Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

6 Eylül 2026 Pazar

9 EYLÜL’Ü KUTLAMAK KOLAY, İZMİR’LE YÜZLEŞMEK ZOR! “Utanç Günleri: 6 – 7 Eylül 1955”



9 EYLÜL’Ü KUTLAMAK KOLAY, 

İZMİR’LE YÜZLEŞMEK ZOR!

“Utanç Günleri: 6 – 7 Eylül 1955” 

Bugün 6 Eylül 2026…

Tam 71 yıl önce bugün, İstanbul’da ve İzmir’de bu ülkenin özellikle Rum yurttaşlarının evleri, dükkânları, ibadethaneleri ve hatıraları hedef alındı.

Yıllarca adına ürkekçe “6-7 Eylül Olayları” denildi.

Oysa yağmanın listeleri önceden hazırlanmışsa, kalabalıklar taşınmışsa, güvenlik güçleri saatlerce seyretmişse, insanların inancı ve kimliği hedef seçilmişse bunun adı sıradan bir “olay” değildir.




Üç gün sonra ise 9 Eylül…

İzmir’in kurtuluşunun 104. yılı.

Dört yıl önce, 2022’de, 100. yıl için “Bu büyük yıldönümünü siyasal kavgaların gölgesinde harcamayın; devlet, belediyeler, üniversiteler, iş dünyası, basın ve sivil toplum el ele versin” diye yazmıştım.

Hakkını teslim edelim: İzmir o gece tarihinin en kalabalık kutlamalarından birini yaşadı. Dev sahne kuruldu, işgalden kurtuluşa uzanan gösteri yapıldı, yüz binler Kordon’a aktı, Tarkan konser verdi. Ardından APİKAM “İzmir’in Yüz Yılı” sempozyumunu topladı; sergiler açıldı, kitaplar yayımlandı.

Yani coşku vardı.

Peki yüzleşme?

Peki cesur sorular?

Peki arşivlerin kapılarının sonuna kadar açılması?

Orada hâlâ aynı yerdeyiz!

2026’nın resmî 9 Eylül programında yine zafer yürüyüşü, çelenk, süvari birlikleri, SoloTürk ve fener alayı var. Elbette olsun. Bayraklarımız dalgalansın, marşlarımız söylensin, bu kentin kurtuluşu hak ettiği gururla kutlansın.

Çünkü 9 Eylül yalnız İzmir’in değil, emperyalist işgalin Anadolu’dan sökülüp atılmasının da simge günüdür.

Ama tarih yalnız tören değildir!

Tarih, alkışın sustuğu yerde başlayan sorgudur.

Biz 104 yıldır 9 Eylül’ün kahramanlarını anlatıyoruz; iyi de yapıyoruz. Fakat 9 Eylül’den sonra İzmir’de ne olduğunu, yangını, terk edilmiş malların nasıl el değiştirdiğini, mahallelerin kimliğinin nasıl silindiğini, işgali bizzat yaşamış İzmirlilerin yeni kent anlatısında neden görünmezleştiğini aynı cesaretle konuşabiliyor muyuz?

Nurettin Paşa’nın rolünü, Metropolit Hrisostomos’un linç edilmesini, 9 Eylül ile 13 Eylül arasındaki dört günün güvenlik ve yönetim boşluklarını, İngiliz, Amerikan, Fransız, İtalyan ve Yunan diplomatik raporlarının birbiriyle çelişen anlatılarını, yangının faillerine ilişkin karşıt tezleri neden tek bir hükme mahkûm ediyoruz?

Ben “şu yaptı, bu yaptı” diye arşiv görmeden hüküm vermekten yana değilim.

Ama “soru sormayın” diyen tarih anlayışından da değilim!

İzmir’i sevmek, İzmir’in yalnız zaferlerini değil, acılarını ve ayıplarını da sahiplenmektir. Hakikat vatan sevgisinin düşmanı değildir; tam tersine en namuslu biçimidir.

İşte 6-7 Eylül 1955 tam da bu nedenle 9 Eylül’ün yanı başında duruyor.

Bir yıl önce, 1954’te, Kıbrıs’taki “Enosis” gerilimi yüzünden 9 Eylül kutlamaları yasaklanmıştı. Feroz Ahmad’ın aktardığına göre Başbakan Adnan Menderes radyodan, “9 Eylül’ün kutsal anlamının herhangi bir siyasi kriz biçiminde istismar edilmesine imkân tanımanın millî vicdanımızı rahatsız edeceği” düşüncesinde olduğunu açıklamıştı.

Bakın şu acı çelişkiye!

1954’te istismar ihtimali gerekçesiyle kutlamayı iptal eden siyasal akıl, 1955’te istismarın yağmaya, kundaklamaya ve yurttaşa saldırıya dönüşmesini engelleyemedi.

Daha doğrusu, yıllardır yayımlanan arşiv belgeleri, tanıklıklar ve yargı kayıtları bize “Engelleyemedi mi, engellemek mi istemedi?” sorusunu sorduruyor.

İzmir’de kalabalık Konak Meydanı’ndan Kordon’a, Alsancak’a ve Fuar’a yayıldı. Yunanistan bayrağı indirildi; Yunan Konsolosluğu, Fuar’daki Yunan pavyonu, evler, işyerleri ve bir kilise saldırıya uğradı.

Dilek Güven’in çalışmasındaki tespitlere göre İzmir’de 14 ev, 6 işyeri, bir pansiyon, bir kilise, Yunanistan Fuar Pavyonu, Yunanistan Konsolosluğu ve İngiliz Kültür Enstitüsü hedef oldu. Yedi kişi ağır, 50 kişi hafif yaralandı ve toplam zarar 475 bin 500 lira olarak kayda geçti.

Yunan arşivlerine de baktım.

Yunan diplomatik arşivinde ΓΔΑ ΓΠ 11834/479 koduyla kayıtlı, İzmir Konsolosluğu’nun 13 Eylül 1955 tarihli raporuna atıf yapan Yunanca araştırmalar, İzmir’deki saldırıların saatini ve güzergâhını daha da belirginleştiriyor. 

Rapora göre Çele Postası, 6 Eylül günü Yunanların Türk Konsolosluğu’nu bombaladığı iddiasını manşete taşıyarak Konak Meydanı’nda Yunan bayrağının artık dalgalanamayacağını yazdı.

Ardından meydandaki bayrak indirildi ve yakıldı; Fuar’daki Yunan pavyonu taşlandı, sonra ateşe verildi.

Aynı rapora göre saat 21.00 dolayında yaklaşık 400 kişilik bir grup Alsancak’taki Yunan Konsolosluğu’na girdi, eşyaları parçaladı ve binayı benzinle yaktı. Konsolosluk görevlileri arka kapıdan kaçarak kurtuldu.

NATO karargâhında görevli Yunan subayların evleri yağmalandı; bir subay ile eşi ağır biçimde dövüldü. Hatta limandaki iki gemi, mürettebatlarında Yunan bulunduğu sanılarak ateşe verilmiş cisimlerle hedef alındı.

Şimdi buna “bir anda kabaran millî öfke” mi diyeceğiz?

Gazete manşeti hazır, hedef belli, yürüyüş güzergâhı belli, benzin hazır, güvenlik seyirci…

Tesadüf dediğiniz şey bu kadar dakik çalışır mı?

Peki devlet neredeydi?

Polis niçin bekledi?

Müdahale emri neden verilmedi?

Vali Kemal Hadımlı ne yaptı, ne yapmadı?

Dönemin Meclis tartışmaları bile polis ve jandarmanın etkisiz kaldığını, kimi yerlerde saldırganlara göz yumulduğu iddiasını kayda geçirmişti. İzmir Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü hakkında soruşturma açıldı, yöneticilerin yerleri değiştirildi.

Yassıada yargılamalarında Hadımlı dört buçuk yıl hapse mahkûm edildi.

Bu ayrıntılar “söylenti” değildir; devletin ve yargının kendi kayıtlarında vardır.

Dahası var.

24 Ekim 1955’te, yani saldırılardan yaklaşık bir buçuk ay sonra, zarar gören Yunanistan Konsolosluğu yeniden açılırken alışılmadık bir tören yapıldı.

Türk ve Yunan askerleri yürüdü, Yunan millî marşı çalındı ve Ulaştırma Bakanı, DP İzmir Milletvekili Muammer Çavuşoğlu Yunan bayrağını göndere çekti.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın İzmir Başkonsolosluğu tarihçesi bu törene başka bir önemli ayrıntı daha ekliyor:

Rum tüccar Emmanuil Kapetanakis’in 1948’de Yunan devletine bıraktığı Kordon’daki neoklasik binanın mülkiyetine Türk devleti yıllarca itiraz etmişti. Fakat Eylül 1955 saldırılarından sonra mülkiyet hakkı tanındı; 24 Ekim’de İzmir Valisi binanın anahtarlarını Başkonsolos Mihalis Zafiriu’ya teslim etti.

Yani aynı tören yalnız bir bayrağın yeniden göndere çekilmesi değildi; yıllardır süren bir mülkiyet çekişmesinin, uluslararası baskı altında apar topar çözülmesiydi.

Bir ay önce yırttır, yaktır, seyret…

Bir ay sonra diplomasi sıkıştırınca aynı bayrağın önünde saygı dur!

İşte çapsız, sorumsuz ve kitle duygularıyla oynayan siyasetin özeti budur. Bedeli ise makam sahipleri değil; evi yağmalanan, dükkânı yakılan, korkudan doğduğu şehri terk eden yurttaş öder.

Aradan 71 yıl geçti.

Bugün İzmir sokakları, İzmir ekonomisi, İzmir’de “doğmayan” Türkiye dışı güya “din kardeşi” Suriyelilerin ve benzerlerinin eline geçiyor. Ama “dün” evleri yağmalanan, namusları kirletilenler bu toprakların evlatlarıydı!

Peki ne oldu dersiniz?

6 Eylül 2023’te, olayların bütün yönleriyle araştırılması için 21 milletvekilinin imzasıyla TBMM’ye bir Meclis araştırma önergesi verildi.

Bugün, 6 Eylül 2026 itibarıyla TBMM’nin kendi sayfasında önergenin son durumu hâlâ tek kelimeyle yazıyor:

“Gündemde.”

Üç yıl geçmiş; hakikat hâlâ sırada bekliyor!

2025’te, pogromun 70. yılında Hrant Dink Vakfı yeni kaynak ve eğitim çalışmalarını duyurdu. İnsan Hakları Derneği ise yalnız devlet mekanizmasını değil, saldırılara katılan ve onları mümkün kılan toplumsal zemini de sorgulamak gerektiğini söyledi.

KONDA’nın daha önce yayımlanan araştırmalarına dayanan değerlendirmeler, toplumun önemli bir bölümünün 6-7 Eylül hakkında bilgi sahibi olmadığını, çoğunluğun görüş bildirmekten kaçındığını gösteriyor.

Üstelik “belge yok” bahanesi de artık geçersizdir.

Yunanistan Devlet Arşivleri’nin 100. yıl dolayısıyla kurduğu 1922 Dijital Arşiv Portalı, 516 arşiv ve koleksiyonun tarifini, 60’tan fazla kurumun malzemesini ve 2 bini aşkın dijital belgeyi bir araya getiriyor.

İçinde Yunan Dışişleri Bakanlığı’nın Diplomatik ve Tarihî Arşivi, askerî kayıtlar, İzmir yangını fotoğrafları, Metropolit Hrisostomos’a ilişkin yazışmalar, mülteci tanıklıkları ve mallara ilişkin belgeler var.

Demek ki iki kıyıda da belge var.

Eksik olan belge değil; belgeyi birlikte okumaya cesaret edecek siyasal ve akademik iradedir!

Demek ki yalnız arşivler kapalı değil; vicdanlar da ürkek!

Şimdi İzmir’e soruyorum:

9 Eylül’ü yalnızca bayrak, kortej, uçak gösterisi ve konser olarak mı yaşayacağız?

Yoksa kurtuluşun gerçek anlamını; bağımsızlık, yurttaşlık, hukuk ve insan onuru üzerinden yeniden mi tanımlayacağız?

Bir ülke, kendi yurttaşını dininden, dilinden, mezhebinden, etnik kimliğinden ya da siyasal görüşünden dolayı hedef hâline getiriyorsa, düşmanı dışarıda aramasın.

Çünkü emperyalizmin en sevdiği ülke; içeride birbirinden nefret eden, komşusunu “öteki” gören, hakikati parti rozetine göre eğip büken ülkedir.

9 Eylül’ün ruhu intikam değildir.

Yağma hiç değildir.

Bir başka halktan nefret etmek ise asla değildir!

9 Eylül’ün ruhu bağımsızlıktır. İşgale boyun eğmemektir. Kendi yurdunda onuruyla, hukuk güvencesiyle, eşit yurttaş olarak yaşamaktır.

Bu nedenle 6-7 Eylül’le yüzleşmeden 9 Eylül’ü eksiksiz anlayamayız.

1922’yi hamasetle dondurup 1955’i utangaç bir dipnota çevirirsek, bugünün linç dilini de yarının felaketini de besleriz.

Dün “Rum gavuru” diye dükkân arayan zihniyet, bugün başka bir kimliğe başka bir hakaret bulur. İsim değişir, hedef değişir, sopayı tutan el değişir; fakat örgütlü nefretin yöntemi değişmez.

Onun için çağrım açıktır:

TBMM, üç yıldır “gündemde” beklettiği araştırma önergesini ele alsın.

Devlet Arşivleri, Dışişleri, Emniyet ve askerî arşivlerdeki ilgili belgeler araştırmacılara açılsın.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Valilik, üniversiteler, meslek odaları ve azınlık vakıfları ortak bir “İzmir 1919-1955 Hakikat ve Kent Belleği” çalışması başlatsın.

APİKAM sözlü tarih tanıklıklarını, tapu ve emval-i metruke kayıtlarını, yangın raporlarını, konsolosluk yazışmalarını ve yerel basını dijital ortamda herkesin erişimine sunsun. Tabii Apikam hala “kent arşivi” ise ve içindekiler hala “duruyorsa”?

Yunanistan Devlet Arşivleri’nin 1922 portalıyla ortak bir katalog kurulsun; Türk ve Yunan belgeleri yan yana, saklanmadan, seçilmeden yayımlansın.

Kordon’a bir anı taşı koymak yetmez; o taşın altındaki gerçeği de okumak gerekir.

9 Eylül’ü elbette kutlayacağız.

Bayrağımızı gururla taşıyacağız.

Mustafa Kemal’i, ordumuzu, Kuvayı Milliye’yi ve bağımsızlık uğruna toprağa düşenleri minnetle anacağız.

Ama aynı zamanda bu kentte korkutulan, yağmalanan, kovulan, unutulan bütün yurttaşların hatırasına da sahip çıkacağız.

Çünkü gerçek zafer, düşmanı denize dökmek kadar, nefreti de vicdandan söküp atmaktır.

Ve çünkü İzmir’e en büyük ihanet, onun tarihini eksik anlatmaktır!

💥KAYNAK VE ARAŞTIRMA NOTLARI 

1- Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, Hil Yayınları.

2- Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, İletişim Yayınları. 

3- TBMM, 28. Dönem, 10/322 esas numaralı Meclis araştırması önergesi ve güncel durum kaydı. 

4- Tuncer Zorbay, “6/7 Eylül Olaylarına TBMM ve Kamuoyu Tartışmaları Çerçevesinde Yeni Bir Bakış”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 2019. 

5- Hrant Dink Vakfı, “Azınlık Hakları Çalışmalarına Dair: 6-7 Eylül’ü Anarken”, 2025. 

6- İnsan Hakları Derneği, “6-7 Eylül Sadece Bir Devlet Operasyonu muydu?”, 2025. 

7- Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, “İzmir’in Yüz Yılı Sempozyumu”, 2022. 

8- İzmir Valiliği, “9 Eylül İzmir’in Kurtuluşunun 104. Yıl Dönümü Kutlama Programı”, 2026. 

9- Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, İzmir Başkonsolosluğu tarihçesi. 

10- Yunan diplomatik arşivi, İzmir Konsolosluğu raporu, 13 Eylül 1955, ΓΔΑ ΓΠ 11834/479. 

11- Yunanistan Devlet Arşivleri, 1922 Dijital Arşiv Portalı.


hasantahsink@gmail.com

WhatsApp: 05401968178

30 Ağustos 2026 Pazar

1922'DE KOVDUK, 2026'DA İŞBİRLİKÇİLERİ ARAMIZDA!

 


30 AĞUSTOS 2026

1922'DE KOVDUK,
2026'DA İŞBİRLİKÇİLERİ ARAMIZDA!

Kovulan Emperyalizm’in 1945 Sonrası Açtığı Yarım Kalan Hesap

Hasan Tahsin Kocabaş / İzmir, 30 Ağustos 2026


Bugün 30 Ağustos…

Bir milletin yalnızca düşman ordularını değil, o orduların arkasındaki emperyalist hesabı da Anadolu’dan söküp attığı gün. Dumlupınar’dan İzmir’e uzanan o büyük yürüyüş; sadece süngünün, topun, tüfeğin zaferi değildi. Bir milletin ‘Ben varım!’ diye ayağa kalkmasıydı.


Ama insan bugün pazara çıkınca ister istemez soruyor:

1922’de emperyalist orduları kovduk da, 2026’da onların ekonomik düzenine kapı açan işbirlikçi zihniyeti neden hâlâ aramızda taşıyoruz?

Sakın ‘işbirlikçi’ sözünü yalnızca yabancı elçilik kapısında talimat bekleyen karikatür tipler için kullandığımı sanmayın. Benim sözünü ettiğim; üreticiyi toprağından soğutan, tarlayı betonla boğan, tohumu, gübreyi, ilacı ve mazotu dövize bağlayan; sonra da ithalat kapısını açıp bunu başarı diye pazarlayan zihniyettir. Adı değişir. Makamı değişir. Partisi değişir. Ama sonucu değişmez: Üreten millet, satın alan millete dönüşür. Ve ne yazık ki 2026 ve dönüştük!

Osmanlı'nın sonundaki acı ders

Osmanlı’nın son dönemini yalnız savaş yenilgileriyle anlatmak eksik tarih olur. Devlet, 1854’te dış borçlanmaya başladı; borç aldıkça güçsüzleşti, güçsüzleştikçe yeni imtiyazlar verdi. 1875’te mali iflas ilan edildi. 1881’de Düyun-u Umumiye kuruldu. Tuzdan tütüne, damga vergisinden balık resmine kadar kimi devlet gelirleri yabancı alacaklıların denetimine bırakıldı. Yani borç yalnız kasaya girmedi; egemenliğin odalarına da girdi.


Osmanlı'ya Diz Çöktüren Düyun-u Umumiye Merkezi

İşte Cumhuriyet’i kuran kadro bu yüzden bağımsızlığı yalnız sınır çizgisi olarak görmedi. Büyük Taarruz’un üzerinden henüz altı ay bile geçmeden, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplandı. Çünkü Mustafa Kemal Paşa biliyordu: Siyasi ve askerî zaferler ekonomik zaferlerle tamamlanmazsa kalıcı olamaz.

Zafer, yalnız düşmanı denize dökmek değildir. Zafer; ekmeğini, ilacını, enerjini, teknolojini ve geleceğini başkasının insafına bırakmamaktır.



1945: Ordular değil, nüfuz düzeni

Benim tarih okumamda 1945 bir kırılmadır. Kovduğumuz emperyalist güçlerin orduları yeniden Anadolu’ya çıkmadı; fakat savaş sonrasının yeni dünya düzeniyle birlikte nüfuzları yeniden içeri girmeye başladı. Bu kez üniformanın önünde süngü değil, yardım anlaşması; topun yanında kredi, işgal karargâhının yerinde askerî ve ekonomik ittifak masaları vardı.

Elbette tarihi tek cümleye sıkıştırmayalım. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve doğu sınırı üzerindeki talepleri Ankara’da gerçek bir güvenlik kaygısı yarattı. Türkiye bu baskı altında Batı Bloğuna yöneldi; 1947 Truman Doktrini’yle Amerikan askerî ve ekonomik yardım düzenine girdi, Marshall Planı’ndan yararlandı ve 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye oldu. Bunların her biri dönemin şartları içinde alınmış devlet kararlarıydı; hiçbiri hukuken ‘işgal’ değildi.

Ama bir kararın işgal olmaması, bağımlılık üretmeyeceği anlamına gelmez. Mesele ittifak kurmak değil; ittifakta kendi aklını, kendi planını ve kendi üretim gücünü koruyabilmektir. Yardımın yön verdiği tarım, dış kredinin biçimlendirdiği sanayi, başka başkentlerin güvenlik önceliklerine göre kurulan siyaset zamanla millî seçeneği daraltıyorsa, orada bağımsızlık tartışması başlar.



1945’ten sonra kapıdan giren şey yabancı asker değildi; yabancı önceliklerin yerli kararları biçimlendirme kudretiydi.

12 Eylül: 24 Ocak'ın süngülü bekçisi

Asıl düğmeye 12 Eylül 1980’de yeniden basıldı. Darbe yalnız Meclis’i, partileri ve sendikaları susturmadı; 24 Ocak ekonomik kararlarının toplumsal itirazdan arındırılmış bir ortamda uygulanmasının da yolunu açtı. Türk lirası sert biçimde devalüe edildi; destekler sınırlandı, dış ticaret serbestleştirildi, yabancı sermaye ve kâr transferleri kolaylaştırıldı, ücretler baskılandı. Kararların mimarı Turgut Özal, darbe yönetiminde ekonomi yönetiminin başında tutuldu.

1984’de tamamen “dış prodüksiyonla” başlatılan “PKK Terörü” ve 12 Eylül cuntasının “çaktırmadan” desteklemeye başladığı “Fethullahçılar” , Türkiye’yi bir daha ekonomik olarak da “1923 mucizesine” götürmeme garantileriydi.

TBMM’nin 12 Eylül araştırmasında da açıkça kayda geçtiği gibi, sandık kaygısı taşımayan askerî yönetim altında 24 Ocak programını hızla uygulamanın önündeki siyasal engeller kalkmıştı. Darbenin bütün sebeplerini ekonomiye indirgemek tarih olmaz; ama ekonomiyi darbeden ayırmak da gerçeği sakatlar. Siyaset susturuldu, emek örgütleri dağıtıldı, toplum korkutuldu; ardından piyasanın kuralları sermaye lehine yeniden yazıldı. Ve Türkiye o insanlık düşmanı “liberalizm” ile “serbest piyasa bencilliğinin” kucağına düşürüldü!

Ben bu zihniyete ‘emperyalist Düyun-u Umumiye ve kapitülasyon kafası’ diyorum. Bu, yeni bir kurumun resmî adı değil; tarihsel bir benzetmedir. Dün yabancı alacaklılar tütün ve tuz gelirine el koyuyordu. Bugün bütçe, üretim, enerji, tohum, teknoloji ve finans kararları dış krediye, dövize ve ithal girdiye göre şekilleniyorsa aynı teslimiyet ruhu başka elbiseyle karşımızdadır. Kapitülasyon bazen gümrük imtiyazıdır; bazen kendi üreticini koruyamama alışkanlığıdır.

Atatürk'ün cetveliyle ölçersek

Atatürk bağımsızlığın ölçüsünü tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta koymuştu: ‘Tam bağımsızlık’ siyasi, mali, ekonomik, adli, askerî ve kültürel alanların tümünde bağımsızlık demekti. Birindeki eksiklik, ülkenin gerçek anlamda bağımsızlığını yaralardı. ‘Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir’ sözü de kişisel bir gurur cümlesi değil, Cumhuriyet’in devlet ahlakıydı.

İzmir İktisat Kongresi’ndeki uyarısı bugün pazardaki etiket kadar günceldir: ‘Siyasal, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa’ kalıcı olamazlar.

Demek ki 30 Ağustos’u kutlamanın ilk şartı, bağımsızlığı yalnız marşta değil bütçede; yalnız bayrakta değil fabrikada, yalnız sınırda değil tarlada savunmaktır.



Yedi ülke masalı değil, çıplak gerçek

Yıllardır tekrarlanan bir söz var: ‘Türkiye, dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydi.’ Kulağa hoş geliyor ama bu ifadeyi doğrulayan güvenilir, resmî bir ‘yedi ülke’ sınıflaması yok. Gazetecilik hamaset değil, kayda geçme işidir. Bu yüzden efsaneye değil, eldeki rakamlara bakalım.

TÜİK’in 2024-2025 piyasa dönemi verisine göre toplam tahıl yeterlilik oranı yüzde 91,1’e indi. Buğdayın toplam yeterliliği yüzde 104,3 görünse de ekmeklik ve diğer buğdaylarda oran yüzde 92,3. Arpada yüzde 84,6, mısırda yüzde 73,1. Soyada ise yalnızca yüzde 4,2! Yani bazı kalemlerde fazlamız var; kimi kritik kalemlerde ise kapı sonuna kadar dışarıya açık.

Bu ayrım önemlidir. Türkiye tarımda hiçbir şey üretmiyor demek de yanlıştır, her şeyde kendimize yetiyoruz demek de. Gerçek daha serttir: Büyük bir üretim gücümüz var ama o gücün stratejik damarları ithal girdilere ve dış alıma bağlanmıştır.

Üretim hızımız ne söylüyor?

2025’in kesinleşen tablosu ağırdır. Toplam bitkisel üretim 121 milyon tona geriledi; bir yıldaki düşüş yüzde 11,3 oldu. Tahıl üretimi yüzde 12,3 azalarak 34,2 milyon tona indi. Buğday 17 milyon 950 bin tonla yüzde 13,7, arpa 6 milyon tonla yüzde 25,9 geriledi. Meyve üretimindeki düşüş yüzde 31,6’ya ulaştı. Kırmızı et üretimi de 2024’te yüzde 11,7, 2025’te bir kez daha yüzde 10,5 azaldı.

2026 için ilk tahminler daha iyi: Tahılda yüzde 21,7, buğdayda yüzde 26,7, arpada yüzde 50 artış bekleniyor.

İnşallah gerçekleşir.

Ama tahmin, hasat değildir. Üstelik aynı tahmin mısırda yüzde 5,9, soyada yüzde 12,7, patateste yüzde 3,1 düşüş öngörüyor. Bir yıllık toparlanma beklentisini yapısal bağımsızlık diye sunmak, yağmur duasını tarım politikası sanmaktır.

Çiftçinin maliyeti de yerinde durmuyor. Tarımsal girdi fiyatları 2025 Aralık’ında yıllık yüzde 33,15 arttı. Tohum, gübre, yem, ilaç, enerji, mazot pahalılaştıkça üretici ekmekten vazgeçiyor; üretim azalınca ithalat ‘zorunluluk’ diye önümüze konuyor. Önce üreticinin nefesi kesiliyor, sonra dışarıdan alınan ürün kurtarıcı ilan ediliyor. Üreticiden “üç paraya” ürün alan vicdansız emperyalist işbirlikçisi toptancılar, markette on katına aynı ürünü sattırmayı “serbest piyasa” yalanına sokuyorlar. Oysa bir zamanlar parası olan ama ayağını yorganına göre uzatmayı da bilen Türk milleti, şimdi elinde kredi kartlarıyla “yabancı bankalara” borçlanıyor ama eldeki para da yetmiyor. Emekliler ise “yaşam ile ölüm” arasında mücadele veriyor.

Ne güzel düzen değil mi?

İthalat büyürken anlatılan başarı masalı

2025’te tarım, gıda ve içecek ihracatı 27,79 milyar dolar oldu. Güzel. Aynı yıl ithalat yüzde 25,47 artarak 22,88 milyar dolara çıktı. Sektör hâlâ 4,91 milyar dolar dış ticaret fazlası verdi. Bunu saklayacak değilim. Doğruya doğru. Ama ithalatın dörtte birden fazla büyümesini de alkışlayacak değilim. Çünkü mesele yalnız kasaya giren ve çıkan dolar değildir; hangi üründe, hangi girdide, hangi ülkeye mecbur kaldığınızdır.

Fındık satıp soya almak; makarna satıp ekmeklik buğday açığı vermek, işlenmiş ürün ihraç ederken yem hammaddesinde dışarıya bağlanmak kâğıt üzerinde fazla yazabilir. Fakat kriz çıktığında, savaş başladığında, kur sıçradığında sofraya gelen faturayı o ‘fazla’ kapatmaz.

Ülkenin toplam dış ticaretinde de 2025 bilançosu 92 milyar dolarlık açık gösteriyor. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 74,8’e gerilemiş. Yani yalnız tarlada değil, sanayide ve teknolojide de aynı büyük mesele önümüzde duruyor: Üretmeden tüketmek, katma değer yaratmadan ithal etmek, sonra da borçla günü kurtarmak.

Limon 100 lira, Mordoğan'da 300 lira

Gelelim büyük nutukların sustuğu yere: Pazara…

28 Ağustos 2026 tarihli İzmir hal kayıtlarında Lamas limonun toptan kilosu 50 ile 100 lira arasında. Ben Mordoğan’da 300 lirayı gördüm. Bu iki rakam arasındaki uçurum sadece nakliye değildir; plansızlığın, fırsatçılığın, denetimsizliğin ve tüketicinin sahipsizliğinin fotoğrafıdır.

Aynı tezgâhta Norveç somonu var. Olsun elbette; ticarete karşı değilim. Dünyaya kapanalım da demiyorum. Ama üç tarafı denizlerle çevrili ülkede balık lüks, bereketli ovaların ülkesinde limon servet, hayvancılık coğrafyasında et hayal olmuşsa ‘serbest piyasa’ diye omuz silkemezsiniz. Bunun adı “Balta Limanı” sonrası İngilizlere “eyvallah” demekle aynıdır!

En son açıklanan Temmuz 2026 verisinde gıda ve alkolsüz içecek fiyatları bir yılda yüzde 37,53 arttı. TÜRK-İŞ’e göre aynı ay dört kişilik bir ailenin yalnız sağlıklı beslenebilmesi için gereken aylık tutar 36 bin 940 liraya dayandı; yoksulluk sınırı 120 bin lirayı geçti. Demek ki mesele somonun Norveçli olması değil; bu toprağın insanının kendi denizindeki balığa, kendi tarlasındaki limona, kendi ahırındaki ete ulaşamamasıdır.

İşbirlikçilik bazen takım elbise giyer

Emperyalizm her zaman üniformayla gelmez. Bazen kredi sözleşmesiyle gelir. Bazen tohum lisansıyla, bazen enerji faturasıyla, bazen ‘ithalat yapmazsak fiyat düşmez’ cümlesiyle… İşbirlikçilik de her zaman gizli toplantılarda yapılmaz. Bazen kameraların önünde, ‘piyasayı dengeliyoruz’ denilerek yapılır.

Yerli üretici daha ürününü tarladan kaldıramadan ithalat haberi yayımlamak nedir? Çiftçinin maliyetini düşürmek yerine gümrük kapısını açmak nedir? Verimli ovaları sanayiye ve konuta teslim etmek nedir? Köyü boşaltıp büyükşehrin ucuz işgücü deposuna çevirmek nedir?

Bunlar tesadüf değildir. Bunlar yarım asırlık tercihler zinciridir. Hükümetler değişmiş, tabelalar değişmiş, nutuklar değişmiş; ama üreticiyi değil aracıyı, planı değil rantı, bağımsızlığı değil sıcak parayı kollayan akıl çoğu zaman değişmemiştir. Ha değişmeyen bir şey daha var ama onu özellikle Türkiye’deki ortanın solu da sağı da anlamak istemiyor, kendi alanlarında top çeviriyor. Nedir o? 1922’de “kanla” kapattığımız defteri, “eski düşmanlar” kapatmamış! Biz 1922’yi “konserle” kutladığımızı sanırken, İngiliz kafası, “hesabı” nesilden nesile aktarırken, Türkiye’de de kendine “sarıklı işbirlikçiler” bulmuş!

Her yerde aynı hastalık: İşbirlikçilik

Bugün ne yazık ki siyasetten ticarete, tarikatlardan sivil toplum örgütlerine kadar her alanda karşımıza çıkan bir işbirlikçilik kültürü var. Bu cümle, her siyasetçiyi, her tüccarı, her inanç topluluğunu ya da her derneği aynı torbaya atmak değildir. İşbirlikçilik kimlik değil, davranıştır: Millî çıkarı kişisel çıkara satmak; yabancı gücün parasını, nüfuzunu veya gündemini kendi halkının iradesinden üstün tutmaktır.

Siyasette işbirlikçilik, iktidar uğruna dışarıdan meşruiyet dilenmektir. Ticarette, kısa vadeli kâr için yerli üreticiyi ezip ithalat tekeline yaslanmaktır. Tarikat kisvesi altında, yurttaşı özgür birey olmaktan çıkarıp sorgusuz itaat zincirine bağlamak; dış bağlantıları ve para akışını toplumdan saklamaktır. Sivil toplumda ise millet adına konuşup fon verene göre susmak, bağırmak, gündem değiştirmektir.

Bağımsızlık yabancıyla hiç ilişki kurmamak değildir. Dünyayla ticaret de yapılır, ittifak da kurulur, bilim de paylaşılır. Atatürk’ün yaptığı tam olarak buydu: Dünyaya açık, fakat kararına sahip bir devlet kurmak. İşbirlikçilik ise eşit ilişkiyi terk edip taşeronluğu kabul etmektir. Bir yabancı sermaye fabrikaya teknoloji getiriyor, istihdam yaratıyor ve ülkenin hukukuna uyuyorsa ortaklıktır. Devlet politikasını satın alıyor, pazarı ele geçiriyor, kazancı dışarı taşıyor ve yerli üretimi çökertiyorsa bağımlılıktır.

Bugünün Kuvayı Milliyesi; aklı özgür, hesabı şeffaf, üretimi millî, hukuku bağımsız bir Cumhuriyet iradesidir.

30 Ağustos’u yalnızca tören, çelenk ve sosyal medya mesajına indirgemek; zaferin ruhuna yapılabilecek en büyük haksızlıktır. O ruh bize yalnız vatan toprağını savunmayı değil, o toprağın bereketini, emeğini ve geleceğini de savunmayı emreder.

1922’de emperyalist orduları kovduk.

1945’ten sonra yabancı nüfuzun yeni kanallarına kapılar açıldı. 12 Eylül’de 24 Ocak düzeninin önündeki toplumsal ve siyasal direnç ezildi. Şimdi sıra; üreticiyi yoksullaştıran, tüketiciyi çaresiz bırakan, ülkeyi kritik ürünlerde dışarıya mahkûm eden işbirlikçi zihniyeti kovmakta.

Çünkü ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin bayrağı gökte dalgalansa da mutfağında yabancı fiyatlar, tarlasında yabancı girdiler, kasasında yabancı borçlar hüküm sürer.

Zafer tamamlanmadı. Siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla taçlandırmadıkça, 30 Ağustos'u anlamış sayılmayız.

Söylesem tesiri yok diye susacak mıyız? Hayır. Benim derdim alkış değil; tarihe kayıt düşmek. Kızanlar dondurma yiyecek, bozulanlar tamirciye gidecek. Ama bu millet, yeniden üretecek. Yeniden ayağa kalkacak. Çünkü sonbahar hep sürmez.

hasantahsink@gmail.com

WhatsApp : 05401968178

 

Yararlandığım Kaynaklar: 

· T.C. İzmir Valiliği, ‘İzmir İktisat Kongresi’ (17 Şubat 1923 ve Mustafa Kemal Paşa'nın açış konuşması):  

https://www.izmir.gov.tr/izmir-iktisat-kongresi

· Atatürk Ansiklopedisi, ‘Düyun-u Umumiye’:

 https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/656/D%C3%BCyun-%C4%B1%20Umumiye

·  Atatürk Araştırma Merkezi, ‘Bağımsızlık’ (tam bağımsızlığın siyasi, mali, ekonomik, adli, askerî ve kültürel boyutları): 

 https://atam.gov.tr/bagimsizlik/

· Atatürk Araştırma Merkezi, ‘Ekonomi ve Kalkınma’ (siyasi ve askerî zaferlerin ekonomik zaferlerle taçlandırılması): 

 https://atam.gov.tr/ekonomi-ve-kalkinma/

·  Atatürk Araştırma Merkezi, ‘Atatürk’e Göre Atatürk’ (‘Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir’):  

https://atam.gov.tr/ataturke-gore-ataturk/

· Atatürk Ansiklopedisi, ‘Truman Doktrini’ (1947 ve Türkiye’nin Batı Bloku’na yönelişi): 

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/1531/Truman-Doktrini

·   T.C. Dışişleri Bakanlığı, ‘Türkiye-NATO 60 Yıldır Barış ve Güvenlik İçin Birlikte’ (18 Şubat 1952 üyeliği): 

https://www.mfa.gov.tr/turkiye-nato-60-yildir-birlikte.tr.mfa

·  TBMM, Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, ‘12 Eylül 1980 Darbesi’ (24 Ocak kararlarının darbe sonrasında uygulanması):

https://cdn.tbmm.gov.tr/TbmmWeb/Yayinlar/Dosya/f9997e97-e21d-4ff8-af6f-7f1881e5245b.pdf

·  TÜİK, Bitkisel Ürün Denge Tabloları 2025 (27 Mart 2026, Sayı 58005): 

https://veriportali.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Bitkisel-Urun-Denge-Tablolari-2025-58005

·  Tarım ve Orman Bakanlığı, Ürünler ve Üretim - 2025 kesinleşen bitkisel üretim verileri: 

https://www.tarimorman.gov.tr/Konular/Bitkisel-Uretim/Tarla-Ve-Bahce-Bitkileri/Urunler-Ve-Uretim

·      TÜİK, Bitkisel Üretim 1. Tahmini 2026 (Sayı 58012):

 https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58012/metadata

·      TÜİK, Kırmızı Et Üretim İstatistikleri 2024 ve 2025:

 https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58168

·      TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi Temmuz 2026 (Sayı 58297):

 https://veriportali.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Tuketici-Fiyat-Endeksi-Temmuz-2026-58297

·      TÜRK-İŞ, Temmuz 2026 Açlık ve Yoksulluk Sınırı: 

https://www.turkis.org.tr/turk-is-temmuz-2026-aclik-ve-yoksulluk-siniri/

·    TÜİK, Dış Ticaret İstatistikleri Aralık 2025; TGDF Dijital Veri Paneli 2025 sonuçları.

·      İzmir Hal Fiyatları, 28 Ağustos 2026; Lamas limon 50-100 TL/kg. Mordoğan 300 TL fiyatı yazarın 30 Ağustos 2026 tarihli yerel gözlemidir.

26 Ağustos 2026 Çarşamba

“ASIRLIK” BİR KİTAP VE CEVAP BEKLEYEN “ŞÜPHELER”!

 


Ne yazık ki Türkiye’de artık “objektif” araştırmak da düşünmek de tartışmak da kolay değil. 

Hele konuşmak, hele yazmak… Neredeyse imkânsız!

Bir konuya soru işaretiyle yaklaştığınız anda hükmünüz hazırdır:

Ya “onu destekliyorsunuzdur” ya da “bunu savunuyorsunuzdur.”

Kendini en demokrat sayanların bile zihninde önce yafta hazırlanır, sonra —zahmet edilirse— yazı okunur.

Oysa memleketin kaderini değiştiren olaylar sloganlarla değil, ortak akılla konuşulur. Belgeyle, tanıklıkla, çelişkiyle, soruyla… Çünkü soru sormaktan korkan toplumlar gerçeği değil, kendilerine sunulan rahatlatıcı hikâyeyi öğrenir.

12 Eylül’ü hâlâ bütün yönleriyle çözemedik. 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişimini de yalnız heyecan, hamaset ve siyasi aidiyet üzerinden konuşmayı sürdürürsek birkaç nesil sonra bile anlayamayacağız.

Peşinen söyleyeyim: 15 Temmuz, bu ülkenin yaşadığı gerçek, kanlı ve zalim bir darbe girişimidir. O gece hayatını kaybeden yurttaşlarımızı, direnen asker ve polisleri, özellikle Özel Harekâtçıları düşündükçe hâlâ kahroluyorum. Astsubay Ömer Halisdemir’in şehadeti ise başlı başına bir kahramanlık destanıdır.

Ama kahramanları anmak, soruları susturmayı gerektirmez.

Tam tersine!

Onlara borcumuz, o gecenin aydınlatılmamış her noktasının peşine düşmektir.

KİTABI İKİ KEZ OKUDUM

Doç. Dr. Hüseyin Aydın’ın kaleme aldığı “Asırlık Gece – Belgeler ve Deliller Işığında 15 Temmuz Darbe Girişimi”, Turkuvaz Kitap tarafından 2021’de yayımlanmış 424 sayfalık bir araştırma kitabı.

Eser; hazırlık safhasından darbe girişiminin bastırılmasına kadar uzanan süreci, mahkeme dosyaları, sanık ve tanık ifadeleri, kamera kayıtları, bilirkişi raporları ve gerekçeli kararlar üzerinden kronolojik biçimde anlatıyor. Aydın da yaklaşık dört yıllık çalışmasında “tahminden kaçındığını, delile dayanmayan ifadeye yer vermediğini” söylüyor.

İlk okuyuşumda satırların altını çizdim. İkinci okuyuşumda defterime notlar aldım. Çünkü kitap yalnız bilgi vermiyor; dikkatli okurun zihnine yeni sorular da bırakıyor.

İşte kitabın en önemli değeri burada.

Yüzlerce dava dosyasına dağılmış bilgileri bir araya getiriyor; darbenin neden erkene alındığını, Genelkurmay ile kuvvet komutanlıklarının nasıl işgal edildiğini, MİT ve Emniyet’e saldırıları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik suikast girişimini, Ömer Halisdemir’in şehadetini ve darbecilerin teslim sürecini bütünlüklü bir anlatıya dönüştürüyor.

Bunun için Hüseyin Aydın’a teşekkür etmek gerekir. Ama teşekkür etmek, eleştirmemek değildir.

Kitabı değerli bulmak, her yorumunu tartışmasız kabul etmek hiç değildir.

BELGE BAŞKA, SİYASİ YORUM BAŞKA

Hüseyin Aydın olayları dışarıdan inceleyen bağımsız bir tarihçi değil; 15 Temmuz davalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve bazı mağdurların vekili olarak yargılamaların doğrudan taraflarından biri.

Bu konum ona çok büyük bir üstünlük sağlamış:

Milyonlarca sayfalık dava dosyasına, ifadelere ve mahkeme belgelerine erişim… Fakat aynı konum, anlatının belirli bir hukuki ve siyasi bakış açısından kurulmuş olabileceğini de akla getiriyor.

Bu nedenle kitapta belgelenen olaylarla “Batılı güçlerin desteği”, “Sevr’in yarım kalan hedefleri” ve 15 Temmuz’un yüz yıllık bir planın parçası olduğu yönündeki siyasi yorumları birbirinden ayırarak okumak gerekiyor.

Kitabın anlatısında AK Parti ve onun siyasi söylemi doğal olarak geniş yer tutuyor. Fakat dikkatli olunmazsa, 15 Temmuz’un “tek muhatabının” ve darbecilere direnen “tek toplumsal kesimin” AK Parti olduğu gibi yanlış ve adaletsiz bir sonuç çıkarılabilir.

O gece Meclis’te farklı partilerden milletvekilleri vardı. Sadece dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ı "popüler" kılıp örneğin yine dönemin CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel'i "yok saymak" bana "milli birlik" açısından doğru gelmiyor. 

Sokakta farklı siyasi görüşlerden yurttaşlar vardı. Direnen polis, asker, memur, işçi vardı. Ölenlerin kimlikleri farklıydı; memleketleri birdi.

CEVABI ARANMAYAN SORU

Kitabın daha başında, 7 Şubat 2012 MİT krizinden beri üzerinde durduğum bir noktaya rastladım. 

AK Parti ile kendisine “cemaat” diyen yapı arasındaki ortaklık çatlamaya başlayınca, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan örgütün tasfiyesi konusunda giderek yalnızlaştı. Bunu Cemaatin “bir numaralı terörist” diye derdest ettirdiği Genel Kurmay eski Başkanı İlker Başbuğ da söylemişti.

Aydın’ın anlatımına göre örgütün bürokrasideki kadroları ve etkili çevrelerdeki destekçileri, Erdoğan’ın niyetlerini öğrenebilecek kadar güçlüydü. Bu birkaç satır bile başlı başına araştırma konusudur.

Kim kimi dinliyordu? Kim kimi izliyordu? Devletin hangi odalarında kimler, kimin adına nöbet tutuyordu?

Ve asıl soru: Bu yapı böylesine görünür hâle gelmişken onu durdurması gerekenler neden durdurmadı?

Kitabın “Darbe Başarılı Olsaydı Nasıl Bir Türkiye’ye Uyanacaktık?” başlıklı finali ise bende hayal kırıklığı yarattı. Onca belge, ayrıntı ve kronolojiden sonra bu bölüm daha derin, daha geniş ve daha cesur olabilirdi. Darbenin yalnız askerî değil; siyasal, ekonomik, akademik, medya ve uluslararası sonuçları da daha ciddi biçimde ele alınabilirdi.

PEKİ İZMİR NEREDE?

Kitap ağırlıklı olarak TSK içindeki kalkışma ile başta Emniyet olmak üzere silahlı direniş üzerine kurulmuş. Sivil direniş de özellikle AK Parti teşkilatlarının hızlı örgütlenmesi üzerinden anlatılıyor. Ankara ve İstanbul doğal olarak merkezde.

Fakat İzmir’e gelince anlatı neredeyse Çiğli 2. Ana Jet Üs Komutanlığı ile sınırlı kalıyor.

Peki Ege Ordusu’nda ne oldu?

İzmir Jandarma’daki hareketlilik neydi?

MİT’in İzmir birimlerinde ve lojmanlarında o gece neler yaşandı, neler yaşanmadı?

Hain Yapının eğitimden ticarete, bürokrasiden medyaya kadar önem verdiği İzmir, neden böylesine dar bir çerçeveye sıkıştırıldı?

İşte bu eksiklik yalnız kitabın değil, İzmir gazeteciliğinin de önünde duran bir görevdir.

FETÖ, ORDU VE “HAYAL KIRIKLIĞI”

“Asırlık Gece” okunması kolay, sürükleyici ve kronolojiye sadık bir eser. Yazarın hukukçu kimliği anlatıda yer yer ağırlaşsa da metin genel olarak anlaşılır. Fakat Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın ve kuvvet komutanlarının derdest edilmesi, Moda Deniz Kulübü’ndeki düğünün basılması, Abidin Ünal ile Mehmet Şanver’in alıkonulması ve Zekai Aksakallı’nın gece boyunca yürüttüğü mücadele bende onlarca yeni soru doğurdu.

Bazı komutanların, yıllardır yakınlarında bulunan subayların darbeci çıktığını gördüklerinde yaşadığı “hayal kırıklığı” kitapta çarpıcı biçimde yer alıyor. Kimisi “yanımda yılan beslemişim” diyor; kimisi evladı gibi gördüğü kişinin karşısında şaşkınlığa uğruyor.

İşte burası tuhaf ötesi!

FETÖ, 15 Temmuz’dan yaklaşık on yıl önce Ergenekon, Balyoz ve benzeri süreçlerde sahte ya da tartışmalı deliller, yasa dışı dinlemeler ve örgütlü yargı-polis faaliyetleriyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kadrolarına yönelmemiş miydi?

Genelkurmay başkanlığı yapmış İlker Başbuğ terör örgütü yöneticiliği suçlamasıyla tutuklanmamış mıydı?

Çok sayıda subay yıllarca cezaevinde tutulmamış mıydı?

O yıllarda atılan iftira karşısında intihar edenler, kahrından hasta olup ölenler yok muydu?

Peki 15 Temmuz gecesi “ihanete uğradığını” söyleyenler o yıllarda nerede duruyordu? Aynı orduda değiller miydi? İşaretleri görmediler mi? Gördülerse neden susuldu? Görmedilerse istihbarat ve terfi düzeni ne işe yarıyordu?

Bir teğmenin yıllar içinde tuğgeneralliğe kadar yükselmesi sadece “sızma” kelimesiyle açıklanabilir mi?

“Sızan” kadar “yol verenin”, görmezden gelenin, terfi ettirenin ve siyasi fayda umanın da hesabı sorulmaz mı?

Devlet dediğiniz yapı, yıllarca büyüyen bir örgütü yalnız darbe gecesi fark ettiyse ortada büyük bir acizlik vardır. Daha önce fark ettiği hâlde gereğini yapmadıysa, bu kez çok daha ağır bir sorumluluk vardır.

“MAHREM İMAM” DENEN UTANÇ

Kitapta insanın kanını donduran ayrıntılardan biri de “mahrem imam” denilen ne idüğü belirsiz sivillerin askerler üzerindeki hâkimiyeti.

Aklım almıyor.

Askerî liseden Harbiye’ye, kıtadan karargâha, kurmaylıktan generalliğe uzanan bir eğitimden geçen subay, kendisine “abi” diyen kimliği ve yetkisi belirsiz bir sivilin önünde nasıl eğilir?

Bu yalnız kişisel ihanetle açıklanabilir mi?

Yoksa yıllar boyunca kurulmuş; sınavı, tayini, terfiyi, evliliği ve özel hayatı kontrol eden örgütlü bir teslim alma düzeninden mi söz ediyoruz? Ama güya “fark edilmiyor” öyle mi? Onca uyaran neden dinlenmedi, okunmadı, saygı görmedi? Necip Hablemitoğlu’nun kanı hala yerde. 

Ya ben? Sıradan bir emekli yurttaşım artık. Elim sadece kalem tutuyor. Ama 2004 – 2010 arası sol arkadaşlarım “militarist gazeteci” cemaat ce cemaate yakın olanlar da “Ergenekon piçi” diyorlardı bana. Benim hakkım ne olacak?

Adil Öksüz’ün “TSK imamı” olarak anılması ve Akıncı Üssü çevresinde yakalandıktan sonra serbest bırakılıp kaybolması hâlâ toplumun zihnindeki en büyük soru işaretlerinden biridir. 

Burada bir benzetme yapıyorum, hüküm kurmuyorum:

Adil Öksüz, bir nevi İngiliz casusu Thomas Edward Lawrence gibi, daha büyük bir uluslararası hesabın saha elemanı mıydı?

Soru ağırdır.

Ama cevapsız bırakılması soruyu ortadan kaldırmaz.

Böyle bir iddia ancak somut belge, devletler arası bağlantı ve yargısal kanıtla doğrulanabilir. Gazetecinin işi masal üretmek değil; sorunun peşine düşmektir.

 BYLOCK VARKEN NEDEN WHATSAPP?

Bir başka soru da haberleşme yöntemi. Örgüt mensuplarının ByLock kullandığı, yargı kararlarına ve dava dosyalarına girmiş durumda. Buna karşılık darbe gecesindeki bazı operasyonel grupların WhatsApp üzerinden haberleştiği de dosyalara yansıdı.

Peki neden?

ByLock’un deşifre edildiğinden kuşkulanıldığı için mi? Daha hızlı ve yaygın olduğu için mi? Darbe gecesi farklı hücreler birbirinden kopuk mu hareket etti? Yoksa askerî kanat ile sivil örgütlenme arasında farklı haberleşme katmanları mı vardı?

Ben cevabı bildiğimi söylemiyorum.

Soruyorum.

Çünkü “ByLock kullandılar” demekle “Darbe gecesi WhatsApp kullandılar” demek birbirini kendiliğinden çürüten iki bilgi değildir. Asıl araştırılması gereken, bu araçların hangi zamanlarda, hangi kişilerce ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır.

ÖMER HALİSDEMİR’İN “FARKI”

Ve mümtaz şehidimiz Astsubay Ömer Halisdemir…

Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın emriyle, karargâhı ele geçirmek üzere gelen darbeci Tuğgeneral Semih Terzi’yi vurdu. Ardından darbeciler tarafından şehit edildi. Mahkeme kararları da bu eylemin darbe girişiminin seyrini değiştiren önemini açıkça ortaya koydu.

Fakat kitapta anlatılan emir trafiği, benim zihnimde yeni bir soruya dönüşüyor: O gece benzer biçimde görevlendirilen başka personel olduysa, kim ne yaptı? Emirlerin hangisi uygulandı, hangisi uygulanmadı? Uygulanmayan emirler hakkında daha sonra hangi askerî ve adli işlemler yapıldı?

Bu konuda hüküm vermek için dosya gerekir.

Ama soru sormak için vicdan yeter. 

Halisdemir’in büyüklüğü yalnız Semih Terzi’yi vurmasında değil; bedelinin ölüm olduğunu bilerek meşru emri yerine getirmesindedir.

İşte “fark” budur!



BİR DEVRİN SONU MU, BAŞLANGICI MI?

15 Temmuz 2016 bir devrin sonu muydu, yoksa yeni bir devrin başlangıcı mıydı?

Bugün bile kesin konuşamıyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte bu yapıya ilişkin “Ne istediler de vermedik?” sözüyle, 15 Temmuz sonrasında dile getirdiği “aldatılma” beyanı siyasi tarihin kaydındadır. 

Fakat Erdoğan’ın dürüstlüğü tüm Ak Partili ya da diğer bazı siyasi aktörlerde hiç olmadı. 

Örneğin Bekir Bozdağ, TBMM’nin hainlerce bombalandığı gece söylediklerini, 2006’larda onca iftiralarla onca asker derdest edildiğinde de söylemiş miydi?

FETÖ’nün dış bağlantıları, siyaset, ticaret, akademi ve medya içindeki ağları eksiksiz araştırıldı mı? 

“Evet” diyemiyorum.

Meclis araştırma komisyonu kuruldu, tanıklar dinlendi, binlerce sayfalık yargılama yapıldı. Bunlar önemlidir. Fakat toplumun bütün sorularının karşılık bulduğu söylenebilir mi?

Yine “evet” diyemiyorum.

KİTAP KIYMETLİ, DİZİ YETERSİZ

Asırlık Gece, yalnız o geceyi belirli bir hukuk ve siyaset penceresinden anlatan; eksikleri, tercihleri ve tartışmalı yorumları bulunan kıymetli bir eser. Okunmalı.

Çünkü itiraz edecekseniz de önce bilmek zorundasınız.

Kitaptan uyarlanan dizi ise bana göre fazlasıyla daraltılmış ve kurguya yaslanmış. Kitabı okuyanlar, ekrandaki anlatının ne kadar çok ayrıntıyı dışarıda bıraktığını kolayca görecektir.

Yine de dizide kitabın sayfalarında bulunmayan bir şey var: Tanıkların gözleri.

O gözlerde korkuyu, şaşkınlığı, kırgınlığı ve ihanete uğramışlığı görüyorsunuz.

İnsan bazen sözü eğip büker.

Gözler kolay kolay beceremez bunu.

Ancak sadece birkaç kişi bana çok dürüst ve samimi geldi bana o röportajlarda. Bazılarının söyledikleri ise sadece kuşkularımı arttırdı.

Rahmetli Korgeneral Mehmet Şanver’in esaretten kurtulduktan sonra söyledikleri, yaşanan yıkımın özeti gibidir:

 “Kimden kurtulduk biz; bir zamanlar törenle karşılandığım üsten, silah arkadaşı bildiğimiz Üs Komutanı, Harekât Komutanı, göz bebeğimiz pilotlardan mı kurtulduk?  Kimden kurtulduk biz; bizi düşman bölgesinde atladığımız zaman gelip bizi kurtaracaklarından zerre kadar şüphemiz olmayan MAK timlerinden mi kurtulduk? Bizzat silah teçhizatını onayladığım, daha modern ekipmanla görev yapmasını sağlamaya çalıştığım, bizzat komutanı emanet ettiğimiz komutanı emanet ettiğimiz komutan korumalarından mı kurtulduk biz? Bu nasıl düşmanlıktı, bu nasıl görev anlayışıydı? İnsanın kurtulduğuna sevinesi bile gelmiyor.”

İşte asıl felaket budur. 

Bir ordunun silahı kadar güveni de parçalanmıştır.

Keşke eski gazetecilik imkânlarım elimde olsaydı da yollara düşüp bu soruların muhataplarıyla tek tek görüşebilseydim. Ama imkânın azlığı, tarihe not düşme sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

Biliyorum; geride bıraktığım 35 yıla rağmen bazı “fonlanan” meslektaşlarım gibi “büyük” olamadım. Bundan sonra da olmam. Okuyan okur, okumayan okumaz.

Benim derdim alkış değil. Benim derdim tarihe kayıt düşmek.

Bir gün toprak olduğumda, bir araştırmacı —belki de bir yapay zekâ— “Hasan Tahsin Kocabaş adlı gazeteci de 2026’da kişisel bloğunda bu soruları sormuştu” desin, yeter.

Çünkü cevapsız bırakılan her soru zamanla şehir efsanesine dönüşür. 15 Temmuz ise efsane üretilerek değil; belgesi, tanığı, faili, ihmali ve siyasi sorumluluğuyla aydınlatılarak anlaşılabilir.

O gecenin gerçek kahramanlarının önemli bir bölümü bugün yaşamıyor.

Yaşayanların anlattıklarıysa…

Rivayet muhtelif!

Şimdilik burada kesiyorum.

Ne de olsa bu memlekette “bağımsız ve bağlantısız gazeteci” olmak zor!

Hasan Tahsin Kocabaş, İzmir, 26 Ağustos 2026

hasantahsink@gmail.com

 Kaynak ve okuma notları :

·  * Hüseyin Aydın, Asırlık Gece – Belgeler ve Deliller Işığında 15 Temmuz Darbe Girişimi, Turkuvaz Kitap, 2021, 424 sayfa.

·   * Anadolu Ajansı, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Aydın, 15 Temmuz yargılamalarını ‘Asırlık Gece’ kitabında anlattı”, 17 Haziran 2021.

·  * TBMM, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimini araştırmak üzere kurulan komisyonun tutanakları, 2016.

·   * Anadolu Ajansı, “Moda Deniz Kulübü baskınına ilişkin yeni görüntüler ortaya çıktı”, 30 Nisan 2018.

·   * Anadolu Ajansı, “Halisdemir’in eylemi ayrı bir kahramanlık destanıyla anlatılmalı”, 14 Haziran 2018.

·     *Mehmet Şanver, 15 Temmuz: Kartal Yuvasının İstilası, İnkılâp Kitabevi, 2018.

·   *Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası, ByLock verilerinin delil niteliğinin tartışıldığı karar örneği. 

YAZARIN NOTU: 

Metindeki dış güç bağlantıları, bazı kamu görevlilerinin ihmali ve Adil Öksüz’e ilişkin benzetme kesinleşmiş yargısal hükümler olarak değil, araştırılması istenen gazeteci soruları ve yazar değerlendirmeleri olarak kaleme alınmıştır.



9 EYLÜL’Ü KUTLAMAK KOLAY, İZMİR’LE YÜZLEŞMEK ZOR! “Utanç Günleri: 6 – 7 Eylül 1955”

9 EYLÜL’Ü KUTLAMAK KOLAY,  İZMİR’LE YÜZLEŞMEK ZOR! “Utanç Günleri: 6 – 7 Eylül 1955”   Bugün 6 Eylül 2026… Tam 71 yıl önce bugün, İsta...