Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

6 Mayıs 2026 Çarşamba

İZMİR’İ ANLAMAMAKTA ISRAR

 


İzmir’i kazanamayanlar, genelde İzmir’i suçlar. 

Hatta çok partili hayata geçtiğimiz ilk günden beri, İzmir’i kazanmak için partiler, o an iktidardaki belediyeyi yerden yere vururlar. 

Bu gelenek gibi bir anlayış olmuş yani.

Adalet ve Kalkınma Partisi, yirmi yılı aşkın iktidarında bu ülkenin alışkanlıklarını, reflekslerini, hatta hafızasını dönüştürdü. 

Devletle kurulan ilişkiyi yeniden tarif etti. Ekonomiden eğitime, güvenlikten kültüre kadar her alanda “yeni bir düzen” kurduğunu iddia etti, ediyor.

Dikkatinizi çekerim ki 2002’de doğan bir çocuk bugün 24 yaşında. Olaylar, sonuçlar, tartışmalar ayrıca incelenebilir.

Ama aynı AK Parti, aynı süre boyunca İzmir’de bir “hikâye” yazamadı.

Bu artık bir seçim sonucu değil; bir zihniyet meselesi haline dönüştü.

İzmir, iddia edildiği gibi “CHP'nin kalesi” değildir oysa. Dün Demokrat Parti’ye de kapısını açtı, Adalet Partisi’ne de. Anavatan Partisi de bu şehirde karşılık buldu, Doğruyol Partisi de.

Bugün ise Cumhuriyet Halk Partisi ağırlığı var, evet. CHP'nin de İzmir'de 27 yıldır iktidarda oluşunun nedeni de AK Parti'nin İzmir'e bakışı, yaklaşımı ve doğru iletişim kuramamasıdır. 

Ama bu “ezeli ve ebedi” bir bağlılık değil; doğru iletişimi kuranın, İzmir’i hissedip söylemlerini o kimlik üzerine inşa edenin kazanabileceği bir denge. 

Çünkü İzmir, dayatmadan, “kibirden”, hele de “ayrımcı jargondan” hiç hoşlanmaz. Gerektiğinde kelle verir ama yine hayatına el uzattırmaz! Çünkü İzmir, sadece yerleşim yeri değil, onlarca bin yıllık, yüzlerce kültür ve medeniyetle harmanlanmış “kent kültürünün” kalbidir. İzmir, bağrına göçenleri de “ayırmaz” hemen “İzmirli” yapar! Yeter ki anlaşılsın!

Sorun şu: AK Parti İzmir’de hiçbir zaman “iletişim kurmadı”; sadece “anlatmaya” çalıştı. Sürekli "kendi konuştu" ama İzmir'i dinlemedi! 

Çalışıyor aslında ama sadece “sen ben bizim oğlan” mantığıyla. Ve her seçimde “kazanmaya” yaklaştığında, “İzmirli” olmayan “birilerinin” bir lafı, bir çuval inciri berbat etti.

İletişim dediğiniz şey sosyal medya postlarından ibaret değildir.

İletişim, Kemeraltı’nda bir esnafın gözünün içine bakabilmektir. Sadece "partili esnafın" çayını içerken konuşulanları İzmir, dikkate ve ciddiye almaz!

İletişim, vapurda yanınıza oturan vatandaşın şikâyetini dinleyebilmektir. Dinlerken hoşgörü, empati kurabilmektir ama o vatandaşın “siyasi anlayışı” ne yazık ki AK Partili siyasetçiyi hep “ilgilendirir”. Dedim ya, AK Parti’nin vekilleri falan hep “kendileri konuşsun” ister, hep “CHP’li belediyeyi eleştirir” ama anlamaya dinlemeye uğraşmaz. İletişim sıkıntısında mutlaka imdadına yetişen bir “parti gönüllüsü” vardır.

İletişim, size oy vermeyenin de sözünü ciddiye almaktır oysa!

Bugün İzmir’de devletin üst kademesinden yerel teşkilatlara kadar uzanan çizgide ciddi bir “mesafe siyaseti” var.

Vali, emniyet müdürü, bürokrat… Hepsi dijital olarak “erişilebilir”, ama fiziken yok.

Sokak yok, temas yok, nabız yok.

Bu boşluğu kim dolduruyor?

Cemil Tugay ve CHP’li belediyeler, eksikleri ve tartışmalarıyla birlikte en azından “görünürlük” üretiyor.

Ve siyaset, çoğu zaman algının gerçekliğe galip geldiği bir oyundur.

AK Parti cephesine bakalım.

AK Parti'nin İzmir'de dinamik, organize hareketinin gündemde bu kadar kalabilmesinin nedeni, CHP örgütlerinin "kifayetsiz" oluşlarındandır. İzmir'de her iki parti de şehir aidiyeti ve hafızasından yoksun ilerlemeye çalışıyor. AK Parti'nin örneğin belediyeleri böylesine organize hedef alması karşısında, CHP'nin örgüt ve aktörlerinin vurdumduymaz beceriksizlikleri tabii ki şimdilik, AK Parti'nin işine yarıyor. İzmirliler de temkinli takipte. 

Genç isimler sahada, evet.

Eyüp Kadir İnan zaman zaman sokağın dilini yakalamaya çalışıyor.

Ceyda Bölünmez Çankırı görünür olma çabasında.

Atilla Kaya ise diğerlerinden ayrışıyor; çünkü ayrım yapmadan konuşmaya çalışıyor.

Ama tablo bütün olarak ne söylüyor?

“Sen-ben-bizim oğlan” siyaseti hâlâ diri.

Bilal Saygılı gibi isimler örgüt yönetiyor olabilir ama şehirle temas kurmak başka bir şeydir.

İzmir’de siyaset yapmak, sadece parti içi denge kurmak değildir; İzmir’in ruhuyla temas etmektir.

Ve o ruh, ezber kabul etmez.

Bugün gelinen noktada ilginç bir çelişki var:

AK Parti, Türkiye’de kurduğu sistemi anlatmakta zorlanırken, İzmir’de o sistemi hiç anlatamıyor.

CHP ise kendi içinde dönüşürken hatta yıpranırken bile İzmir’de “alışkanlık gücüyle” alan tutabiliyor.

Son yerel seçimler bu gerçeği yeniden teyit etti.

Ama asıl mesele seçim değil, sonrasında yaşananlar.

Belediye ile iktidar arasındaki tartışmalar, zaman zaman seviyeyi aşan polemikler, vakıf meselesi gibi başlıklarda verilen savunmalar…

Bunların hiçbiri İzmirliyi ikna etmiyor.

Çünkü İzmirli tartışmanın tonuna değil, samimiyetine bakar.

Ve samimiyet, seçici iletişimle kurulmaz.

Bugün İzmir’de AK Parti erken bir yerel seçim kampanyası havasına girmiş olabilir. Ama “niyet” ile “akıbet” arasındaki mesafe, bu şehirde her zaman düşündüğünüzden daha uzundur.

2004’te yanlış iliklenen ilk düğme hâlâ düzeltilmiş değil.  Üstelik o düğmeyi düzeltmek yerine, “yanlışı” devama çalışan bir anlayış var.

Medya ayağı da ayrı bir mesele.

İzmir’de “etki” üretmeyen ama “mevzi” tutan yapay medya girişimleriyle gerçeklik inşa edemezsiniz.

Okunmayan gazetelerle, izlenmeyen programlarla kamuoyu oluşturamazsınız.

Kendi yankı odanızda alkış duymak, şehirden onay almak değildir.

O yüzden asıl soru hâlâ ortada duruyor: AK Parti için İzmir nedir?

Bir hedef mi?

Bir sembol mü?

Yoksa kazanılması gerekmeyen bir istisna mı?

Ve daha önemlisi…

İzmirli için AK Parti nedir?

Bu sorulara samimi cevaplar verilmeden, bu şehirde sonuç değişmez.

Ama hâlâ geç değil. Eyüp kardeş de Ceyda Hanım da Bilal Efendi de Atilla Kaya da gerçekten ayrımsız “dinlemeyi” öğrenmeli İzmir’de.

Ve İzmir’i asla başka bir kentle “mukayese” hatasına düşmemeliler ki, en çok yaptıkları hata da bu işte!

İzmir, kendisiyle konuşanı dinler.

Kendisine yukarıdan bakanı ise sadece izler.

Ve bazen, sadece izlemek, en sert reddiyedir.

Bir süre sonra bu yazının ikinci bölümünü okuyacaksınız. Gelecek tepkileri, iletişim becerilerini gelişmelere göre yazacağım. Zira AK Parti’nin İzmir’deki süreci ile ilgili “unutulan” çok ayrıntı var. O “ayrıntılar” yaşandığında, bugünün önde gelen aktörleri henüz yoktu ama benim gibi gazeteciler vardı. Bilmem anladınız mı? Hafıza en önemli hazinedir! 

Ama ne yazık ki umudum çok az. 

Çünkü İzmir’de bugün AK Parti siyaseti, şehrin onlarca bin yıllık kimliğine, hafızasına, geleneklerine, hassasiyetlerine aykırı bir “iletişimsizlik” içinde!

4 Mayıs 2026 Pazartesi

SAYIN BAŞKAN, BU ŞEHİR SİZİ “DİNLİYOR” , PEKİ SİZ KİMİ, KİMLERİ “DİNLİYORSUNUZ”?


 Aslında eleştirilerim, Özgür Özel’in CHP’nin başına geçip, yerel seçimlerde aday belirlemeleriyle başlamıştı. Seçimlerden sonra ise, benim dahi oy verip “başkan” seçtiğimiz Cemil Tugay’a karşıtlığım ise, tamamen kadro tasarımı ve çalışanlarına karşı yaklaşımlarından dolayı idi. Ama “iplerin koptuğu” konu, “Kurtuluş Müzesi’ni” kapatıp, “9 Eylül ruhuna” aykırı ve tamamen “tekrarlardan” oluşan bir sergiyi açmasına karşı yazdığım yazıyladır. 

Herkes bilsin ki açılacak olan “Mutfak Müzesi’ne” de karşıyım ve duyduklarım umarım “ileride” Başkan Tugay’ın “canını sıkmaz”! Çünkü “Mutfak Müzesi” İzmir’in bunca sorunu içinde ancak “şehir çöpler içinde yanarken, saçlarını tarayan kibirli lümpenlerin” işi!

Aradan iki yıl geçti ve AK Parti iktidarının yaklaşımlarına alkış tutacak değildim elbet. Hele tamamen yanlış bir “vakıf uygulaması” ile “uydurma bir tarih” konusunda elbette taraf olacaktım. Uzaktan yakından bir İslam vakfıyla alakası olmayan Un fabrikasını, arşivlere bile bakmadan belediyenin elinden almak, ne olursa olsun o belediyeyi seçen halka saygısızlıktır.

İki yıl boyunca eleştirdiğim başkanı, “Un Fabrikası” konusunda destekledim ama “hataları da” söyledim. Başkan Tugay’ın “başına” aslında “iş açan” iktidar değil, liyakatsiz ve iş bilmez, halk sevgisinden yoksun bazı “yöneticileriydi”!

Günlerdir düşünüyor, hatırlıyor ve not alıyordum. Şimdi okuyacağınız yazı aslında “Cemil Tugay ve Başkanlık Yöntemlerini Analiz” gibi görülebilir.

Hatta Başkan Tugay “sağdan soldan gelecek nifaklarla bana yine düşman da olabilir. Ama özgür beyinli, merhamet ve vicdanlı bir gazeteciyim ve beni sadece “doğrular ve yanlışlar” yönlendirir. Elbet bir gün yüz yüze geleceğiz Sayın Tugay’la, yazdığım gibi konuşmayı da bilirim.

Şimdi buyurun, biraz uzun oldu ama, yazımı okuyun.

İzmir’de yerel yönetim meselesi, asfalt dökmekle, çöp toplamakla, birkaç büyük proje açıklamakla sınırlı bir teknik iş değildir. İzmir gibi bir şehirde belediyecilik; karakter meselesidir, dil meselesidir, güven meselesidir.

Ve bugün gelinen noktada Cemil Tugay’ın başkanlık süreci tam da bu üç başlığın ortasında, biraz sıkışmış, biraz da yön arayan bir tablo sunuyor.

Çünkü Sayın Tugay o koltuğa “herkesin uzlaştığı güçlü bir lider” olarak değil; tartışmalı bir adaylık sürecinin ardından, yüksek beklentiyle ama eksik mutabakatla oturdu. Bu, işin en başında bir avantaj değil, bir yük demekti. Ve o yük hâlâ omuzlarında.

Göreve geldiği ilk gün aslında bir şehir değil, bir dönem devraldı. Önünde sadece İzmir’in sorunları yoktu; aynı zamanda önceki dönemlerin tortusu, hataları ve yarım kalmış hesapları vardı. Özellikle kentsel dönüşüm başlığı, kooperatif modeli üzerinden yaşanan kırılmalar ve güven kaybı…

Bunlar teknik değil, doğrudan siyasi ve toplumsal fay hatlarıydı.

Tugay’ın yaptığı tercih açıktı: “Devam etmek” yerine “düzeltmek.”

Doğru teşhis mi? Evet.

Yeterli mi? Hayır.

Çünkü eskiyi eleştirmek kolaydır. Yeniyi kurmak ise hem zaman hem güven ister. Ve bugün İzmir’de hissedilen temel sorun tam olarak budur: Eski düzen eleştirildi ama yeni düzen henüz inşa edilemedi. Bu da şehirde bir “boşluk hissi” doğurdu. Bürokrasi temkinli, vatandaş beklemede, siyaset ise tetikte.

Sayın Tugay’ın yönetim reflekslerine baktığımızda üç temel davranış biçimi öne çıkıyor:

Kontrol etme, düzeltme ve direnme.

Bu üçlü, bir “kriz yöneticisi” için anlaşılabilir. Ancak bir “şehir lideri” için yeterli değildir. Çünkü İzmir gibi bir şehir, sadece kriz çözülmesini değil, aynı zamanda yön gösterilmesini de ister.

Bugün ortaya çıkan tablo: Gündem kuran bir liderlik yerine, gündeme cevap veren bir yönetim.

Kentsel dönüşüm meselesi bunun en net örneği. Kooperatif modelinin çökmesiyle ortaya çıkan mağduriyet karşısında sert bir müdahale geldi. Sistem yeniden kurulmak istendi. Teknik olarak doğru bir hamleydi. 

Ama eksik olan şey şuydu: GÜVEN!

Vatandaşın zihnindeki soru şuydu: “Tamam, sistem değişti… Peki ben artık kime güveneceğim?”

Ne yazık ki, bu sorunun cevabı hâlâ net değil.

Bir diğer kırılma hattı ise işçi ve sendika gerilimi.

Sosyal belediyecilik iddiasıyla gelen bir yönetimin kendi çalışanlarıyla karşı karşıya gelmesi, sadece bir çalışma ilişkisi sorunu değildir. Bu, doğrudan siyasi tutarlılık meselesidir.

Ve burada açık konuşmak gerekir: Bu başlık, Sayın Tugay’ın en zayıf karnıdır.

Çünkü kendi tabanında bile “neden?” sorusu soruluyorsa, orada iletişim eksikliği vardır.

Peki bu “sorun” gerçekten “sorun muydu”? 

Başkanı mesela “havuz” denen “faşizan ve acımasız uygulamaya” kim ya da kimler teşvik etti? Görev verdiklerini “gerçekten” tanıyor muydu? Onların içinde “farklı niyetleri” olanların zalimliklerini fark edememiş miydi? Bilemiyorum. Bazı isimlerin yarattığı bazı olaylar var ama, onları yazmayacağım. Onları bulmak CHP’nin ve muhalefetin meclis üyelerinin işi. Başkanın 1 Mayıs’ta yaşadığı talihsizlik, bence Başkanın “kadro tasfiyesi, revizyonu” haline gelmeli!  

Ve söz konusu İzmir ise gerçekten, İzmir’in aydınlık yarınları için nepotik duygulardan vazgeçmek lazım. “Okul arkadaşlıklarını” okul yıllarında bırakmak lazım!

Projeler meselesine gelince…

Buca Metrosu gibi büyük işler “kararlılıkla yapılacak” söylemiyle anlatılıyor. Güzel. İddialı. Ama İzmir seçmeni artık sadece söz değil, fiziki ilerleme görmek istiyor.

Bugün şehirde konuşulan soru çok net: “Bu projeler gerçekten yapılabilir mi, yoksa sadece iyi anlatılıyor mu?”

Ekonomik gerçeklik ile siyasi söylem arasındaki mesafe açıldıkça, bu soru daha yüksek sesle sorulacaktır.

Çevre ve altyapı tartışmalarında ise farklı bir Tugay profili görüyoruz. Daha halkçı, daha duyarlı, yerel tepkilere yakın duran bir yaklaşım…

Bu, siyaseten karşılık buluyor. Ama teknik olarak yeterli mi? İşte orası tartışmalı. Çünkü sadece tepkiyi dinleyen değil, çözüm üreten bir yönetim gerekir.

Duyarlılık önemli.

Ama sürdürülebilirlik daha önemli.

Gelelim en kritik meseleye: İletişim

Sayın Tugay’ın dili net. Geri adım atmıyor. Bu bir liderlik özelliği olabilir. Ama bu dilin önemli bir kısmı savunma üzerine kurulu.

Her eleştiriyi “dezenformasyon” çerçevesine koyarsanız, bir süre sonra gerçek eleştiriyi de duyamaz hale gelirsiniz.

Ve o noktada yönetim körleşir.

İzmir’in ihtiyacı olan şey, sürekli açıklama yapan bir başkan değil; dinleyen, tartışan ve ikna eden bir liderdir. İzmir tarihinde böyle başkanlar vardır ve rahmetle de anılmaktadır.

Basınla ilişkiler…

Kopuk değil. Ama güçlü de değil. İzmir’de bugün İzmir Gazeteciler Cemiyeti mevcut yönetiminin başını çektiği bir “Başkan medyası” var. Bir de çeşitli nedenlerle “muhalif” olan ama birbirinden kopuk ve çeşitli medya ile “tarafsız” görünen ama olmayan grup var.

Erişilebilir ama mesafeli.

Açık ama temkinli. 

Bu denge sürdürülebilir mi? Zor. Çünkü medya ile güven ilişkisi kurulmadan kamuoyuyla sağlıklı bağ kurulamaz.

Parti içi dengeler hâlâ oturmuş değil. Adaylık sürecinin izleri silinmiş değil. Yeni kadro yapılanması eski yapılarla sürtüşüyor. Çünkü Çağatay Güç ile İzmir'de CHP hafızası ve parti içi vefa yerle yeksan oldu. Demokratlığı ve iletişim kabiliyeti tartışmalı  bir il başkanı da herhalde CHP İzmir tarihinde ilk. 

Bu da dışarıya şu mesajı veriyor:

“Kendi sistemini kurmaya çalışan ama henüz oturtamamış bir yönetim.”

Bu algı değişmeden güçlü bir liderlik hikâyesi yazılamaz.

İzmir seçmeni ise üç parçaya bölünmüş durumda:

Destekleyenler, bekleyenler ve eleştirenler.

Ama dikkat edin: Keskin bir kutuplaşma yok. Bu bir fırsattır ve Başkan Tugay'ın kimsenin etkisi altında değil, kendi iradesiyle fark etmesi ve anlaması gerek. 

Çünkü halk ikna edilebileceği bir alan istiyor.

Ben, Hasan Tahsin Kocabaş olarak, 3 Mayıs’ta NEO TV ekranlarından Sayın Başkan’a açık bir çağrı yaptım:

“Gelin” dedim, “konuşalım” dedim. “”Açık açık, net net, İzmir’in önünde” dedim.

Bu çağrı hâlâ geçerlidir. Kabul eder gelir ya da umursamaz. Tamamen kendi tasarrufu.  

Ama bu şehir artık monolog değil, diyalog istiyor.

Kapalı kapılar değil, açık kürsüler istiyor.

Açıklama değil, yüzleşme istiyor.

Bu bir eleştiri yazısı olduğu kadar bir davettir Sayın Cemil Tugay’a.

Serttir, çünkü gerçekler serttir. Ama uzlaşmacıdır, çünkü İzmir kavga değil çözüm ister.

Başkan Tugay’ın asıl sınavı “proje yapmak” değil. Zaten herkes proje açıklar.

Asıl sınav: Güven inşa etmek.

Ve güven, tek başına kurulmaz.

Başkan Tugay’a son sözüm:

Geliniz…

Konuşalım.

Tartışalım.

İzmir’in önünde, İzmir için.

Çünkü bu şehir sizi dinliyor.

Artık sıra sizde: Siz kimi dinliyorsunuz?

2 Mayıs 2026 Cumartesi

SALDIM ÇAYIRA MEVLA KAYIRA ŞEHRİ: İZMİ

 

“İzmir’in Sahibi Yok, Azrail’in İşi Çok!”


İzmir’in Bornova’sında bir tır, bir anda; önüne ne gelirse, kimi bulursa biçip geçti. Bilançoda bir şehit polisimiz, iki can kaybımız, yaralılarımız var.

Şimdi ben soruyorum: Bu sadece bir "trafik kazası" mı?

Hayır.

Bu bir kaza değil.

Yıllardır yazıyorum, konuşuyorum dilimde tüy bitti. Sayın Valim, Sayın Emniyet Müdürüm; "Asayiş berkemal değil" diye feryat ediyorum. Şehir içini geçtim, mahalle aralarında bile tırların, beton mikserlerinin, hafriyat kamyonlarının, vinçlerin yarattığı bir terör dalgası var. 

Bu araçlar sadece yük taşımıyor, vatandaşın can korkusunu taşıyor. 

Peki, direksiyon başındakilerin bu sınırsız, bu küstah "özgüveninin" kaynağı ne diye soruyorum? 

Ama “AK Partili” değilim ya, Vali Bey de Müdür Bey de “ciddiye bile almıyor” 35 yıllık TV gazetecisi İzmirliyi! Oysa onlardan çok daha biliyorum İzmir’imi ve nereden nereye “gerilediğini”! 

Ama seçilmişin de atanmışın da istediği “poh pohlanmak”!

Yapmam, ben “akçeli vakanüvis değil, serbest ve özgür gazeteciyim, üstelik politikacı şakçakçısı hiç değilim!”

Bornova’daki “güya kaza”,  “saldım çayıra Mevla kayıra” anlayışının şehir ölçeğinde vücut bulmuş halidir.  Bu, denetimsizliğin, cezasızlığın ve umursamazlığın asfalt üzerindeki kanlı sonucudur.

Şu hale bakın; AK Parti’nin siyasi figürleri, düne kadar "can ciğer kuzu sarması" oldukları Cemil Tugay’ı "nasıl gömeriz" derdinde. Birbirlerine laf yetiştirmekten, Bornova’da pisi pisine giden bir polisin, vatandaşın hesabını sormaya vakitleri yok. O lüks makam araçlarından baksalar; müteahhitlerin, çimento devlerinin kamyonları İzmirliyle nasıl dalga geçiyor!

Öte yanda CHP’nin vekilleri... Onlar zaten İzmir’i "çantada keklik" görmenin verdiği o derin rehavetle, kopyala-yapıştır nutukları atmaktan başka ne yapıyorlar? Belediye Başkanları “hedefe” konmuş “yakılırken” onlar “saçlarını tarıyor”!

"Mış gibi" yaparak koskoca şehri on yıllardır eskittiler, şimdi de enkazın başında birbirlerini yiyorlar”!

Kameralar Kime Bakıyor, Ne İşe Yarıyor, Neden Caydırmıyor! 

1 Mayıs’ta "işçiler davul çalacak" diye her köşe başına onar tane trafik polisi dikmeyi bilenler, neden ana arterlerde, otoyol girişlerinde bu caydırıcılığı gösteremiyor? 

Bornova’dan otoyola hafta içi öğle vakti o "çakarlı" arabalarınızla değil, normal bir vatandaş gibi beyaz plakayla girmeyi denediniz mi hiç muhterem “atanmışlar ve seçilmişler”? Deneyemezsiniz, çünkü o "hikâyeden tayyare, selam söyle o yâre" misali kameraların altından geçen magandaların kuralsızlıkları içinde kaybolursunuz.

İzmirli yayanın canı, güvenliği Allah’a emanet.

Söylüyorum tesiri yok, sussam gönlüm razı değil...

Ama bu şehirde bir tır gelip şehrin göbeğinde can alabiliyorsa, o tırın tekerleği kadar siyasetin de denetimin de hükmü kalmamıştır herhalde.

Tam başıboşluk hali.

Tırların, kamyonların, döne döne canavar gibi beton mikserlerinin şehir içi saat kısıtlaması yok. Öyle ya, "kentsel dönüşüm" yurttaşların "can güvenlikli evlerde oturmaları" için yapılmıyor, müteahhitler, hafriyatçılar, betoncular daha fazla "kazansın" diye yapılıyor değil mi? 

Ve en acısı:

Benim gibi “yaya İzmirliler”…

Biz  artık bu düzensiz düzenin en savunmasız tarafıyız.

Kaldırım güvenli değil.

Yaya geçidi garanti değil.

Trafik ışığı bağlayıcı değil.

Hayat?  Tam anlamıyla şansa bırakılmış durumda.

Var mı cevap verecek?  “Saldım çayıra Mevla kayıra” anlayışıyla yönetilen bu şehirde, daha kaç can gidecek pisi pisine?



28 Nisan 2026 Salı

İZMİR’DE BİR ACAYİP SİYASET: GÜRÜLTÜ VAR, SİYASET YOK

 


İzmir’de tuhaf bir siyaset “tiyatrosu” izliyoruz. 

Ama adına siyaset demek, siyasete haksızlık olur.

Bu, ilm-i siyaset değil; bu daha çok gürültü yönetimi.

Atila Kaya ve Ceyda Çankırı öncülüğünde AK Parti cephesinden son günlerde dikkat çekici bir hücum var. Sistemli, planlı, ısrarlı. Gün içinde bir değil, bazen birkaç kez yapılan paylaşımlar… Ardından, neredeyse refleks haline gelmiş bir disiplinle bu mesajların çoğaltılması.

Bir strateji var. Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, ama var.

Karşı cephede ise derin bir sessizlik…

Cemil Tugay adeta kendi kaderine "terk edilmiş" gibi. Eleştiri bombardımanı altında "yalnız". Kendi partisinin yöneticilerinden, milletvekillerinden, il başkanından beklenen refleks ortada yok.

CHP İzmir’de susarak siyaset yaptığını zannediyor.

Oysa siyaset, doğru zamanda doğru cümleyi kurabilme işidir. Burada ne o cümle var ne de kuracak irade.

İl başkanı Çağatay Güç için artık kimse yüksek sesle konuşmuyor. Çünkü konuşula konuşula tükenmiş bir beklenti var. Bilgi, birikim, deneyim ve en önemlisi İzmir aidiyeti… 

Bunlar olmayınca siyaset, refleksini de kaybediyor.

Ama mesele sadece siyasetçilerin dili değil; şehrin nabzı bambaşka atıyor.

Neredeyse iki tam gün…

Eşrefpaşa Hastanesi çevresi, Gıda Çarşısı, Hisarönü, Kemeraltı, Çankaya, Tepecik hattında dolaştım. Otobüs, metro, tramvay, taksi… Sayısız sohbet, çoğunlukla dinleme, not alma. 

“Uzaktan kumandalı kalemşorlar” anlamaz ama İzmir’in sesi net: Ne AK Parti ne CHP!

İzmir, ikisinden de sıkılmış.

AK Parti, hükümet politikalarıyla halkla arasına mesafe koymuş. Dinlemek yerine dinlenmek isteyen bir siyaset dili…

CHP ise belediyelerdeki uygulamalarıyla başka bir çelişki üretmiş. Söylem başka, sahadaki karşılık başka.

Bir vatandaşın cümlesi, aslında tüm tabloyu özetliyor:

“Dünyanın milyonuna mutfak müzesi yapacağına, bir çöp tesisinin temeli atılsaydı…”

Bu, sadece bir eleştiri değil; öncelik meselesi. Üstelik bu sözü söyleyen de bir CHP üyesi esnaf!

Gelelim işin daha can yakıcı tarafına…

AK Parti’nin “hoşlanmadığım” yanları çok. Çünkü ben "sonradan olma değil, anadan doğma" İzmirliyim. Sorduğum soruya net cevap isterim. Ama bugüne kadar bana net yanıt verecek bir “İzmir milletvekili” çıkmadı.

Oysa konu basitti: İzmir.

Valilikten emniyete…

Sağlıktan eğitime…

İzmir kimliğinden siyasi tarihine…

Dinle ilişkiden demokratik hoşgörüye sorulacak çok soru vardı.

Ama cevap yok. İletişim bile yok neredeyse.

İşin garip tarafı: Bugün bir mucize olsa ve CHP İl Başkanı’yla röportaj yapsam, aynı soruları ona da sorarım.

Çünkü sorun parti değil, zihniyet.

Gelelim İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay'a

Baştan beri yaptığım tüm eleştiriler, ciddiye aldığım için.

Ama demokratik eleştirinin bir hak olduğunu, ne yazık ki en çok Başkan Tugay’ın yakın çevresi anlamadı.

Ve açık konuşalım, Başkan Tugay’ın sonuna kadar haklı olduğu “UN Fabrikası / Meslek Fabrikası” direnişinde bile, İzmirlilerin yeterince sahip çıkmamasının sebebi dışarıda değil.

Sebep içeride.

Kadronun çoğu kifayetsiz. Bir kısmı da “boş muhteris”!

CHP’nin yaklaşımı aidiyetsiz.

Hatırlayın… Böylesine tarihsel referansları olan bir tartışmada, Başkan derdini anlatmaya çalışırken belediyenin bazı birimleri ne yaptı?

Apikam neyle meşguldü?

Oysa tartışmayı bitirecek belgeler, kayıtlar, arşivler oradaydı.

Ama kullanılmadı. Oysa bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde pırıl pırıl çalışılanlar var. Bilgili, donanımlı, İzmir için atan kalpleri var. Ama onlar “sessizlik cezası” almışlar. Başkanın bilmediğine imza atarım. 

Bazı “şube müdürlerinin” hatta “daire başkanlarının” akla ziyan “bencillikleri” o gençleri köreltiyor. Oysa "onlar" her şeyi görüyorlar, biliyorlar ve en önemlisi “not alıyorlar”.

Bugün Meslek Fabrikası benzeri yerlerle ilgili sıkıntı var değil mi? İddia ediyorum, “güç bulunursa” Fuar mevzuatı, Havagazı Fabrikası, Şato, yıkılan belediye binasının arazisi ve bazı ilçelerdeki “tarihi” binalar” sırada… 

Bakın iddia ediyorum: Körfez kirleniyor. Hem de defalarca.  Ama ortada ne güçlü bir “farkındalık” var ne de bu konuda toplumsal bir “refleks”. Her kentsel olayda olduğu gibi!

CHP’li belediyeler sadece “maddi silkelemeye” takıldıklarından, akıl hocaları da “kargalık” peşinde olduğundan “asıl olacakları” öngöremiyorlar. 

Ve olan “başkanlara” oluyor ki, fatura onlara kesiliyor!

Çünkü mesele sadece haklı olmak değil; haklılığını anlatabilmektir.

Ve İzmir’de bu eksik.

Siyaset gürültüyle meşgul, şehir sessizce yoruluyor.

Bugün İzmir’de iki büyük sorun var.

İzmirlileri hâlâ anlamayan bir AK Parti…

Ve İzmirlileri son seçimlerde fazlasıyla "istismar eden" bir CHP

Biri şehri okuyamıyor, diğeri okuduğunu sandığı şehirle bağını kaybetmiş.

Ve bu kör dövüşünün faturası…

Siyasete değil, İzmir’e kesilecek. Kent kimliği iyice yok olacak!

Çünkü siyaset aklını kaybettiğinde, bedelini şehir öder.

İzmir bugün tam da o sınırda.

Umarım “birileri” akıllarını başlarına toplar, zira İzmir batarsa “onlar” kurtulamaz!

Dost acı söyler ki "dostluk" nedir biliyorsa!

24 Nisan 2026 Cuma

"SÖYLESEK TESİRİ YOK, SUSSAK GÖNÜL RAZI DEĞİL DESEM DE…

 


“2 Mayıs: Yeni ama, galiba son başlangıç…” 

Öyle bir Dünya, öyle bir Türkiye, öyle bir Ege, öyle bir İzmir oldu ki; Gürültü var ama ses yok. Kalabalık var ama fikir yok. Konuşan çok, söyleyen yok.

Satırlarımda dolaşırken, belki içinize ilk çöken duygu tam da bu: Bir şeylerin eksildiği değil, bir şeylerin yer değiştirdiği hissi. Hakikat hâlâ bir yerlerde duruyor belki, ama onun üstü öyle bir örtülmüş ki; görmek isteyen bile görmekte zorlanıyor değil mi?

Bugün en büyük şikâyet, cehalet değil.

Cehalet en azından kendini saklamazdı.

Bugünün problemi, bilgi kılığına girmiş sığlık. Herkesin fikri var ama kimsenin fikrinin ağırlığı yok. Medya deseniz, haber vermekten çok yön vermeye hevesli. Gürültü üretmek, gerçeği söylemekten daha kazançlı hâle gelmiş.

Ve bazı aydınlar…

Bir zamanlar toplumun önünü açması beklenenler, şimdi alkışın yönüne göre saf tutuyor. Risk almayan, bedel ödemeyen, konforunu bozmayan bir “aydın” tipolojisi revaçta… Düşünce üretmek yerine, dolaşıma giren fikri süsleyip yeniden servis eden bir ezber düzeni.

İzmir’e bakıyorsunuz…

Tarihiyle övünen ama o tarihin ağırlığını taşımakta zorlanan bir şehir. Hafızası var ama hatırlamak istemiyor. Kimliği var ama korumaya niyeti yok. Kent dediğiniz sadece binalardan ibaret değildir; bir ruhu, bir istikameti olur. O istikamet kaybolduğunda geriye sadece kalabalık kalır.

İzmir’in “köklü aileleri” kalmadı, olanlarsa kendi “dedelerini” ve onların yaşadıkları yerleri bile yok sayıyor. İzmir diye bir şehir var ama, İzmir ruhu, kimliği, tarihi, kültürü “başkalaştırılmış” …

Aslında mesele, samimiyet.

Bu toprakların en büyük sorunu yanlış yapmak değil, doğruyu bile eğip bükmek. Söylenenle yapılan arasındaki uçurum, artık istisna değil, kural hâline gelmiş durumda. Batıyı taklit ederken derinliğini alamayan, kendi değerini korumaya çalışırken de onu yüzeyselleştiren bir arada kalmışlık…

Peki çözüm ne?

Belki de cevap, en başta kaybettiğimiz yerde: Dürüstlükte.

Hakikatin eğilip bükülmediği, sözün değerli olduğu, susmanın bile bir anlam taşıdığı bir zemin…

Özgürlükten bahsediyoruz sıkça. Ama özgürlük, sadece bağırabilmek değildir. Özgürlük, doğruyu söyleyebilme cesaretidir. Bedel ödemeyi göze alabilmektir. Kula kulluğun bittiği, yurttaşlığın başladığı yerdir.

Ve şimdi… eleştirinin ötesine geçme vakti.

2 Mayıs Cumartesi sabahı, Neo TV ekranlarında başlayacak yeni bir yolculukla, sadece konuşan değil; dinleyen, sadece eleştiren değil; birleştiren bir anlayışı ortaya koyma niyetindeyim.

Tebessümü unutmayan, ayrıştırmayan; aksine ortak hafızayı hatırlatan bir yayın…

Bu toprakların tarihini, kültürünü ve özellikle İzmir’in kendine has ruhunu merkeze alan; kibirden, bencillikten uzak; demokrat, objektif ve sahici bir dil arayışı…

Çünkü mesele sadece neye karşı olduğumuz değil, neyi inşa etmek istediğimizdir.

Ben elimi “herkese” ama gönlümü halkıma, milletime açtım her daim. Düşmanıma dahi, düşmanlık yapmadım. Demokraside gazetecinin birincil görevi eleştiridir ve bedeli ağırdır. Eleştirdim, eleştireceğim. Nasılsa “alıştım” bedelin ağırlığına… Kan kusarken, “kızılcık şerbeti içiyorum” demem bundandır. Ve hala “muhabirlik” yapmayan ve sadece emekli olunca “yazan” asla “gazeteci” değildir benim için!

Belki haftada iki sabah, iki saatliğine de olsa…

Gürültünün yerini “sesli sükûnet”, ayrışmanın yerini “samimi tebessüm” alır.

Söylesek tesiri yok belki…

Ama bu kez de susmam!

Selam” diyene “Aleyküm selam” şimdiden!

hasantahsink@gmail.com

22 Nisan 2026 Çarşamba

NANKÖRLÜK "POLİTİKA" OLAMAZ!

 


Tarih
, bazen insanın yüzüne tokat gibi çarpar. 

Ama mesele şu: O tokadı hissedebilecek bir yüz kaldı mı?

Osmanlı’nın limanlarına yanaşan gemileri düşün…

1492.

“Elhamra Fermanı” ile kovulan bir halk…

Ve o halkı kabul eden bir devlet: II. Bayezid.



Avrupa kapıları kapatırken, bu topraklar kapısını açtı.

İspanya “gidin” dedi, Osmanlı “gelin” dedi.

Bu bir diplomasi hamlesi miydi?

Yoksa insan kalabilmenin son refleksi mi?

Bir Hafıza: Limanlara Sığınanlar

Sadece 1492 değil…

Portekiz’den gelenler…

İtalya’dan kaçanlar…

Doğu Avrupa pogromlarından sürülenler…



Osmanlı dedi ki:

“Dinini yaşa, ticaretini yap, hayatını kur.”

Selanik bir Yahudi şehri oldu.

İzmir bir sığınak oldu.

İstanbul bir yeniden doğuş oldu.

Bugün “medeniyet” diye anlatılan Avrupa’nın o günkü haliyle yüzleşmek istemeyenler için bu gerçek rahatsız edici olabilir.

Ama tarih rahatsız etmek için vardır.

Bir Başka Sahne: 1930’lar, “Holokost” kapıya dayanırken, Naziler çıldırmışken…

Avrupa üniversiteleri kapılarını kapattı.

Türkiye açtı.



İstanbul Üniversitesi kürsülerinde
Yahudi bilim insanları ders verdi.

Bilim, bu topraklarda nefes aldı.

Ve Avrupa

Daha sonra bu insanları “medeniyetin kurucusu” diye alkışladı.

İroni belki burada başlıyor.

Ama Masal Burada Bitmiyor

Evet…

Bu topraklar kapı açtı.

Ama her şey kusursuz muydu?  Hayır.

Varlık Vergisi gibi utanç sayfaları da var bu tarihte.

Yani mesele tek taraflı bir “iyilik hikâyesi” değil.

Ama yine de şu gerçek değişmiyor:

Bu coğrafya, yok edilmek istenen bir halka defalarca yaşam alanı sundu.

Şimdi Sahne 2026

Ve şimdi…

Orta Doğu yanıyor.

2026 İran Savaşı, İsrail’in İran’a saldırıları, bölgeyi ateşe verdi.

Lübnan’da yüzlerce insanın öldüğü saldırılar…  

Gazze’de devam eden bombardımanlar…

Ve Türkiye?

Diplomasi çağrısı yapıyor.

Ateşkes için arabuluculuk yapıyor.

Ama karşılığında ne görüyor?

Suçlama.

Tehdit.

Hedef gösterme.

İsrail, Türkiye’yi artık “tehdit” olarak tanımlıyor.

Ve en ironik olanı?

İstanbul’da İsrail Konsolosluğu’na saldırı oluyor…

Türkiye saldırıyı bastırıyor… Faili yakalıyor…

Ve yine de “güvenilmez ülke” muamelesi görüyor.  

Soru Şu: Bu Nedir?

Bu bir dış politika mı?

Yoksa hafızasızlık mı?

Daha sert sorayım: Bu nankörlük mü?

Devletler Hatırlamaz mı?

Devletler hafıza ile yaşar derler.

Ama görünen o ki, devletler de unutabilir.

Ya da unutmak işlerine gelir.

Osmanlı limanlarını…

Selanik sokaklarını…

İzmir’in avlularını…

İstanbul’un üniversitelerini…

Hatırlamak istemeyen bir siyaset var karşımızda. Çünkü hatırlamak, bugünkü politikayı zor durumda bırakır.

Gerçek Şu

Bugün İsrail’in yaptığı şey, sadece bir güvenlik politikası değil.

Bu; güç zehirlenmesinin, tarih körlüğünün ve ahlaki hafıza kaybının birleşimidir.

Ve Türkiye?

Bir yandan geçmişin yükünü taşıyor…

Bir yandan bugünün hakaretini dinliyor…

Ama en tehlikelisi şu: Toplumlar da unutuyor galiba.

Bir zamanlar kapı açtığın biri, bir gün sana kapıyı hedef gösterebilir.

Bu tarihin ironisi değil.

Bu, tarihin intikamıdır.

Ama mesele İsrail değil sadece…

Mesele bir de şu: Biz, neyi neden yaptığımızı hatırlıyor muyuz?  Yoksa biz de mi unutuyoruz?

Çünkü unutulan iyilik, bir gün, yapılmamış sayılır.

20 Nisan 2026 Pazartesi

“GAZETE VARDI, HAFIZA VARDI… ŞİMDİ MANŞET VAR, MUHTEVA YOK”

 


5 Eylül 1951…

6 Eylül 1951…

7 Eylül 1951…

8 Eylül 1951…

Dört gün. Aynı gazete. Aynı konu. Aynı ciddiyet: Anadolu Gazetesi

Bugün kulağa tuhaf geliyor, değil mi?

Bir gazetenin dört gün boyunca aynı meseleyi, hem de belgeyle, veriyle, tarihsel arka planla işlemesi…

Çünkü biz artık gazeteyi “manşet” sanıyoruz.

Oysa bir zamanlar gazete, hafızaydı.

5 Eylül 1951 tarihli yazıda gazete, dönemin iktidarının CHP’li İzmir Belediyesi’ne yönelttiği suçlamaları tek tek ele alıyor:


“Borçlu belediye devraldık…”

“Şehir ihmal edilmişti…”

“CHP belediyesi arka bahçe gibi yönetmişti…”

Bugün bir televizyon tartışmasına girseniz, aynı cümleleri duyarsınız.

Ama fark şu:

1951’de gazete bu iddiaları tekrar etmiyor, çürütüyor. Hem de İzmir’de…  İşgalin acısını, kurtuluşun coşkusunu yaşamış İzmir’de.

Nasıl mı?

1922 İzmir’ini anlatıyor:

Yanmış bir şehir…

Yabancı şirketlerin elinde su, elektrik, havagazı…

Yıllık geliri yarım milyon lirayı bile bulmayan bir belediye…

Yani şunu söylüyor:

“Tarih bilmeden konuşma.”

Bugün kim söylüyor bunu?

6 Eylül 1951…

Gazete devam ediyor.


Yangın yerinden doğan bir şehir anlatılıyor:

Gazi ve İsmet Paşa bulvarları…

Cumhuriyet Meydanı…

Kültürpark…

İzmir Enternasyonal Fuarı…

Bir gazete yazısı değil bu; resmen bir şehir inşa sürecinin kronolojisi.

Üstelik isim veriyor, emek veriyor:

Behçet Uz gibi belediye başkanlarını anıyor, yapılan işi sahipleniyor.

Bugün bir gazetede en son ne zaman böyle bir isim zikredildi?

Zikredildiyse de hangi derinlikle?

7 Eylül 1951…

Yukarı mahalleler… Yani “garip guraba, fakir fukara” mahalleler!

Eşrefpaşa, Kadifekale, Ballıkuyu…

Bugünün İzmirlisi için sıradan isimler.

Ama gazete o gün şunu yapıyor:

Bu mahallelerin geçmişteki sefaletini, suyu kuyudan taşıyan insanları, yolu olmayan semtleri anlatıyor…

Sonra da yapılan yolları, getirilen suyu, kurulan parkları tek tek yazıyor.

Detay var. Emek var. Hafıza var.

Bugün ne var?

“Algı var.”

8 Eylül 1951…

ESHOT

Su, elektrik, havagazı…

Yabancı şirketlerden alınarak belediyeye kazandırılan hizmetler…

Üstelik rakamlarla, yatırımlarla anlatılıyor.

Gazete şunu yapıyor:

Siyaseti değil, “hakikati müdafaa ediyor, hafızayı uyandırıyor”!

Şimdi bugüne gelelim.

Bugün AK Parti iktidarının CHP’li belediyelere yaklaşımı, 1950’lerin Demokrat Parti refleksinden farklı mı?

Değil hatta daha da ağır bedelli.

Yöntem aynı:

Önce itibarsızlaştır…

Sonra kaynaklarını kısıtla…

Ardından “başarısızlar” diye anlat…

Krediler engellenir, projeler bekletilir, sonra çıkıp denir ki: “Bunlar çalışmıyor.”

Bu bir siyasi rekabet değil.

Bu, bir “algı mühendisliği.”

Ama burada asıl acı gerçek başlıyor.

Bugünkü Cumhuriyet Halk Partisi, 1951’de savunulan CHP değil.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “iki eserimden biri” dediği bir parti, bugün kendi geçmişini anlatmakta zorlanıyor.

Çünkü…

Liyakat gitmiş, biat ve nepotizm gelmiş.

Kurumsal akıl gitmiş, dar çevre ilişkileri gelmiş.

Halkla temas gitmiş, PR hataları gelmiş.

“Bilenlerin”, “şuurluların”, “vefalıların”, cüzden değil “vicdan” diyenlerin asla kabullenilmediği, tarihin “masal sanıldığı” CHP görünümlü başka bir “parti” olmuş!

Ve en tehlikelisi: Nepotizm!

Nepotizm, sadece bir ahlak sorunu değildir. Aynı zamanda siyasi bir intihardır.

Çünkü liyakat yoksa, ürettiğin hizmeti savunamazsın.

Savunamazsan, ilk rüzgârda yıkılırsın.

İşte CHP bugün bu yüzden kolay hedef.

İzmir’e bakalım…

Bir dönem önceki “seçilmiş” başkan Tunç Soyer bugün içeride. Hem de gerçekte “yapayalnız” içeride!

Bu, sadece bir “hukuk meselesi” değil, bunu çoktan aştı. Bu, “siyasetin tonunun” nereden nereye geldiğinin göstergesidir.

Dün “beceriksizlik” denirdi, bugün “suç” deniyor.

Seviye farkı burada.

Öte yandan Cemil Tugay

Yanlış kadrolar, yanlış yönlendirmeler, zayıf stratejiler…

Ve en önemlisi: İktidarın kurduğu oyunu bozacak refleks eksikliği.

Çünkü oyun eski.

Ama şu anki oyuncular hazırlıksız.


1951’de Anadolu Gazetesi ne diyordu?

“Müfterilere cevap vereceğiz.”

Ve verdi.

Belgeyle verdi.

Tarihle verdi.

Akılla verdi.

Bugün kim veriyor bu cevabı?

Gazeteler mi?

Hayır.

Bugün gazeteler var… ama gazete yok.

Manşet var… ama muhteva yok.

Yorum var… ama bilgi yok.

Bir zamanlar gazete, okuruna şunu derdi:

“Gerçeği anlatıyorum, sen karar ver.”

Bugün çoğu medya şunu diyor:

“Kararı verdim, sana anlatıyorum.”

Ve asıl kırılma burada:

1951’de iktidar suçluyordu, gazete sorguluyordu.

Bugün iktidar suçluyor, gazete tekrar ediyor.

Çünkü artık gazeteler yazmıyor…  

Bir tarafta ezberini hiç bozmayan bir iktidar…

Diğer tarafta kim olduğunu unutan bir muhalefet…

Ve ortada kalan bir şehir: İzmir.

Hafızasını “eski un fabrikasında” öğütenlerle, hafızasını kaybedenler arasında sıkışmış bir şehir…

Tarih tekerrür etmiyor.

Ben etkisiz olacağını bile bile, hatırlamamakta ısrar ediyorum!


hasantahsink@gmail.com

WhatsApp Mesaj: 05401968178


İZMİR’İ ANLAMAMAKTA ISRAR

  İzmir’i kazanamayanlar, genelde İzmir’i suçlar.  Hatta çok partili hayata geçtiğimiz ilk günden beri, İzmir’i kazanmak için partiler, o an...