Araştırma Kaynaklarım: 

1. Anadolu Ajansı, “Özgür Özel CHP’nin yeni genel başkanı oldu”, 5 Kasım 2023  

2. CHP, Özgür Özel’in 38. Olağan Kurultay konuşması, 4 Kasım 2023 

3. Bianet, “CHP Kurultay Davası’nın geçmişi”, 21–22 Mayıs 2026

4. Anadolu Ajansı, Ankara BAM 36. Hukuk Dairesinin 21 Mayıs 2026 tarihli kararına ilişkin haber 

5. Anadolu Ajansı, “Delege iradesi fesada uğratıldı” gerekçesi

6. Anadolu Ajansı, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin ön incelemesi, 26 Temmuz 2026

7. Lexpera Blog, kurultay iptali ve tedbir kararının usul hukuku yönünden değerlendirilmesi, 6 Haziran 2026

8. Anadolu Ajansı, 12 şüpheli hakkındaki iddianamenin kabulü, 3 Haziran 2025

9. DHA, kurultay ceza davasının 16 Eylül 2026’ya ertelenmesi, 1 Temmuz 2026

10. İlke TV, Adem Soytekin’in 1 Temmuz 2026 tarihli tanık anlatımı

11. CHP, “Kurultay davası sonuç odaklı değil süreç odaklıydı” açıklaması

12. Yüksek Seçim Kurulu, 31 Mart 2024 Mahalli İdareler Seçimleri

13. VOA Türkçe, CHP’de önseçim ve zamanlama tartışması, 14 Kasım 2023

14. Medyascope, CHP’nin aday belirleme için memnuniyet anketleri, 28 Kasım 2023

15. VOA Türkçe, İzmir adayları tartışması ve Tunç Soyer’in açıklamaları, 30 Ocak 2024

16. Bianet, Özgür Özel’in Lütfü Savaş açıklaması, 16 Şubat 2024: 

17. Medyascope, Özgür Özel ve Veli Ağbaba hakkındaki soruşturmalar, 4 Haziran 2026:

18. BirGün, Özgür Özel’in belediyelerdeki akraba atamalarına ilişkin açıklaması, 9 Mayıs 2024

19. Reuters, CHP’de ayrışma ve YENİ Parti’nin kuruluşu, 24 Temmuz 2026

20. Associated Press, Özgür Özel ve 90 milletvekilinin YENİ Parti’yi kurması, 24 Temmuz 2026

21. Bianet, Özgür Özel’in genel başkan adaylığı ve tutum belgesi, 15 Eylül 2023

22. Euronews Türkçe, Ekrem İmamoğlu ve CHP yöneticilerinin sızdırılan çevrim içi toplantısı, 19 Temmuz 2023

23. Gazete Duvar, 38. Kurultay’daki “hançer” tartışması ve oylamalar, 4–5 Kasım 2023

24. Bianet, Özel’in “hem müzakere hem mücadele” açıklaması, 25 Nisan 2024

25. Habertürk, Özel’in Erdoğan görüşmesi sonrasında Kılıçdaroğlu’na verdiği bilgi, 4 Mayıs 2024

26. Euronews Türkçe, 24 Ekim 2025 tarihli ilk derece kararı ve dava kronolojisi

27. CHP, kongre ve kurultay süreçlerine yönelik yargı raporu, Ocak 2026

28. Avrupa Komisyonu, 2024 Türkiye Raporu

29. TEPAV, “Türkiye’de Toplumsal Güven Sorunu”, 2025

30. Birikim, CHP’nin yenilenen programının iktidar alternatifi olma kapasitesine ilişkin değerlendirme, 14 Aralık 2025

31. Euronews Türkçe, Erdoğan’ın “şaibeli kurultay” sözleri ve soruşturmanın kamuoyuna yansıması, 10 Şubat 2025

32. Gazete Duvar, Özel’in kurultay soruşturmasına ve Erdoğan’ın söylemine cevabı, 16 Şubat 2025

33. T24, Erdoğan’ın kurultay davasına ilişkin “AK Parti davanın hiçbir yerinde yok” açıklaması, 16 Eylül 2025

28 Temmuz 2026 Salı

“MAHALLE YANARKEN SAÇINI TARAYANLAR”

 

-OKUMA BİLEN, AT GÖZLÜĞÜ TAKMAMIŞ YURTTAŞLAR İÇİNDİR BU YAZI- 

-Yeter Artık-

Türkiye yanıyor…

Sıcaktan değil yalnızca.

Yoksulluktan, adaletsizlikten, liyakatsizlikten, umutsuzluktan, vefasızlıktan, merhametsizlikten, vicdansızlıktan, yalandan, talandan; gördüğü hâlde susanlardan, konuştuğunda hakikati değil sahibinin siparişini anlatanlardan yanıyor.

Ama “mahalle yanarken” bazıları hâlâ aynanın karşısında “saçını tarıyor”! Kendinden başka kimseyi düşünmüyor!

Kimi iktidarını korumanın, kimi koltuğunu kurtarmanın, kimi yeni kurulacak partide yer kapmanın derdinde…

Gazeteler, televizyonlar ve haber sitelerinde varsa yoksa Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu ve Yeni Parti…

Kim kalacak, kim geçecek?

Hangi milletvekili bavulunu hazırladı?

Hangi belediye başkanı yeni genel merkezin kapısını aşındırıyor?

İşe yarayıp yaramadığı kendi mahallesinde bile tartışılan hangi meclis üyesi kendine yeni sandalye arıyor?

Memleketin yangınına su taşıyan yok ama siyasi kuaför salonunda tarak çok!

Bir dönüp sorsanıza:

Bu yaz sıcağında emekliler nasıl yaşıyor?  “Yaşıyor” dedimse lafın gelişi…

Klimasını çalıştıramayan, elektrik faturasından korktuğu için vantilatörün karşısında bile suçluluk duyan, pazara akşam gidip çürüğe ayrılmış domatesi seçen, torununa harçlık veremediği için telefonlara çıkmayan milyonlar ne yapıyor?

Emekli artık tatil hayali kurmuyor. Serin bir odada uyuyabilmeyi, hastaneden sıra alabilmeyi, eczanede “bunun daha ucuzu yok mu?” demeden ilacını alabilmeyi hayal ediyor.

Bir ülkenin emeklisi yaşamıyor da hayatta kalmaya uğraşıyorsa orada yalnız ekonomi değil, vicdan da iflas etmiştir.

Ama televizyonu açıyorsunuz:

“Kim Yeni Parti’ye geçecek?”

Geçsin!

Hatta yıllardır halka faydası dokunmamış bütün kifayetsiz siyasi muhterisler aynı yere geçsinler de millet, kimlerin hangi tarafta olduğunu bir defada görsün!

Asayiş ne âlemde?

Resmî rakamlar suçların azaldığını söyleyebilir. Güvenlik güçlerinin emeğini de inkâr etmeyelim.

Fakat vatandaş kendini güvende hissediyor mu?

Uyuşturucu ağına düşen çocuklar, silahlı hesaplaşmalar, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik suçlar, sokak çeteleri, trafikte bir bakış yüzünden çıkan kavgalar ne olacak?

İstatistik başka şeydir, insanın gece evine dönerken duyduğu korku başka…

Güvenlik yalnız suçluyu yakalamak değildir. Suçu besleyen yoksulluğu, cehaleti, umutsuzluğu ve sosyal çürümeyi önlemektir.

Gençlerin önüne gelecek koyamazsanız, sokak onların önüne türlü tuzak koyar.

Eylül yaklaşıyor.

Takvim belli de eğitim belli mi?

Velinin çocuğuna çanta, kırtasiye, forma ve beslenme hazırlayıp hazırlayamayacağı belli mi?

Öğretmen ne kadar özgür? Okul ne kadar güvenli? Çocuk ne kadar iyi besleniyor?

Eğitim, Cumhuriyet’in hür ve sorgulayan yurttaşını mı yetiştiriyor; yoksa sınavdan sınava sürüklenen, ezberleyen, susan ve itaat eden nesiller mi üretiyor?

Çocuk okula aç gidiyorsa hangi “yüzyıl”dan söz ediyorsunuz?

Üniversite mezunu genç de başka bir çıkmazda…

Diploması duvarda, umudu pasaport kuyruğunda!

Kaç mühendis kuryelik yapıyor? Kaç öğretmen atanmayı bekliyor? Kaç genç, “bir sınava daha gireyim” diyerek ömrünü bekleme odasında tüketiyor?

Torpili, siyasi bağlantısı ya da cemaat desteği olan öne geçerken liyakatli genç kendi ülkesinde fazlalık gibi hissediyor.

Siyasetin gence sunduğu gelecek, gençlik kollarında bayrak sallamak ve bir büyüğün gözüne girmek olmamalıdır.

Market rafları ve pazar tezgâhları ekonomik suç mahalli gibi…

Üreticiden üç liraya çıkan ürünün tüketiciye otuz liraya ulaştığı düzeni “serbest piyasa” diye anlatamazsınız.

Bu, serbestlik değil sahipsizliktir, fırsatçılıktır, düpedüz ahlaksızlıktır!

Mesele yalnız pahalı gıda da değil.

Taklit, tağşiş, hileli ürün, bozuk mal, denetimsizlik ve ölçüsüz kâr hırsı…

Vatandaş parasını verirken soyuluyor, yediği üründe sağlığından oluyor. Buna yalnız “enflasyon” deyip geçemezsiniz.

Bu da apaçık gıda terörüdür!

Hırsızlık yalnız insanın cebinden para almak değildir. Çocuğunun sütünden, emeklinin peynirinden, işçinin ekmeğinden çalmak da hırsızlıktır.

İzmir’e bakalım…

İzmir’de ne kadar haber sitesi, sözde “basın organı” varsa her saat “hangi belediye başkanı gidecek” başlıkları atıyor da pazarlarda satılan “kırık peynir ve yumurtalara” bakmıyor. 

Üstelik İzmir’in belediye başkanlarının gidecekleri yer de tabii ki, biat ettikleri “Özel-İmamoğlu Cemaatidir” vesselam…

Onların halkla, halkçılıkla zaten ilgileri yoktu ki iki yıldır!

Bu kentin çevreye ve bilime uygun katı atık planı nerede peki?

Çöp; iktidarla yerel yönetim arasındaki yetki kavgasına bırakılamaz.

Çöp ideolojik değildir.

Kokusu iktidarı da muhalifi de bulur!

Körfez ise bir meçhule gidiyor…

Arıtma kapasitesi, dip tarama, derelerin taşıdığı kirlilik, kaçak deşarjlar…

Herkes yetkisini anlatıyor, kimse sorumluluğu üstlenmiyor.

Biri “merkezî yönetim engelliyor” diyor, öteki “belediye görevini yapmıyor.”

Peki Körfez kimin? Balıkların mı sadece?

Körfez ölürken yetki tartışmak, yangın çıkmış evde tapunun kimde olduğunu sormaya benzer.

Dışarıda da ateş büyüyor.

Rusya-Ukrayna savaşı; Karadeniz’in güvenliğini, enerji hatlarını, ticareti ve Türkiye’nin NATO-Rusya dengesini doğrudan etkiliyor.

ABD-İran çekişmesi Irak’tan Suriye’ye, Hürmüz’den Doğu Akdeniz’e kadar enerji fiyatlarını, göç hareketlerini ve güvenlik dengelerini değiştirebilir.

İsrail yönetiminin Türkiye’ye yönelik hasmane söylemlerini ve bölgedeki hesaplarını küçümseyebilir miyiz?

Yunanistan’ın silahlanmasını, adalar üzerindeki faaliyetlerini, savunma anlaşmalarını ve Doğu Akdeniz’de kurduğu ilişkileri yalnız “komşuluk” masalıyla geçiştirebilir miyiz?

Savaş çığırtkanlığı yapmayacağız.  Ama barış istemek başka, gaflet içinde uyumak başkadır.  Diplomasi akıl, savunma ciddiyet, devlet yönetmek öngörü ister.

Bir de din üzerinden siyaset pazarlayanlar var…

Emevi Ebu Sufyan kafalı, emperyalizmin kullanışlı aparatı olmuş sözde dinci lobiler; tarikat ve cemaat ağaları siyasetin çevresinde dolaşmaya devam ediyor.

Dün devlete sızanlardan ders almayanların bugün başka yapılara göz kırpması, aynı felakete yeniden davetiye çıkarmaktır.

İnanç değerlidir.

Fakat dini ticaret, nüfuz, ihale, kadrolaşma ve oy toplama aracı yapanlar dindar değil; kutsalı kullanan tüccarlardır!

Tarikatların siyaseti, bürokrasiyi ve eğitimi yönlendirdiği yerde liyakat ölür.

Liyakatin öldüğü yerde devlet, yurttaşın devleti olmaktan çıkar; bağlılık gösterenlerin ganimet alanına dönüşür.

Bir tarafta üç maaş, beş makam, ihale, huzur hakkı ve yönetim kurulu üyelikleri…

Öte tarafta kirasını ödeyemeyen işçi, filesini dolduramayan emekli, atanamayan öğretmen, iş bulamayan mühendis…

Sonra “şükredin” diyorlar!

Siz önce paylaşmayı öğrenin de millet şükretmenin gereğini bilir diyen “muhalefet” aranıyor da nerede?

Ekonomik çöküşün yanında sosyal ve ahlaki çöküş de büyüyor. Yalan sıradanlaştı. Utanmak zayıflık, arsızlık meziyet, sadakat liyakat sayılıyor.

Bir makam uğruna dünün dostunu bugün satmak, listeye girebilmek için kırk yıllık arkadaşlığın üstünü çizmek marifet kabul ediliyor.

CHP’de yaşananlar da yalnız genel başkanlık ya da tabela kavgası değildir.

Yılların dostlukları, yol arkadaşlıkları ve ortak mücadeleleri bir meçhule kurban ediliyor.

Dün yan yana duranlar bugün birbirlerini hainlikle suçluyor.

Parti mi değişti, ilkeler mi?

Yoksa makamların yönü mü?

2023 milletvekili ve 2024 yerel seçimlerinde adaylar nasıl belirlendi?

Halk mı seçti? Üyeye mi soruldu? Ön seçim mi yapıldı?

Yoksa listeler genel merkezlerin dar odalarında, birkaç kişinin sadakat ve menfaat ölçüsüne göre mi hazırlandı?

Bugün “ben kiminle giderim?” hesabı yapanların çoğu halka değil, kendisini aday yapan iradeye borçlu hissediyor.

Asırlık krizin kaynağı budur!

Milletvekili millete değil genel başkana, belediye başkanı seçmene değil adaylık kalemine, meclis üyesi kente değil kendisini listeye yazana biat ederse demokrasinin yalnız sandığı kalır, ruhu ölür.

Şimdi belediye başkanları Yeni Parti’ye geçecekmiş…

Meclis üyeleri saf değiştirecekmiş…

İyi de bulundukları yerde ne yaptılar ki gidecekleri yerde ne yapacaklar? Durdukları kabahat zaten!

Bir kentin çöpünü çözemeyen, trafiğine akıl üretemeyen, yoksul mahallesini görmeyen, ilçesinin kimliğini Bizans baronlarına havale eden başkan, yeni rozet takınca devlet adamı mı olacak?

Rozet değişir.  Zihniyet değişmezse sonuç değişmez!

İktidar kendi ikbalini, muhalefet iç kavgasını, medya reytingini düşünüyor.

Halkın gerçek gündemi ise sahipsizlik…

Emekli sıcakta yanıyor.

Genç umutsuz.

Çocuk aç.

Öğretmen kaygılı.

Esnaf borçlu.

Kadın korkuyor.

Adalet aranıyor.

Körfez kirleniyor.

Çöp kokuyor.

Tarikatlar mevzi kazanıyor.

Dış politikada fırtınalar birikiyor.

Ama onlar hâlâ aynanın karşısındalar…

CHP’de mi kalsak?  Yeni Parti’ye mi geçsek?

Hangi koltuk daha rahat, hangi liste daha garanti?

Beyler, hanımlar…

Tarağı bırakın!

Aynadan başınızı kaldırın ve memlekete bakın. Çünkü bu yangın yalnız halkın evini yakmayacak.  Üzerinde kavga ettiğiniz koltukları, saklandığınız genel merkezleri, konuştuğunuz televizyon stüdyolarını ve saçınızı taradığınız o aynayı da kül edecek!

Halkın gerçek gündeminden kaçan siyaset, eninde sonunda halkın vicdanına yakalanır.

Vicdanın sandığı kurulduğunda ise ne saç kalır ne tarak…

Yalnızca kimin yangına su, kimin ateşe benzin taşıdığı hatırlanır.

15 Temmuz 2026 Çarşamba

15 TEMMUZ'A AÇILAN KARANLIK YOLLAR- 3

 

Geldik son bölüme. 

AKP iktidarıyla ve uluslararası, okyanus ötesi karanlık emperyalizmle inanılmaz güçlenen, sınav sorularını bile çalıp kendi yapısının “altın nesli” genişlesin diye kullanan, görünüşte “barış sever” ve “diyalogtan yana” ama uygulamada her türlü iftira, itibarsızlaştırma yöntemlerini dijital boyutlarda da kullanıp muhalifleri canlarından bezdiren, devletin mahrem ya da mahrem olmayan her yerine sızan bu eşi benzeri olmayan yapı, kendi sonunu da kendi hazırladı aslında. 

Fakat bu yazı burada bitse de, eğer devamı gelecekse 16 Temmuz 2016’dan sonra Türkiye ne oldu sorusuna yanıt ararım. 

Daha mı demokrat oldu, daha mı konforlu oldu, halk daha mı huzurlu yaşadı, milli birlik ve beraberlik ne düzeye geldi? 

Ben “ortaklığın bozulması” bahsinde noktayı koyayım, sorulara cevapları, televizyonlarınızı kapatarak sizler arayın. 

Yazımın üç bölümü de okuyanlara, cevap yazma zahmetini ve lütfunu gösterenlere kalbi teşekkürlerimi arz ediyorum. 

Yazımı yok sayanlara, burun kıvıranlara, “gereksiz” bulanlara ise sözüm olamaz… 

İşte onların çoğalmaması için yazdık bu yazıyı ve yazmaya devam edeceğim… 

Çünkü “kibirli bana neciler” arttıkça Türkiye, daha çok 12 Eylül ve 15 Temmuz yaşar!


ORTAKLIK NEDEN BOZULDU?

Ortaklık demokrasi anlaşmazlığı yüzünden bozulmadı.

Hukukun üstünlüğü tartışması yüzünden de bozulmadı.

Devleti kimin yöneteceği kavgası yüzünden bozuldu.

7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan ifadeye çağrılınca Erdoğan ilk kez yapılanmanın doğrudan kendi iktidar alanına girdiğini gördü.

Dershaneler meselesi geldi.

Atamalar meselesi geldi.

Emniyet ve yargının kontrolü meselesi geldi.

17–25 Aralık operasyonlarıyla kavga açık savaşa dönüştü.

Yolsuzluk iddiaları ciddi miydi?

Elbette ciddi biçimde soruşturulmalıydı.

Fakat Cemaatin polis ve yargı gücünü iktidarı köşeye sıkıştırmak için kullandığı iddiası da yabana atılacak değildi.

Bir kez daha iki gerçek aynı anda karşımızdaydı:

Yolsuzluk iddiaları, soruşturmayı Cemaat yürüttü diye kendiliğinden yalan olmaz. Cemaatin o iddiaları örgütsel iktidar kavgası için kullanmış olması da yolsuzluğu meşru kılmaz.

Türkiye ise iki kutba sıkıştırıldı:

Ya hükümetin bütün yaptıklarını savunacaktınız ya Cemaatin operasyonlarını.

Hukuku savunan yine yalnız kaldı.

Şubat 2012’den Temmuz 2016’ya öyle olaylar yaşandı ki… 

Ama iktidar sonunda on yıl “yağan yağmurda bile beraber yürüdüklerinin” gerçek niyetlerini anladı. Hatta Silahlı Kuvvetler içinde kendi imzalarıyla kendilerine karşı oluşturulan “silahlı yapıyı da” çözdü.

Ağustos 2026’da “kökten temizlik kararı” aldı ama vakit çok geçmişti!

İktidar için tek yol şimdi tarihi baştan yazmaktan geçiyordu!


15 TEMMUZ 2016: 

DEVLETE YERLEŞENİN "DEVLETE" SALDIRISI

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, yıllardır göz göre göre büyütülen yapının ulaştığı son aşamayla karşılaştı.

Meclis bombalandı.

Emniyet binaları vuruldu.

Köprüler tutuldu.

Askerler ve siviller öldürüldü.

Genelkurmay Başkanı rehin alındı.

Cumhurbaşkanına yönelik operasyon yapıldı.

Türk mahkemeleri, darbenin merkezinde Gülen yapılanmasının TSK içindeki mahrem örgütlenmesinin bulunduğuna hükmetti.

Çok sayıda itiraf, haberleşme kaydı, sivil imam ilişkisi ve örgütsel bağ ortaya çıktı.

Gülen ise darbe emrini verdiğini reddetti.

Gülen’in şahsen hangi emri, kime ve nasıl verdiğinin bütün yönleriyle bağımsız ve uluslararası bir yargılama sürecinde sınandığını söylemek mümkün değildir. Ancak yapının askerî kadrolarının darbedeki belirleyici rolünü yok saymak da tarihsel ve yargısal olgularla bağdaşmaz.

15 Temmuz’dan sonra iktidar şu kolay cümleye sığındı:

“Bizi kandırdılar.”

Ama, Hanefi Avcı uyarmıştı.

Ama, Ahmet Şık uyarmıştı.

Yıllarca cezaevinde yatan askerler uyarmıştı.

İzmir uyarmıştı.

Devlet raporları uyarmıştı.

SONRA BU DEFA DA 

TOPLU CEZA DÖNEMİ BAŞLADI

15 Temmuz’un gerçek failleri yargılanmalıydı.

Darbeyi planlayan, emir veren, insan öldüren ve örgütsel hiyerarşi içinde hareket eden herkes hukuk önünde hesap vermeliydi.

Fakat devlet yine aynı hataya düştü.

Bireysel suç yerine toplu suçlama kolaylığına yöneldi.

Bir bankada hesabı olan, çocuğunu bir okula gönderen, bir gazeteye abone olan, bir sendikaya üye olan, bir dershanede çalışan, herkes aynı torbaya atılmaya başlandı.

Bu da hukuk değildir.

Bir örgütün devlete sızmış olması, o örgütle hayatının herhangi bir döneminde yasal ilişki kuran herkesin darbeci olduğu anlamına gelmezdi ki!

AİHM de ByLock ve yasal faaliyetlerden otomatik üyelik sonucu çıkarılmasına karşı bu yüzden sistemik hukuk sorunu tespit etti.

Darbeyle mücadele adı altında hukuku çiğnerseniz, darbecilerin yaptığı şeyin başka bir türünü yaparsınız: Devleti hukuk dışına çıkarırsınız.

10 YIL SONRA “15 Temmuz”?

10 Yıl sonra 15 Temmuz cevapsız binlerce soru anlamına geliyor. Meclis soruşturmasında ifade vermekten imtina edenler, “o gece” nerede nelerin yaşandığını tam olarak bilmemek, Gülen yapısının yerine neden başka “yapıların” ikame edildiğini sorgulayamamak ve 15 Temmuz’un neden demokrasiye daha fazla sahip çıkma zorunluluğumuzu yaratmadı, bilmemek? Ergenekon için yapılan Silivri’nin, onu gerçekte yaptıranların ikametgahı olması bile bir tuhaf rastlantı mı acaba? 

Türkiye tarihinde cevapsız ama “üretilen cevaplarla” açıklanmaya çalışılan “resmi tarih salapuryasının” bir başlığı oldu 15 Temmuz 2016. 

Belki 100. Yılında hatırlayacak bir genç, işin peşine düşecek ve bizlerde kabirlerimizde olacağız! 

Ama son bir nokta var… Türkiye için Türkiye’ye özel!

ATATÜRK’Ü NEDEN UNUTTUK?

Bütün bu hikâyenin başlangıcında ve sonunda Atatürk vardı.

Daha doğrusu, Atatürk’ün neden “yok sayıldığı” vardır.

Atatürk, dini yok etmek istemedi. Dini, siyasetin ve tarikatların iktidar aracına dönüşmesinden kurtarmak istedi.

Devleti şeyhlerin, cemaatlerin ve kutsal yetki iddiasında bulunanların elinden çıkardı.

Eğitimi birleştirdi.

Akıl ve bilimi devlet düzeninin temeline koydu.

Tekke ve zaviyeleri kapattı.

Çünkü biliyordu: Bir ülkede yurttaşın bağlılığı anayasa ve hukuka değil, şeyhe ve cemaate yönelirse “iki devlet” doğar.

Biri görünen devlet.

Diğeri görünmeyen itaat biat devleti.

Biz ne yaptık?

Atatürk’ün bu uyarısını “eski Türkiye” diye küçümsedik.

Tarikatları sivil toplum sandık.

Cemaatleri eğitim gönüllüsü saydık.

Şeyhlerin okullar açmasını modernleşme zannettik.

Devlet kadrolarını liyakat yerine “bizden olanlara” dağıttık.

Her şey bir yana, Osmanlı’yı yıkan önemli faktörlerden birinin, İngiliz Anglikan aklının, Müslümanlara nasıl “yaklaştığını” unuttuk. 15 Temmuz’da ABD  ilişkili “asırlık İngiliz oyunu” olduğu su götürmez bence.

Öte yandan, CHP bile Atatürk’ü kimi zaman yaşayan bir siyasal program olarak savunmak yerine, poster ve anma günü seviyesine indirdi.

Atatürk’ün laikliğini halka anlatmak yerine savunmada kaldı. Atatürk’ün halkçılığını ekonomik programa dönüştürmedi. Atatürk’ün kamucu eğitim anlayışını yeniden kuramadı. Meydanı din tacirlerine, cemaatlere ve seçim hesapçılarına bıraktı.



BU HİKÂYENİN MASUMU AZDIR

Bu ülkede herkes geçmişinin yalnızca hoşuna giden bölümünü anlatıyor.

Merkez sağ siyasetçiler Gülen’e gösterdikleri sempatiyi unutturmak istiyor.

Ecevit’i sevenler, onun Gülen hakkındaki iyi niyetli fakat siyasi bakımdan ağır sonuçlar doğuran yaklaşımını konuşmak istemiyor.

Milliyetçiler, hareketin Türk dünyasındaki okullarına verilen desteği hatırlamak istemiyor.

Liberaller Ergenekon ve Balyoz dönemindeki alkışlarını unutmak istiyor.

AKP, Cemaatle yıllarca kurduğu ortaklığı yalnızca “kandırılma” sözüyle temizlemek istiyor.

CHP ise Atatürk’ün laik, kamucu ve devrimci programından ne kadar uzaklaştığıyla yüzleşmek istemiyor.

Herkes mağdur.

Kimse sorumlu değil!

Böyle tarih olmaz.

Dün “cemaat” denen yapının haince elde ettiği yerlere bugün başka “düzmece” ve “uzaktan kumandalı” sözde dinsel yapıların sızması önleniyor mu? 

Eğer “kandırılma” yanlışından “ders” almadıysa AKP, acaba “tekerrür” etme ihtimalini düşünmüyor mu?

Söylesem tesiri yok diye susacak mıyız?

Hayır.

Çünkü susarsak gönlümüz değil, tarih razı olmayacak.

***

Not: Elbette bu yazının devamı gelecek… 

Ömrümüz olursa, elimiz ayağımız ve aklımız tutarsa… 

Zira zaman acımazsızca akıyor…


Hasan Tahsin Kocabaş

İzmir, Temmuz 2026

CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI

  CHP • KURULTAY • BUTLAN • İÇ SAVAŞ CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI Özgürcü müsün, Kemalci misin? HASAN TAHSİN KOCABAŞ   İzmir,...