26 Mart 2017 Pazar

BENİM BAŞIMA GELECEK VAR GALİBA AMA DAYANAMIYORUM, BU KADAR CEHALETLE TARİH TAHRİFATI OLUR MU?


Tesadüfen izledim. 
Evet reklamında, evetçi amca bir genci almış karşısına, neden evet olması gerektiğini cahilce anlatıyor.
 Bu eğitim sisteminin çarkından geçmiş diplomalı cahil gencimiz de dinliyor. 
"1923'den beri..." diye başlıyor lafazanlığa evetçi amca! 1923'den beri hükümet bunalımları, istikrarsızlıkları yaşanıyormuş Türkiye'de....
Yazıklar olsun size ey tahrifatçı nankörler!
Bu 1923 takıntısını nereden edindiniz siz?
 O fesli ibiş ve şürekasından mı?
1950 sonrasını anlatmak isteyip, aklınızca 1923'e çakıyorsunuz değil mi?
Açıkça hodri meydan!
1923'den 1938'e, 1938'den 1950 Mayıs'ına giden yolu bilmiyorsunuz. 
Bilmek de işinize gelmiyor anlaşılan. 
Gelin beşer onar, anlatayım size!
Takıntı hastalıktır! Ücretsiz tedavi edeyim alayınızı.
BIRAKIN 1923'le UĞRAŞMAYI! 
Ne gerçeği yalanlayabilirsiniz ne de tarihi tahrifatta başarılı olursunuz! 
Çatlasanız da patlasanız da İzmir gibi ülkemin tüm dağlarında çiçekler açacak!

Hasan Tahsin Kocabaş

25 Mart 2017 Cumartesi

HİÇ Mİ GELMEDİ AKLINIZA MUSTAFA KEMAL PAŞA BE GAFİLLER!

Ne yazacak bir köşem, ne konuşacak bir ekranım veya mikrofonum yok artık... Basın kartım da bir acayip geri alındı sessizce... Zaten yediğim tüm darbelerimi hep sessizlik içinde yaşadım ben... Ergenekon sürecinde yaşadıklarımı, Fetö-Akp ortaklığındaki zulmü unutabilir miyim? Tescilli bir feöcünün kanundışı mekanını yazdım diye, tam üç yıl ekmeksiz yaşarken, o günlerde o fetöcüye yalakalık edenlerin bugün kandırıldık demeleri umurumda değil!
Bir kaç gerçek dostumdan başka kimim oldu ki benim...
Sonuçta İzmirli bir yerel gazeteciydim... Kim duyardı ki zaten haykırsaydım da?
İktidara da diklendim muhalefet de...
Herkesin unuttuğu zamanlarda NUTUK hatılattım, dağıttım da haber mi oldum?
Orta Anadolu'ya, Doğu Anadolu'ya kitaplar, kırtasiyeler, fotokopi makineleri toplayıp yolladım da ödül mü aldım?
Hep denize attım ben denize...
Ben göğsümü gere gere Kuvvacıydım hep... İhtiyaca binaen sarılmadım Atatürk'e ben, yaşam biçimi seçtim. Onun gibi barışçı oldum, onun gibi kinden kaçtım...
Yaşım elliye dayandı... Hatalarım inkar etmem, "kandırıldım" düzmecesine de sapmam... 
Ama fena takıldım şu "İzmir'in Fethi" dayatmasına...
Eylülden beri uğraşıyorum, yazıp yolluyorum...
Kimse Çaka Bey'e karşı değil ki!
2002'lerde Çaka Bey'in büstü kaybolduğunda bn haykırmıştım İzmir TV'den Sabah Resimleri'nden...
Ne çok gülen olmuştu, ne çok ilgisiz vardı...
Hem d AKP içinden...
Şimdi kalkmışlar da bana tarih dayatacaklar ha?
Ama üzüldüğüm meslektaşlarımın teslimiyeti....
Hiçbiri yoktu Çaka Bey büstü kaybolduğunda ortada...
Şimdi baskıyla Çaka Bey yazıp söylüyorlar...
Şimdi geleyim bam teline...
İZMİR'in Fethi sözdeliğine inanan, dayatan, coşku duyan. El çırpan, yalakalık eden, teslim olan, doğru sanan, inanan, gerçek sayan ey ahali!
Diyelim ki ciddisiniz ve inandınız yalanlarınıza!
Peki nasıl bir yürek var ki alayınızda?
Nasıl bir vicdan var ki topunuzda?
Nasıl bir inanç yükü taşıyorsunuz ki sizler!
Bugün bile... Sözde fethi kutlarken, bu kutlama özgürlüğünü dahi borçlu olduğunuz isim MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'tür be hey gafiller!
9 Eylül 1922 yaşanmasaydı...
Muzaffer olmasaydı o kuvvacı ordu...
Teşkilat-ı Mahsusacılar, MİmMim'ciler başarılı olmasaydı...
İyonya Üniversitesi de çalışaydı...
Hain Kambur İzzet ve avanesi de kaçmaya gerek duymayaydı...
Allah aşkına diyeceğim ama...
Neye inanıyorsanız onun aşkına, bu saçmalığınızı da yapabilir miydiniz?
Size İstiklal Zaferi yaşatılmasaydı, siz Çaka Bey'i bilir miydiniz?
İzmir'in Fethi coşkusunu yaşarken gerçekten aklınızdan MUSTAFA KEMAL PAŞA geçmedi mi?
Bu yazdıklarımı istediğiniz gibi kullanın... İsterseniz beni engizisyonlarına sevkedin... Sahte hocalarınızdan aleyhimde fetha çıkarın...
Ne döndüm yolumdan, ne de dönerim... Siz unutturmaya uğraşıtça boşa, ben her saniye haykırmaya devam edeceğim Mustafa Kemal gerçeğini!
Varsın olmasın benden çalınanlar...
Bana sokaklar yeter!
Elbette güneş ufuktan doğacaktır!


30 Kasım 2016 Çarşamba

CAN'IM SIKKIN

Bekledim...
Can gittiğinden beri bekliyorum aslında... Siz şimdi onun "öldüğü" günden bahsediyorum sandınız değil mi?
Hayır... Ben son yedi aydan bahsediyorum...
Aslında gittiği gün de Cuma'ydı... Bugün de Cuma... Ve özellikle cumayı bekledim yazmak için.
Çünkü benim "can'ım çok sıkkın"...
Cuma günleri onunla "özel" günümüzdü aslında... Bunu ne Aylin biliyor ne de bir başkası. Aycan bir ara kuşkulanmıştı ama anlamadı.
Ne bileyim... Bu "özel" günü "özel" yapan sadece tesadüf aslında. Hatta bizim "özel" günümüzde çekip gideceğini bile bilmiyordum. Cuma günleri, yayınım biter bitmez gazeteye gelirdim. En keyifli gündü benim için Cuma. 
Benim Can'ım çok sıkıldı be dostlar...
Son cumamızın tarihi 15 Nisan 2016.
O gittikten sonra paylaştığım fotoğrafların tarihidir bu. İşte tam o gün gitti hastaneye...
Gitmeseli miydi?
Hayır... Umuttu bizimkisi... Ve bana umudunu söyledi Can... Allah şahidimdir söyledi...
Ama umudu başkaydı onun... Can o fotoğrafta el salladı ya?
İşte aslında o an "gitti" belki de...
Can'ı hastaneye uğurlamak için çıktım gidiyorum... Baktım sigaram yok. Önce sigara alıp sonra da gazeteye gitmek istedim. Tam gazetenin karşı kaldırımdan yürüyorum...
Hiç oturmadığı yerde otururken gördüm onu...
"Şşşşşt nereye len" diye seslendi...
Nasıl oldu bilmiyorum... Telefonla fotoğraf çekmeyi de pek sevmem aslında. Hemen doğrulttum makineyi... Çektim iki kez... El sallarken hem de...




Peki kime salladı o eli?
Bana neden sallasın ki?
Yoksa?
"Yok yav" diyeceğim ama diyemiyorum... Şimdi daha iyi anlıyorum. Can "canımı sıkmak için" el sallamış.
"İyi hadi al çabuk gel" dedi... Bunu da anlamadım hiç, bana telefon ettiğinde, sokakta gördüğünde hep "çabuk gel" diyordu... Hatta gazetenin içinde bir yerlerde olsam da, kahve içmeye "çabuk" çağırıyordu.
Döndüm geldim gazeteye. "Bağırış çağırış" odasında oturuyor...
Girişte solda, masanın hemen önündeki koltukta.
Öldürseler oturmam ben o koltuğa... O koltuk Can'ımın koltuğu...
Oda kalabalık o an. Aşağıda kurban kesilecek, Can "yine" kızıyor... Ama bir başka sükunet de var üzerinde. Odadakiler kurbanla ilgilenmeye gidince, kaldık odada yalnız... Koltuğa eğildi, elleri dizlerinin üzerinde. Tam karşısında oturuyorum. Ne söylemeliyim bilmiyorum... Oysa hiç düşünmeden "patır kütür" konuştuğum adam karşımda. Kafasını kaldırıyor... "Hasan" !
"Ne oldu usta" diyorum. Bakıyor önce. Hem de inanması güç ama sessizce...
Can ve sessizlik... Mümkün değil.
"Hasan, geri dönmeyebilirim...." Kesmeye çalışıyorum.
Ne mümkün...
"Hayır hayır dinle... Dönmeyebilirim. Mahir'e de söyledim. Belki dönmeyeceğim. Buraya göz kulak olun. Yoka gitmesin. Sen biliyorsun ne düşündüğümü. Çökmesinler gazeteye. Bir b...k olmaz bu şehirden ama bari yoka gitmesin...."
Dayanamıyorum...
"Yeter ya" diye yükseltiyorum sesimi...
"Sıkıysa dönme... Ben kiminle kurtaracağım Türkiye'yi, İzmir'i? Kim bana öğretecek hesap makinesi kullanmayı?"
Susuyorum... Bir güç susturuyor beni.
Sonra kesilen kurban... Vedalaşma...
Sonra hareket hastaneye doğru...
Ertesi sabah erkenden dayanıyorum hastane kapısına. Ameliyat öncesi göreyim bir kez daha. Çekinerek giriyorum odaya. "Gelsene yaa" diyor...
Ne konuştum, o ne dedi, Aylin ne dedi hatırlamıyorum... Ameliyathane kapısına kadar uğrurluyorum dilimde dua...
Kendi kendime fısıldıyorum. "Alma be Allahım, nasıl olsa senin o Can... Ama şimdi değil.
Bundan sonrası önemli değil, yazmaya da değmez...
Can Süphandağlı'yı siz çoook eskiden beri tanıyor olabilirsiniz.
Ama ben kısacık sürede harbiden tanıdım can gibi Can'ı...
Bir fotoğraf daha var mesela... Sıcakta soğukta çıkıp çıkıp kahve içtiğimiz balkon gibi yerde gazetenin. 2014 yerel seçimleri öncesi. Binali Yıldırım adaydı ya? Esnaf Kefalet mi nedir, oraya ziyarete gelecek. Binali bey bakan değil ama bir polis koruması, akla ziyan. Ben de köpürüp duruyorum. Yoldan geçenlere sataşıyorum "ya neden diğer adaylara da motorlu polisler eşlik etmiyor, sorsanıza" diye... Mahir Dinç de orada... Mahir beni, ben Mahir'i gazlıyorum. Can çıldırıyor... Bir bana kızıyor bir Mahir'e... Aylin arada kalmış... Habire kahve çay yollatıyor, getiriyor bize... Can "ya adam bakan sayılır" diyor "bakan sayılmak nasıl oluyor usta" diyorum. "E işte böyle oluyor" diyor. Bize karşı mı değil mi belli değil. O fotoğraf da öyle çekildi aşağıdan. Can'ı canından bezdirmiştim valla o gün.



Can'la iletişimimiz böyleydi zaten. Bazen aynı konuyu aynı düşüncelerle birbirimize anlatır, ama anlaşamazdık. Aylin az girmedi araya... Bazen canım sıkılır Aycan'ın masasındaki süslü kalemlere takar, gider Can'a şikayet ederdim. "Bu kız neden böyle ya usta" diye... Gülerdi. "Zamane" derdi gözlerini çevire çevire...
Tabii bir de "hesap makinesi" takıntısı var.
Bilmem mi? Öğrendim işte.
Canım sıkılır, sarardım Can'a...
"Ya usta bu kentsel dönüşüm neden olmuyor, bu hükümet para mı vermiyor?"
Özellikle de para vurgusu...
Can'da hava değişir hemen. "Hadi içeri gidelim kahve içelim"...
Odaya geliriz. Karşılıklı otururuz. Birsen hanımın masasındaki hesap makinesini alırdı hemen. Ben de ilk kahkaha patlar tabii. Lakin konu açılmış, Can'ın kafasında fikirler uçuşmaya başlamış. Bir eli makinede, bir elinde kalem kağıt. Çok anlarmışım gibi, İzmir'in konut sorunundan girer, apartmanlşarı yapar, milleti doldurur. Sonra boşalttığı binaları yıkar, bitiş değil ayrışık nizamla yüksek katlar çıkar. Hava sirkülasyonu, sosyal alanlar ve binalar yapılır. Maliyet de arada hesaplanır.
Ben sıkılmış... Can memnun...
Ben Can'ı ne kadar sevdiğimi 15 Nisan'da, bana el salladığında anladım millet.
Her gece telefona giderdi elim ama açamazdım... Aylin'in ve Aycan'ın seslerini beğenmiyordum çünkü. Sanmıştım ki, ben aramayacağım aramayacağım. Ama bir gün Can arayacak "nerdesin len kaçak" diyecek... "Hadi çabuk gel, çay hazır" diyecek... Ya da arayacak "sabah kahvaltı yapma pişi yapacağız" diyecek...
Olmadı.
Onunla gideceğimiz yerler, dolaşacağımız mekanlar, yiyeceğimiz yemekler, içeceğimiz rakılar vardı.
Sonra... Memleketin gidişi, İzmir'de ne olacağı, paranın pulun durumu vardı konuşacağımız.
O da olmadı.
Can'ın gidişinin benim Can'ımı bukadar sıkacağını bilmezdim.
O cenaze namazına gelen işadamları, kanaat önderleri, siyaset erbabı, basın temsilcileri de seviyordur belki Can'ı... Tabii ki üzülmüşlerdir. Ama biliyorum ki, Can'ın bu erkenden gidişinin analizi yapılmadı. Biliyorum yapılmayacak.
Ancak ona sözüm var ben yapacağım.
Can İzmir'i çok seviyordu... O ülkesine aşıktı... Her soruna çözümü, her soruya cevabı, her söze sözü vardı.
Ama İzmir...
İzmir vefasız... İzmir kendini yürekten seven çocuklarını, çocuklarının kendini sevdiği gibi sevmiyor. Sevseydi, Can'ın "kafası atmazdı"... Can'ın yüreği sapasağlamdı... Yüreği sapasağlam olanların beyni isyan ediyor. Ama Can yüreğini, beyninin emrine vermedi. Beyninin emrine verseydi...
Evet verseydi...
Ne benim Can'ım olurdu... Ne de Can benden haberdar olurdu... Ne de bu yazı yazılırdı.
Bana göz kulak ol dedi de, ben o odaya nasıl gireceğim şimdi?
O koltuğa oturduğumda karşımda kimi göreceğim?
Benim Can'ım çok sıkkın millet...
Mİlletimin de Can'ı sıkkın...
Can artık yok... Can'ı alan, sabrını veriyor da, boşluk dolmuyor işte.
Zaten dolamaz ki?
Şimdi merak ediyorum Can ne yapıyor? Yine elinde hesap makinesi, hesaplıyor mu?
Ama hesap kitap bitti...
Baki kalan özlem... O ise "o güne" kadar bitmeyecek.
Nur içinde uyusun... Geç buldum, bağlandım erken kaybettim...
Ve biir merakım daha var...
Bu kent, kendini seven çocuklarını harcamaktan ne zaman vazgeçecek?

21 Eylül 2016 Çarşamba

"9 EYLÜL 1922: ESARETİN SONU" SERGİSİ - Apikam 2016 İzmir

Uzun zaman oldu şöyle "bildiğimce" kamera karşısına geçmeyeli... Apikam'ın sevgili çalışanı kardeşim Nihat, eline aldı el kamerasını ve çekti... O çekti ben konuştum... Şaka yapmıyorum, Türkiye'nin bu sürecinde bizi huzura kavuşturacak yegane anlayış Atatürk düşüncesidir... Özellikle yakın tarihi bilmezsek, bilip de unutursak, çocuklarımıza anlatmazsak, kula kulluğu inanç sayarsak, laikliği, halkçılığı, devrimciliği Atatürk düşüncesinden çıkarmazsak ne oluruz? 15 Mayıs'ı ve 9 Eylül'ü unutursak ne oluruz? İşte bu yüzden daha çok daha çok daha çok yurttaşın ziyaret etmesini istiyorum bu sergiyi... Sırada başka sergiler de var, tasarlıyoruz... Ama ekim ortasına kadar sürecek bu sergiye mutlaka gelin... Sergiyi görmeden, sağda solda konuşanlara lafım yok, onları zaten ciddiye almıyorum... Ama "Cumhuriyetçiyim" diyen dostların gelmemesi, İzmir basınının ilgisizliği üzüyor beni... ha bu arada, Yeni Asır Gazetesi Haber Müdürü Zafer Şahin'e teşekkür ediyorum, geldi ziyaret etti... Bizim başka Cumhuriyetimiz mi var? Bizim başka Türkiye'miz İzmir'imiz mi var?
AK Partili, CHP'li, MHP'li ve tüm siyaset adamlarını, öğrencileri, polisleri, askerleri, Vali Beyi, Emniyet Müdürü'nü, Müftü'yü, Müslümanı, Hıristiyanı, Musevi'yi... Tüm yurttaşları bekliyoruz... Belki iyi olmadı kayıt ama idare edin artık... Dedim ya, uzun zaman oldu :) Şimdiden teşekkürler... Gelenlerin, geleceklerin ayaklarına sağlık...
Hasan Tahsin Kocabaş
















27 Temmuz 2016 Çarşamba

KIZANLARA DONDURMA...



Ne güzel yollar yöntemler uyduruldu... "Kandırıldık, aldatıldık" falan... Peki daha bir kaç yıl önceye dek yazılanlar, söylenenler, o "kozmik" toplantılar falan?? ne yüzsüz, riyakar tiplermiş yahu!' Bari dik dur be... Yazdığının, yaptığının ardında dur be... 
Ya aldanmayanlar? Karşı çıkanlar? Ve "o yollarda beraber yürüyenlerin ortaklığından" zulüm görenler, can verenler, hayatı kararanlar, yuvası yıkılanlar ne olacak? 
Bugün de bakıyorum İzmir'e...
Ne kişiliksiz insanlarmış... Ya da yine takiyye yapıyorlar... Nasıl olsa her kalıba sığıyorlar ve taraftar da buluyorlar... 
İzmir'de özellikle 2002 - 2015 arası didik didik edilmeli...
Krediler, arsa tahsisleri, toplantı odası görünümdeki odalarda gecelerden sabahlara kadar yapılan toplantılar, bu toplantılara girebilmek için salya sümük yağ çekip ikbale erenler...
Yeter be, midem bulanıyor artık...
Sadece asker, polis mi yani? Ya iş dünyası? Para olmasa bu kafdar güç oluşabilir miydi? 
AKP içinde ikili oynayanlar?
Odalarda, laik görünümlü derneklerde?
Önümüzde 9 Eylül var... İzmir'de de Türkiye'de de samimiyetleri tes edeceğiz...
Bakalım etkinliklere kimler katılacak?
Bakalım kaç dernek, oda 9 Eylül açıklaması yazacak?
Bakalım 9 Eylül'de, 29 Ekim'de İzmir'de "neler olacak"...
Özeleştiri diyorum ama, "kandırıldım" diyerek nokta koymayı kastetmiyorum...
O okulların reklamları için takla atanlar... Çocuklarını o okullara kayıt için torpil arayanlar, göze girmek için sağa sola bağış yapanlar hele de "artık onları yok sayamayız" diyenler... Söyleyecek bir şeyleri yok mu? 
FETÖ'nün darbeye kadar kazandığı gücün ayrıntılarını bilmiyoruz... Öğrenir miyiz onu da bilmiyoruz? Bu darbenin yenilenme felaketini yaşar mıyız, o da belli değil... Bir meçhule giden gemi olmaktan kurtulalım. AKP'si, CHP'si, MHP'si, HDP'si artık rehber olarak bilimi alsın, kendine göre tarih yazmayı bıraksın. Madem VATAN diyoruz, o zaman "Vatan" paydasında ön yargısız birleşeceğiz. Öyle Atatürk'e saldırmakla falan olmayacağını umarım anlaması gerekenler anlamıştır. Ha Atatürk'ü de bilgisizce bir obje haline getirmeyelim. İş Atatürk resmiyle de olmaz sadece. Ona bakarsanız, kapatılan Yamanlar okulunun girişinde muhteşem bir Atatürk Köşesi de vardı... Atatürk'ün düşüncelerini, idealini anlamadıktan sonra bir halt olamayız. 
AMA HER ŞEYDEN ÖNCE BİR HESAPLAŞMA OLACAKSA, BU SADECE SİLAHLI KUVVETLER YA DA EMNİYETLE OLMAMALI. BU ŞER GÜCÜN MOTORU, ONA MADDİ KAYNAK SAĞLAYANLARDIR. ONLARIN GEREĞİ GÖRÜLSÜN... 
İşte bu yüzden bu videoyu izleyin Yurtseverler, vatanseverler... Ali Türkşen aslında en temel sözleri etti... 




12 Temmuz 2016 Salı

BAŞBAKAN "YÜZ YILLIK HESAP" DERKEN ?


Uzun zamandır "yazmak" istiyorum aslında...
Aslında yazacak da çok konu var, sabrediyorum... Taşın uzaktan gelmeyeceğini çok iyi anladığım bir ortamdayım. Sürekli "taş yiyorum" hem de "en yakınımda" dediğim yerlerden...
Eskisi kadar çok konuşmuyor, yazmıyorum...
Ama yazmamı engelleyen bir durum da yok... 
Bulunduğum pozisyon aslında mesleğimi de yapmamı sağlıyor ama, dedim ya "yakından yediğim taşlardan" darbeliyim...
Artık çoğu düşüncemi "not" alıyorum, paylaşmıyorum. 
Yüreğimde, beynimde kopan fırtınaları kimseler bilmiyor, bilmeyecek de... "Dostum, kardeşim, arkadaşım" diye bildiklerimin ne kadar bu bağlara sadık olduklarından artık emin de değilim...
Tek başınayım fikri alemimde... 
Bazen o fikirlerin beynimde sessizce çatışmasından, dayanılmaz baş ağrıları da çekiyorum... 
Not alıyor, düşünüyor ve bekliyorum...
Ama bazı konular var... 
O konularda çerden çöpten, ruhsuz ve ahlaksız yorumları dikkate almıyorum. Ama o "bazı konularda" bazı isimlerin yorumlarına takılıyorum... "Yok" diyorum... "Yok olmaz, bu sözlerin karşılık bulması lazım... Birileri yaşama sebebimiz olan tarihleri tahrip ederken de susamam ben" ...
İktidar güçleri inanılmaz bir inatla "tarihi yeniden yazma" gayretinde... 
Hem de ne yazma... 
Çanakkale Zaferi'ni parlatırken, İstiklal Harbi'ni neredeyse yok sayıyor... II. Abdülhamit'i parlatırken, İstiklal Harbi kadrosunu ve özellikle de lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü itibarsızlaştırmaya çalışıyor...
Çanakkale Zaferi'nden sonra düştüğümüz zilleti görmezden gelip, bugün Çanakkale Zaferi'ni anmamızı sağlayan 9 Eylül neredeyse iktidarın ajandasında silinmiş... Ne İktisat Kongresi, ne Lozan, ne Cumhuriyet'in ilk on yılındaki büyük hamleler hep yok ya da yeniden yazılmaya çalışılıyor.  
Üstelik ne bir tartışma, ne bir sorgulama, ne bir bilgi belge alışverişi olmadan, tüm "buyurulanlara" biat edilsin istiyorlar... 
Doğruyu sunduğunuzda küfür ediyorlar, hakaret ediyorlar, itham ediyorlar...
Ama yok... 
Benim "yuttaşlık" hakkım ve kimliğimin temeli İstiaklal Harbi'dir... 
O kadar da kolay savuşturamam ben, duymazdan göçrmezden gelemem... 
Ben görevimi yapmalıyım, mutlaka yazıp kaç kişi okursa okusun, bildiklerimizi hatırlatmalıyım. Bu ülkenin kimsenin, kimselerin babalarının çiftliği olamayacak kadar kutsal olduğunu hatırlatmalıyım...
Başbakan Binali Yıldırım, sadece kendi partidaşlarının bulunduğu bir toplantıda oldukça ilginç bir konuşma yapmış... Konuşmasında "hesabı sadece millete veririz" dediği için ve ben de "milletin sıradan bir ferdi" olduğum için inatla yazıyorum... Bunca yoğun olan Başbakanın, tutup da yazımı okuyup beni arayıp cevap vermesi mümkün değil, ama yazıp en azından dijital ortamdan tarihe not düşeceğim. Çünkü bu sözlere açıklık getirmesi zorunluk ötesi... Belki de bir tarihi fırsat....



Ne demiş Sayın Başbakan?
"... Türkiye zor bir çevrede. 100 yıldır ertelenen bir hesap var. Lozan ile ertelenen bir hesap var. O hesap tekrar karşımıza konmuştur. O hesap bu toprakların kaderini değiştirecek sinsi planların uygulamaya sokulacağı bir dönemden geçiyoruz..."
Lütfen bir kaç kez okuyalım...
Çünkü sadece bu satırlarda hem "doğrular" var hem de sanki "sinsi malum amaç"...
Cumhuriyeti eritme...
1919 – 2002 arasını yok sayma...
Tarihi yeniden yazma...
"Tek partili" yıllara öfke duyarken, "yeni tek parti düzeni liderlerinden" olduğunu unutturma çabası....
Peki bu sözler sadece alkışlanır veya sadece tepki mi çekmeli?
Hayır... 
Israrla tartışmaktan yanayım... 
Trollerinin yaptığı gibi, adımı gizleyim "küfür, tehdit, itham" olmaz bende... Ben biat da etmem... Çünkü "fikrim hür vicdanım hür irfanım hür" benim...
Geçelim...
Ne diyor Başbakan? "100 yıldır ertelenen bir hesap var. Lozan ile ertelenen bir hesap var".
100 yıl dediğimiz 2016'dan 1916'ya isabet eder...
Lozan ise 1923... Yani Başbakanın ifade ettiği bir 1916 ve civarı bir de 1923...
Ve bir "hesap...
Neden sürekli olarak hedefte 1920'li yıllar var?




Neden 1916? Ya da civarı?
Neden iktidar güçleri 16 Ağustos 1838'de İngiltere ile imzalanan "Balta Limanı Antlaşmasını" konu etmez? Neden 1839 Tanzimat ve sonuçlarından bahsetmez? Neden Tanzimattan sonra Anadolu'yu vampir gibi emen Reji'li Düyun-u Umumiye'li yılları açmaz? Neden sürekli olarak "II. Abdülhamit'e övgü Mustafa Kemal'e yergi" siyaseti güderler?
Aslında Başbakan, çok anlamlı bir 100 yıl vurgusu yaptı... Ama 100 yılı aldı getirdi 1923'e damgaladı... Okumayan çoğunluk 1923'ü, 100 yıl önceki tarih zannederse şaşırmam... Sonuçta kültürel hayatımız sadece "beğenmek" ve "paylaşmaktan" ibaret artık! Tartışma yok, araştırma yok, sorgulama yok, uygarlık yerlerde...
Oysa o çok övündükleri Osmanlı son döneminde söylenen bir söz vardır: "Barika-i hakikat, müsademe-i efkardan doğar" yani "gerçeğin ışığı, fikirlerin tartışılmasından doğar"... Peki nerede iktidarın "özgür ve uygarca görüş, bilgilendirme kriteri"?
Oysa Başbakanın sözü, şimdi hepimizi araştırmaya itmeliydi... 
Türkiye tarihinin hala çok aydınlatılmamış, konuşulmayan, yazılıp tartışılmayan süreçleri var. Evet 100 yıl önce her türlü kumpas, devletin dağılması, toprakların paylaşılması hesabına yönelikti. İçten ve dıştan ne çok vurdumduymazlıklar vardı... Tevfik Fikret'ten Namık Kemal'e, Şair Eşref'ten Ziya Paşa'ya neler neler yazılmıştı... Tevfik Fikret'in "Han-ı Yağma" şiirini hiç okumuş muydu acaba Başbakan? O şiir, Başbakanın ifade ettiği "100 yıl" içinde bir yerlerde... Düyun-u Umumiye'nin Reji kolcularının terörünü hiç merak etmiş miydi acaba Başbakan? Padişah efendinin sarayda oturduğu o zamanlarda, kaç zavallı köylünün, Reji tetikçisi kolcularca infaz edildiğini biliyor mu acaba Başbakanımız?
Bir ülke düşünün, ülkenin has yurttaşları fakirliğin her aşamasını yaşarken, sadece "anlaşma" hükümlerince ülkede oluşturulmuş yabancı köleler egemen... Ülkenin sahipleri, kolonilerin kölesi yani... Ama başta Padişah hazretleri, halife-i ru-i zemin hazretleri var; ne alâ!
1838 Balta Limanı Antlaşması ile Osmanlı'nın cellatı olan İngilizleri hiç karıştırmayalım "sinsi hesaba"... 1918'de ABD Başkanı Wilson'un "paylaşım harita paçavrasını" konuşmayalım... Ama 1923 Lozan'ı, Cumhuriyet devrimini yerlerde çiğneyelim, öyle mi?




Din diyanet işlerine girmeyeceğim... 
Her konunun dine bağlanması, dinsel çalışmalarla sürecin yorumlanmasına karşıyım. Çünkü Osmanlı'nın son yüz yılında hakim olan fakirlikti. Yani zenginler ve fakirlerin dinsel farklılıkları ilginçti hilafet Osmanlı yaşamında.
Başbakan yüzyıllık hesaplar derken doğru bir noktayı işaret etti ama verdiği "Lozan" noktası yanlış ötesi bir başka sinsi amaca işaret etti.
Herkes konuşabilmeli...
Araştırma, sorgulama, tartışma olmalı...
Türkiye üzerine oynanan oyunlara girersek, bu oyunlardaki "yerli işbirlikçileri de" açıkça ifade etmemiz gerekir. Tarihten korkarak, gizleyerek ya da değiştirmeye çalışarakda yaşayabileceğimiz tek bir sonuç vardıır, o da geri dönüşsüz bir yokoluş felaketi...Tarihe bakın, Andolu'dan bin yıldır kimler gelmiş kimler geçmiş... Bir de "saygıyla hatırlananlara" bakın... En kötü iletişim bile iletişimsizlikten daha iyidir, iktidarın iki konuda ısrarcı olması geleceğimiz için umuttur. Biri "özeleştiri" diğeri ise "iletişim"... Karşı sesleri susturarak iktidar değil zalim olunur. Oysa tarihte saygıyla anılanlar "zalimler" değildir... 
Atatürk ve Cumhuriyet gerçeği asla silinemez... 
Çünkü Atatürk ve Cumhuriyet kim ne derse desin hep saygıyla anılacaktır.



Not: Başbakan Binali Yıldırım'ın AKP siyaset akademisindeki konuşması, bu yazıya neden olmuştur. Haberi okumak için :
http://www.sondakika.com/haber/haber-basbakan-yildirim-karadeniz-i-akdeniz-i-cevreleyen-8600096/?m=0

21 Nisan 2016 Perşembe

HAKSIZSAM SÖYLEYİN!



Ama artık inanın dayanamayacağım bu "para, çıkar, rant" amaçlı, manasız yaşam sistemine!
Günlerdir "Kutlu Doğum" adıyla etkinlikler düzenleniyor... Genellikle Diyanet yönlendirmeli, Valilik, kaymakamlık onaylı...
İzmir'de de Konak Meydanı'nda...
İtirazım mı var? Hayır... Ben de Müslümanım ve İslam Peygamber'inin anılmasını asla ne eleştiririm ne de yanlış bulurum.
Ancak!
Devir Osmanlı iken, öyle ya da böyle yıkılmış. Ülke ve tabii ki İzmir, emperyalist işgal kuvvetlerinin çizmesi altına girmiş. Buna elbette ki Anadolu karşı çıkmış, yerel isyanlar daha sonra önderini bulmuş ve Mustafa Kemal Paşa gibi, Allah'ın lütfu, önce milleti tek yumruk yapmış ve o korkunç işgalden Anadolu'yu temizlemiş... Kurduğu Cumhuriyet'in de ilelebet payidar olmasının yolunu çizmiş. Diyanet'in temelini Börekçizade Mehmed Rifat Efendi gibi aydınlık İslam alimini de yanından hiç ayırmamış. Ne İslam'a, ne dine en ufak bir karşıtlığı da olmamış. Her ne kadar şimdilerde bazı zavallı beyinler aksini söylese de, eğer Gazi Paşa gerçekten İslam karşıtı olsaydı neler olurdu sorusuna yanıt veremiyorlar işte?!
Uzatmayacağım... Dün Konak Meydanı'nda bir kaç saat gözlemde bulundum. İl Müftüsünü de aramayı düşünmedim değil...
Yahu mübarekler, şu İstiklal Harbi'ne gareziniz nedir?
Örgütlü bir zafer sonrası kurulan Cumhuriyet'le alıp veremediğiniz nedir? O aklınızca imrendiğiniz, uğruna halılar serip oteller tahsis ettiğiniz Suudi'nin tarihine haline bir bakın be!
Bugün Arap ülkelerinin çoğu petrol zengini, o kadar! Nerede ulusal duruşları? Yok... Çünkü hepsi, dün onları Osmanlı'ya karşı kışkırtan Emperyalist ülkelerin "oyuncağı" olmuş!
Beğenmediğiniz Atatürk ne yapmış?
Bugün ezan (Türkçe okunsa bile) özgürce okunuyor mu?
Bugün Cuma namazlarının "özgürlük" şartının sebebi İstiklal Harbi değil mi?
Bugün hangi camiye giriş yasak? Nüfusuna "İslam" yazılması hiç yasaklandı mı? Kimin orucuna, haccına karışıldı?
Ya hu mübarekler, tüm Müslümanların, o aydınlık Peygamberi'ni nasıl okudunuz? O güzel Peygamberi anarken, O'nu bu kadar özgürce anmamıza vesile olan Mustafa Kemal Atatürk'e bir "fatihacık" okumak neden zor! Okuyan varsa eyvallah da, ne diyanet ne müftülük bu etkinliklerin içinde bu çok önemli ayrıntı göz önüne aldı mı bilmiyorum!
Yazık vallahi... Bir taraf o kapkara çıkarcılığını güzelim İslam'la gizlemeye çalışıyor, öbür tarak sadece başlıklarla Atatürk istismarını siyaset sanıyor olan güzel ülkemin yarınlarına oluyor!!!
Kim nasıl istiyorsa öyle yorumlasın ama... 23 Nisan 1920'de çekilen bu fotoğrafın bile manasını çözememişiz hep birlikte... 










Nerede kaldı müştereklerimiz ya hu? Müslümanlığı biz "bunlardan mı" öğrendik? Müslümanlık ne? Temeli insanlık, hoşgörü, anlayış, paylaşma, dayanışma değil mi?
Velhasıl...

Atatürk'üme de sadığım ki, hiç ayrılmadım! Müslümanlığımı da yaşarım... Aksini söyleyenin de alnını karışlarım!






15 Şubat 2015 Pazar

BİR DE BENDEN OKUYUN “O HAFTAYI”!...

2002 ile 2006 arasında kesintisiz sabah yayınlarımda söylediklerim, Haber Ekspres ve Yenigün’de yazdıklarım hala hafızamda ve yazdığım söylediğim hiçbir şeyi “inkâr” etmiyorum…
Sormadan “karar verenleri” zaten ciddiye almıyorum da, “dostum” ya da “arkadaşım” diyenlerin, bir küçük “neden” bile demeden, makineli tüfek gibi ve çoğunlukla da “arkamdan” yargılamalarında inanamıyorum…
17 Ağustos’ta Aya Vukla’da yapılan Ortodoks ayininde de, 5 – 9 Şubat arası İzmir’i ziyaret eden Ortodoks Patriği’nin programında da yer aldım…
İnanarak ve bir an bile pişman olmadan yer aldım…




4 Kasım’da İstanbul’da Patrik ile yaptığım neredeyse beş saatlik görüşmede de, inandığımı istediğim gibi söyledim, hatta ekranda yaptıklarımı, köşelerimde yazdıklarımı da bizzat anlattım…
Patriğin gösterdiği samimiyeti nasıl anlatayım ki?



Konuşmadan, tartışmadan “yargıda” bulunduğuma mı yanayım, yoksa “acıların” her dönem ve devirde “ortak” olduğuna yapmamız gereken vurguyu mu savunayım?
1919’un 15 Mayısında neler yaşadığını unutabilir miyim ben?
1922’nin 9 Eylül coşkusunu mu “yok” sayayım?
Mümkün mü?
Bana ne dönemin riyakârların pirim yaptığı dönem oluşundan?
Bana ne çıkarcılık adına en yüze değerlerin bile ucuz Pazar tezgâhına düşürüldüğünden?
Birisini bir zamanlar “Yiğit” sayanlar düşünsün, ben hiç saymadım ki?
Ne “Yiğitlerin” ne çıkarlar karşılığı nerelere geldiğini görmüyorum mu?
Ya İzmir?
Ben Diyarbakır’a gittiğim için eleştiren bazı dostların, aylar sonra belediye başkanı elinden plaket aldığına mı takılayım?
Herkes kendi “doğrusunu” yaşar…
Patriğin İzmir ziyaretinin, geleceğe sağlayacağı büyük insani yararları görmüyorsa birileri, ben ne yapayım? Sormuyorlar ki anlatayım?





Geçmişinden korkan, kaçan, utanan biri değilim ki?
Geçmişinden kim korkuyorsa onlar düşünsün…
Dünyada “din adına” türlü cinayetlerin işlendiğini yaşamıyor muyuz?
Bir Müslüman olarak, inandığım dinin bunca katliama referans yapılmaya çalışılmasının arkasında ne var acaba?
Peki…
Ben sizi 1919 şartlarında götürsem?
1919 ile 1922 arasında İzmir doğru düzgün masaya yatırılmış mı?
Neden bu kirli ve kanlı savaşın sadece iki mağduru olmuş?
İzmir’de Levantenler, Katolikler, Museviler de yaşarken, neden “fatura” sadece Müslümanlara ve Ortodokslara çıkarılmış?
Çok konuşulacak konu var çoook? Ama konuşamıyoruz ki…
Türkiye ile Yunanistan arasında, aslında tabanda dostluklar yaşanırken neden tavanda “devletlerarası dostluk” oluşmuyor? Acaba Türkiye ve Yunanistan arasında ekonomik, sosyal, siyasal birlikteliklerin olacak olması dünyada “birilerini mi” rahatsız ediyor?
Aslında Patriğin gelişiyle keşke bu meraklar başlasaydı…
Mesela “Türk – Yunan İlişkilerinde İngiliz etkisi” gibi bir başlıkla da sempozyum yapılabilseydi? Mesela işgal öncesi ve sırası ABD Konsolosluk faaliyetleri de masaya serilebilseydi… Ya da İşgal sonrası İzmir’deki bazı gayrimenkullerin el değiştirmesine mercek tutulabilseydi…
Mümkün mü?
Asla… En azından şimdilik…
REJİ denen kanlı örgütün Ege’de kıydığı zavallı köylülerin kimler olduğu hiç merak mı edildi? Biz Alsancak’taki eski Tekel binalarını REJİ adıyla güya “kültür merkezi” yapmak isteyenlerden bile özeleştiri istemedik ki?
Biz Yunanistan düşmanı” olarak büyütüldük ama Atatürkçüyüz, öyle mi?
Atatürk’ün “barış anlayışını bile” anlayamayan Atatürkçüyüz biz…
Yunanlar da “Türkiye Düşmanı” olarak büyütüldü, yalan mı?
Ben “tartışma” olanağı buldum…
Neyse… Sorulacak çok soru var hem İzmir’de hem Atina’da…
Ama önyargıları kıracağız, kırmalıyız önce…
Tamamen insanca bakarsak yaşama, insanlığın o yüze erdemlerinin nasıl ortak olduğunu da anlarız.
“Patriğin burada ne işi var” diyenlere güldüm ben mesela…
Adam Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı…
Üstelik askerliğin de, öyle kısa dönem, parayla falan değii tam yapmış…
Üstelik TSK ona “maaş mutemetliği görevi” vermiş.
Gaziemir’den Gelibolu’ya giden bir askerlik serüveni var…
Hatta bir asker arkadaşı da, elinde baklavasıyla görmeye geldi onu.
Evet ben Aya Vukla’nın “kültür merkezi” olarak kullanılmasından yanaydım…
Neden?
Doğru muydu?
Yunanistan’da, adalarda, Selanik’te birden bire başlayan Osmanlı eserlerinin tamiratının ardında ne var?
Ben yanlış düşündüm ve şimdi doğruların peşindeyim sorarak, araştırarak, tartışarak…



Yıllardır “inanç turizmi” diye bağırıp çağıran, sağa sola çemkirenlerin yıllardır yapamadığını bir anda gerçekleştiriverdi İzmir… Ama bu bir haftalık süreç kolay olmadı. Taş uzaktan gelmez mantığıyla, bu ziyareti önemseyen hepimiz “taşlandık”… Hem de hiç ummadığımız dostlarımızca…
Unutamam o acıyarak okuduğum sosyal medya mesajlarını…
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun, İzmir Valisi Mustafa Toprak’ın, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş’ın, Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur’un, Bornova Belediye Başkanı Olgun Atilla’nın, Selçuk Belediye Başkanı Zeynel Bakıcı’nın, İzmir Emniyet Müdürü Celal Uzunkaya’nın, İzmir Kültür Müdürü Abdülaziz Ediz’in, İzmir İl Müftüsü Ramazan Muslu’nun, İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş’ın ve tüm kadrolarının vatanperver bir şekilde, bu toprakların dünyaca ünlü “konukseverliğini” nasıl yaşama geçirdiğini mutlaka İzmir’in bilmesi gerekiyor. Çünkü bu ortamlarda ne ticaret, ne kâr, ne siyaset hiç olmadı.
Sadece “insanlığın yüce değerlerine” can suyu verildi…






Egede Son Söz haber portalında Teodora Hacudi ayrıntıları tek tek yazmış.
Öyle ayrıntılar var ki… Merak edip de izlenseydi, her biri uluslararası “haber” olurdu…
Lakin Allahtan Yunan medyası temsilcileri adım adım takip etti…
Patriğin her ziyaret ettiği yerde yaptığı konuşmalarda hep Anadolu vardı… Anadolu’nun bilgeleri, yüce kişileri… Bir zavallı cahilin telefonda bana söylediği gibi “Hristiyanlık propagandası” yapmadı Patrik… Ya da bir başka zavallının dediği gibi “bölücülük de” yapmadı… Patrik İzmir’den dünyaya “insani birliktelik” tavsiye etti… Ne Müslümanı ne Musevi’yi düşürmedi, yüceltti…           
Patriğin İzmir ziyareti sonrası, İzmir’in geleceği adına değerlendirmeler yapılmalıydı, yapılmıyor şimdilik… Ama şu kadarını söyleyim.
İzmir ne yazık ki “çalışmaktan” çok “konuşmayı” maharet sayanların baskısı altında! Yetki ve mühür sahipleri ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, kentin dinamiklerinin öncelikle “özeleştiriye” ihtiyaçları var.
Konuşacak… Yazacak… Tartışacak çok, ama hepsi de bilgi ve gözlem temelli olmalı. Gelmeden, gelmemek için baha üreterek, katılmadan, katılanları imayla zan altında bırakarak kent sevgisi olmaz.
Sadece bloğumda yazıyorum… Soracağınız ne varsa buyurun…
Ama lütfen önyargılarınıza teslim olmayın.
Patriğin her girdiği yerde, o yerin “seçilmişiyle” diktiği ağaçların tutması için dua ediyorum ben…



İzmir 5 – 9 Şubat arası çok güzel bir adım attı…
Kaybetmedi, kazandı.


23 Ocak 2015 Cuma

UĞUR MUMCU



YARIN 24 OCAK... NURLAR İÇİNDE YAT UĞUR MUMCU... NE YAZIK Kİ SENİ ANLAYAMADIK!

19 Ekim 2014 Pazar

SABAH RESİMLERİ SON PROGRAMI 27 HAZİRAN 2014



Üzerinize afiyet biraz "üşüttük" galiba... Uyudum uyandım aklıma "son Sabah Resimleri" geldi, mahsunlaştım... "Hani" dedim kendi kendime "paylaşsam hatırlanır mı acaba son"? Sonra "unutulmadığımız sokaklardan" belli, çatlasın düşmanlar :) dedim... Bu pazar ve yarın başlayacak yeni hafta güzel olsun... Kimbilir, belki bir gün yine....?