Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

3 Ekim 2026 Cumartesi

Nadir Sergi’ye Dair Cevapsız Sorular

 


İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Milli Kütüphane iş birliğinde hazırlanan “Belgesel Mirasın İzinde: İzmir’in Nadir Eserleri” sergisi 18 Eylül’de Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde açıldı ve 15 Kasım’a kadar sürecek.

Belediyenin resmî açıklamasına göre sergide İzmir Milli Kütüphane koleksiyonundan seçilen “61 nadir eser” bulunuyor:

26 el yazması, 2 taş baskı ve 33 matbu kitap. Genel koordinasyonu İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Av. Ulvi Puğ ile APİKAM yöneticisi Dr. Serhan Kemal Saygı, danışmanlığı ise İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Akkaya üstlenmiş. Serginin yaklaşık beş aylık bir çalışmayla hazırlandığı da yine Büyükşehir Belediyesi tarafından açıklandı.

Seçkide neler yok ki?

Enverî’nin 1464-1465 yıllarında kaleme aldığı “Düstûrnâme-i Enverî…

1531 yılında Latince basılmış Aristoteles’in toplu eserleri…

İbrahim Müteferrika baskıları…

Kâtip Çelebi’nin “Cihannüma”sı…

Hasan Âşıkî’nin kaleminden çıkmış nadide bir Kur’an-ı Kerim…

Yüzyılları yaşamış ve aşmış kitaplar.

Yangınları, savaşları, katliamları, ihanetleri, göçleri, imparatorlukları, rejimleri, kuşakları atlatmışlar.

İnsan bunlara bakarken ister istemez düşünüyor:

“Bunca asır yaşamış bu eserler bizim elimizde nasıl yaşatılıyor?”

Çünkü bir eserin altına “nadir” yazmak kolaydır.  Asıl mesele onu “nadir eser” gibi korumaktır.

Nadirlik yalnız kıymet değil, sorumluluktur!

Nadir kitabı sıradan kütüphane materyalinden ayıran yalnızca yaşı veya maddi değeri değildir. Fiziksel varlığının kendisi tarihî belgedir.

Cildi… Kâğıdı…  Mürekkebi…

Eski sahibinin notu…

Bir mühür…

Ciltçinin işareti…  Bir sayfanın kenarındaki küçücük kayıt bile bazen araştırmacı için metnin kendisi kadar önemlidir.

Bu nedenle çağdaş konservasyon anlayışının esaslarından biri “önleyici korumadır”.

Library of Congress bunu açıkça belirtiyor: Kitapların ömrünü uzatmanın en etkili ve ekonomik yolları doğru depolama, uygun çevre şartları ve doğru kullanımdır. Kurum, çoğu kitap için serin ve istikrarlı bir ortamı; yaklaşık %30-55 bağıl nem aralığını, yoğun ve doğrudan ışığın mümkün olduğunca azaltılmasını ve kırılgan materyalin uygun muhafazalarla desteklenmesini tavsiye ediyor.

NEDCC de yanlış depolama ve özensiz kullanımın koleksiyonların ömrünü doğrudan kısalttığını; özel koleksiyonlarda uygun kutuların, desteklerin ve kontrollü kullanımın temel koruma tedbirleri olduğunu söylüyor.

Yani “nadir eser sergisi” hazırlamak, yalnızca güzel bir camekân ve iyi bir ışık tasarımı işi değildir.

Aynı zamanda “konservasyon işidir.”

Ve işte benim sorularım tam burada başlıyor.

O bembeyaz barkodlar neden asırlık kitapların üzerinde?

Sergide fotoğraflanan bazı eski eserlerin kapaklarında büyük, beyaz “barkod etiketleri” doğrudan tarihî yüzeye yapıştırılmış görünüyor.

Bu bir estetik tartışması değildir. 

Konservasyon tartışmasıdır. 

Dünyanın bu alandaki önemli kurumlarından Northeast Document Conservation Center – NEDCC, nadir ve özel koleksiyon materyallerine etiket yapıştırılmasını açık biçimde önermiyor.

Nedeni de gayet anlaşılır: Yapıştırıcı zaman içinde bağlayıcı malzemeye zarar verebilir; etiketin gelecekte çıkarılması sırasında özgün yüzey de zarar görebilir.

Peki barkod şartsa?

NEDCC’nin önerisi, barkod veya RFID etiketinin “eserin kendisine değil; ayrı bir kâğıt işaretleyiciye, koruma kutusuna veya polyester film cekete” uygulanmasıdır.

Hatta NEDCC daha genel bir ilke de koyuyor:  Tarihî koleksiyonların dış yüzeyine basınca duyarlı bantla tutturulan etiketlerden kaçınılmalı; içeride yapılması zorunlu işaretlemeler mümkün olduğunca “kurşun kalemle” yapılmalıdır.

Şimdi İzmir’e dönelim.

Önce sorayım her iki kurumda sergi için ekipler oluşturulmuş. Peki bu ekiplerde "kütüphanecilik bilimi" ile donanmış var mı? Prof. Mehmet Ali Akkaya nasıl bir "destek" verdi? 

Ve sergideki eserler “nadir eser” ise sorarım:

O barkodları kim yapıştırdı?

Ne zaman? Eserlere “nadir eser statüsü” verilmeden önce mi, sonra mı?

Kullanılan yapıştırıcının yaşlanma özellikleri biliniyor mu? Konservatör görüşü alınmış mı?

Etiket ileride kaldırıldığında özgün cilt yüzeyinin zarar görmeyeceği nasıl değerlendirildi?

Ve daha temel sorum:

Dünyada barkodun kutuya, muhafazaya veya bağımsız işaretleyiciye yerleştirilmesi mümkünken neden doğrudan tarihî sayfaya yapıştırılmış?

Çünkü barkod “idarenin ihtiyacıdır. Sayfa, kapak ise “tarihin kendisi”.

İdari kolaylık, kültür varlığının fiziksel bütünlüğünden önemli olamaz.

Selobant mı? Konservasyon malzemesi mi?

Bir başka yazma eserin sayfasında geometrik çizimin üzerinden geçen şeffaf bir şerit görülüyor.

Fotoğrafa baktım. Bir daha baktım. Ama burada gazeteciliğin gerektirdiği çizgiyi koruyorum.

 “Kesin selobanttır” demiyorum.

Profesyonel bir konservasyon materyali olabilir. Geçmiş dönemden kalmış bir müdahale olabilir. Eser kütüphaneye geldiğinde zaten üzerinde bulunuyor olabilir. Ama tam da bu nedenle soruyorum:

O şeffaf malzeme nedir?

Çünkü sıradan kendinden yapışkanlı bir bant ise konu ciddi.

Library of Congress, koleksiyon değeri olan kitaplarda kendinden yapışkanlı bant kullanılmamasını tavsiye ediyor. Üstelik üzerinde “archival” yazan bantların dahi koleksiyon materyalinde kullanılmaması gerektiğini belirtiyor; çünkü yapışkan bantların zaman içinde önemli hasar oluşturabileceğini söylüyor.  

Dolayısıyla kurumun yapması gereken çok basit: Açıklamak.

Büyük mavi damgalar ne zaman vuruldu?

Fotoğraflanan eserlerden bir diğerinde sayfalar üzerinde büyük mavi kütüphane mühürleri görülüyor.  Burada da işi kolaylaştırıp “her damga yanlıştır” demeyeceğim. Çünkü tarihî mühür bazen bizzat eserin tarihidir.

Eski vakıf mührü, temellük kaydı veya önceki bir kütüphaneye ait işaret, eserin “provenansının”, yani mülkiyet ve dolaşım geçmişinin parçası olabilir.

Öyle bir mührü silmek koruma değil, tarih kaybı olur.

Benim sorum başka:

Bu damgalar kaç yılında vuruldu?

Tarihî mi? Yoksa modern dönemde yapılan kütüphane işlemi mi? Eğer sonradan uygulanmışsa hangi mürekkep kullanıldı? Malzemenin kâğıt üzerindeki uzun dönem etkisi değerlendirildi mi?

Niçin bu büyüklükte? Niçin sayfanın üzerinde?

Bunlar cevapsız bırakılmaması gereken sorular. Çünkü özel koleksiyon yönetiminin temel prensibi, gerekli idari işareti mümkün olan “en az fiziksel müdahaleyle” gerçekleştirmektir.

Ciltlerin hali de soru soruyor?

Sergide bazı kitapların ciltlerinde belirgin hasarlar görülüyor.

Aşınmış köşeler… Parçalanmış sırtlar… Yüzey kayıpları… Deformasyonlar…

Burada da hakkaniyet şart.

Bir eserin bugün kötü durumda olması, hasarın bugünkü Milli Kütüphane yönetimi tarafından oluşturulduğu anlamına gelmez. Eser yüz yıl önce de bu halde olabilir.

Kütüphaneye hasarlı gelmiş olabilir. Rutubet görmüş olabilir. Geçmişte kötü bir restorasyona uğramış olabilir.

İşte tam bunun için “kondisyon raporu” diye bir şey vardır.

Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, kendi kütüphanelerindeki eserlerin fiziksel durumunu belirlemek amacıyla sistematik hasar tespit çalışmaları yapıyor.

Bakın hangi kriterler kayıt altına alınıyor:

Cilt durumu, mürekkep korozyonu, mikroorganizma, yapışıklık, kâğıt kırılganlığı, boya dökülmesi, böcek yeniği ve cetvel kırığı.

Bunlar derecelendiriliyor ve sonucuna göre eserin “konservasyon önceliği” belirleniyor.

Demek ki doğru soru: “Bu kitabın cildi niye kötü?” değildir yalnızca. Doğru soru şudur:

“Bu cildin kötü olduğu kayıt altında mı ve onun için ne yapılıyor?

O halde İzmir Milli Kütüphane’ye soralım:

61 eserin her biri için sergi öncesi kondisyon raporu düzenlendi mi?

Hangileri stabil?

Hangileri aktif bozulma gösteriyor?

Kaçı konservasyon bekliyor?

Cilt kayıpları belgelenmiş mi?

Sergiden sonra eserler tekrar kontrol edilecek mi?

Fotoğraflı öncesi-sonrası kayıt tutuluyor mu?

Cevapları varsa öğrenmek isteriz.

Bu serginin konservasyon sorumlusu kim?

Beş aylık hazırlık sürecinde fiziksel koruma kararlarını hangi uzman veya uzmanlar verdi?

Çünkü bir serginin katalog danışmanı olmak başka şeydir. “Konservasyon sorumluluğu” başka şey.

Asıl mesele: İzmir Milli Kütüphane’nin “Kapalı Kutu” olması?

İzmir Milli Kütüphane elbette bu kentin tarihsel anıtlarından biridir. Büyükşehir Belediyesi’nin sergi açıklamasına göre kurum bugün yaklaşık iki milyon kitap, dört bine yakın süreli yayın ve 3 bin 500 cilde yaklaşan el yazması barındırıyor. Vakıf Başkanı Ulvi Puğ da serginin açılışında bu kitapların “bütün İzmir’in, bütün Türkiye’nin” olduğunu söylüyor.

Ben de tam bunu söylüyorum.

“Bizimse” soracağız.

Bu kadar önemli bir koleksiyonun yönetimi yalnız yöneticiler arasında kalan bir mesele olamaz. İzmir Milli Kütüphane’nin yıllardır kamuoyu açısından fazlasıyla içe dönük ve kapalı bir yapı görüntüsü verdiğini düşünüyorum.

Şimdi bu sergi kitapları görünür hale getirdi.

İyi de oldu.

Fakat kitaplar görünür hale gelince başka şeyler de görünür oldu.

Etiketler…

Damgalar…

Ciltler…

Kayıt yöntemleri…

Koruma anlayışı…

Ve bu kez ben vitrindeki kitaptan depodaki kitaba geçmek istiyorum.

Pandora’nın kutusundaki ilk kelime: ENVANTER

Nadir eserlerin toplam sayısı nedir?

Tam ve güncel dijital envanteri var mıdır?

Elektronik katalogdaki kayıt ile raftaki fiziksel eser birebir uyuşuyor mu?

Son “tam fizikî sayım” hangi tarihte yapılmıştır?

Eski katalog fişleriyle dijital kayıtlar karşılaştırılmış mıdır?

Eser hareket kayıtları tutuluyor mu?

Restorasyona, sergiye veya araştırmaya çıkan eserler nasıl izleniyor?

Her eserin provenans bilgisi kayıtlı mı?

Kayıt dışı veya yerinde bulunamayan eser olup olmadığı son sayımda kontrol edildi mi?

Ve bütün bunları en son “kim denetledi?”

Bakın, bunlar suçlama değil.

Kültür varlığı yöneten her ciddi kuruma sorulabilecek en doğal sorular.

Kamuya ait kültürel mirasta güven:

“Bize güvenin” denilerek kurulmaz. “Envanterle kurulur.”

Belgeyle kurulur. Tutanakla kurulur. Kondisyon raporuyla kurulur.

Ve gerektiğinde bağımsız denetimle kurulur.

Sayın Ulvi Puğ ile görüşmek için birkaç kez talepte bulundum. Kendisi olumlu yaklaştı fakat bugüne kadar görüşme gerçekleşmedi.

Olabilir.

Fakat sorular ortadan kalkmıyor.

Sayın Puğ;  Nadir eser koleksiyonunun en son tam fizikî sayımı ne zaman yapıldı?

Kaç nadir eserin güncel kondisyon raporu var? Kaç eser acil konservasyon bekliyor?

Kapakların üzerinde gördüğümüz barkodlar hangi tarihte uygulandı? Bu işlem kurumun standart prosedürü müdür? Sayfalardaki büyük damgalar hangi dönemden kalmadır? Eserlerin depolandığı alanlarda sıcaklık ve bağıl nem sürekli izleniyor mu? Sergiye çıkan 61 eserin her biri konservatör kontrolünden geçti mi? 

Ve bütün koleksiyon en son ne zaman bağımsız bir uzman heyetince incelendi?

Bu kitapların bütün İzmir’in ve bütün Türkiye’nin olduğunu siz söylüyorsunuz.

Öyleyse bu soruların cevaplarının da bütün İzmir’e ve Türkiye’ye açık olması gerekir.

Bağımsız denetim neden olmasın? 

Ben artık şunu savunuyorum:

İzmir Milli Kütüphane’nin nadir eser koleksiyonu “çıkar çatışması bulunmayan, alanında uzman, disiplinler arası bağımsız bir heyet” tarafından incelensin.

İçinde; kütüphaneciler, yazma eser uzmanları, kâğıt konservatörleri, cilt konservatörleri, arşivciler, gerektiğinde malzeme bilimciler ve kimyagerler bulunsun. Katalog ile fizikî varlık karşılaştırılsın. Kondisyon taraması yapılsın. Eski ve yeni müdahaleler kaydedilsin. Barkodlar incelensin. Damgaların tarihçesi belirlensin. Depolama ve sergileme şartları ölçülsün.  Konservasyon öncelik listesi oluşturulsun.

Sonuç da kamuoyuyla paylaşılsın.

Bunlar mevcutta yapılamıyorsa, Kültür Bakanlığı devreye girmeli. İzmir Milli Kütüphane, bir şahsın ya da bir “muhteremler grubunun” veya bir siyasi anlayışın çiftliği değildir!

Hem bundan neden rahatsız olunsun?

Her şey mükemmelse kurum güç kazanır.

Sorun varsa eser kazanır.

Çünkü korumanın amacı yönetici savunmak değildir. Eser korumaktır.

O halde bizim İzmir’de sormamız neden ayıp olsun?

Çünkü bu eserler bizim malımız değil.

Biz yalnızca onların “geçici bekçileriyiz.”



1 Ekim 2026 Perşembe

"GİDENLERE" KIZANLAR VE "MENFAATE" TAPANLAR



"Rozetini Değiştiren ve Değiştireceklere İnadına Saygıyla..."

Foça Belediye Başkanı Saniye Bora Fıçı AK Parti’ye geçti…

Ardından Çiğli Belediye Başkanı Onur Emrah Yıldız’a AK Parti rozeti takıldı…

Şimdi de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın ekim ayının ikinci haftası dolmadan AK Parti’ye geçeceği ileri sürülüyor.

Dikkat! Son cümle henüz bir haber değil, bir kulis iddiasıdır. 

Cemil Tugay’ın AK Parti’ye geçtiğine ilişkin doğrulanmış bir açıklama yoktur. Bildiğimiz, 18 Haziran 2026 tarihinde CHP’den istifa ettiği ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bağımsız olarak sürdürdüğüdür. Tugay, istifa gerekçesinde CHP’deki “mutlak butlan” sürecini, seçilmiş yönetimin tasfiyesini ve İzmir İl Başkanı Çağatay Güç’ün görevden alınmasını göstermişti.

Yani önce olguyu ortaya koyalım.

Fakat bakıyorum da tepkilerin büyük bölümü yine derinliksiz. Yine ezber. Yine slogan…

Herkes “Nasıl geçerler?” diye bağırıyor da kimse, “Bu insanlar neden geçiyor?” diye sormuyor.

Sakince oturup düşünen kaç CHP’li ya da adı “Yeni” olup içi giderek boşalan partinin kaç yöneticisi var?

Bu belediye başkanları sadece rozet değiştirmek için mi geçti?

Merkezi iktidarın imkânlarından yararlanarak ilçelerine hizmet getirebilmek için mi?

Partilerinde yalnız mı bırakıldılar?

Önlerine siyasi veya ekonomik engeller mi çıkarıldı?

Yoksa haklarında bizim bilmediğimiz başka meseleler mi var?

Son sorunun altını özellikle çiziyorum: Ortada kanıt yoksa kimseyi suçlayamayız. Gazetecilik, kulisi soru hâline getirir; delil olmadan hükme dönüştürmez.

Ama açıklanan gerekçeleri de görmezden gelemeyiz.

Foça Belediye Başkanı Saniye Bora Fıçı, geçişini “merkezi yönetim ile yerel yönetim arasındaki uyum” ve Foça için düşündüğü projelere destek bulma ihtiyacıyla açıkladı. Çiğli Belediye Başkanı Onur Emrah Yıldız ise belediyenin geçmişten gelen ekonomik yüklerinden, yerel kaynakların yetersizliğinden ve büyük projelerin önündeki yolların daralmasından söz ederek “Önce Çiğli, önce hizmet” dedi.

Bu açıklamalara inanırsınız ya da inanmazsınız.

Samimi bulursunuz ya da siyasi gerekçe üretildiğini düşünürsünüz.

Ama önce okursunuz!

Sonra da CHP’nin ve Yeni Parti’nin bu başkanlara hangi siyasi, mali ve kurumsal desteği verdiğini sorarsınız.

Ben Çiğli Belediye Başkanı genç arkadaşımızı tanımam. Foça Belediye Başkanını hiç tanımam. Fakat Cemil Tugay’ı, hakkında konuşabilecek kadar tanırım.

Eleştirdim.

Hem de en sert biçimde…

Yanlış atamalarını, işçi krizlerindeki tutumunu, İzmir’in hafızasına sırtını dönen kadrolarını, çevresindeki kifayetsiz muhterisleri yazdım.

Ama doğru gördüğüm yerde hakkını da teslim ederim.

Çünkü gazetecilik düşmanlık değildir.

“Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.”

Şimdi gelelim herkesin unuttuğu 31 Mart 2024’e…

Cemil Tugay, yüzde 48,97 oranıyla 1 milyon 292 bin 118 oy aldı. Hamza Dağ ise yüzde 37,06 ile 977 bin 895 oyda kaldı. Aradaki fark 11,91 puandı.

Peki 2019’da ne olmuştu?

Tunç Soyer yüzde 58,10, Nihat Zeybekci yüzde 38,69 oy almıştı. Aradaki fark 19,41 puandı.

Demek ki beş yılda CHP ile AK Parti arasındaki makas yaklaşık 7,5 puan daralmış.

Ama rakamı doğru okuyalım: AK Parti’nin oyu artmamış, yüzde 38,69’dan yüzde 37,06’ya gerilemişti. Buna karşılık CHP yaklaşık dokuz puan kaybetmişti.

Yani Hamza Dağ yükselmedi; CHP çözüldü!

İzmirliye dayatılan aday tercihleri, “Nasıl olsa oy verirler” küstahlığı ve garanti şehir rehaveti sandığa yansımıştı.

2023 milletvekili seçimlerinde de benzer bir uyarı vardı. CHP’nin İzmir toplamındaki oranı karşılaştırmalı sonuçlarda 2018’deki yaklaşık yüzde 42 seviyesinden yüzde 40,9’a gerilemişti.

Üstelik CHP Genel Merkezi, İzmir’in iki seçim bölgesinin başına Yüksel Taşkın ile İstanbul doğumlu Gökçe Gökçen’i yerleştirmişti. Resmî aday listesi bunu açıkça gösteriyor.

İki liste başını bugün İzmir sokaklarında kaç kişi tanıyor?

Kemeraltı esnafı tanıyor mu?

Bayraklı’nın depremzedesi tanıyor mu?

Çiğli’de sabah vardiyasına giden işçi tanıyor mu?

Buna karşılık birkaç seçimdir tanıdığımız Ceyda Hanım bile İzmir’i öğrendi. İlçeleri dolaştı, sokağa girdi, insanlarla temas kurdu.

AK Parti ilçe teşkilatları, milletvekilleri ve İl Başkanı Bilal Saygılı kadar İzmir sokaklarını arşınlayan kaç muhalefet yöneticisi var?

Acı ama soralım…

AK Parti “İzmir’i nasıl kazanırım?” diye çalışırken CHP, “İzmir’i zaten kazandım” diye uyumadı mı?

Yüksel Taşkın meselesinde de sözü doğru kuralım. Taşkın’ın geçmişte Taraf gazetesinde yazdığı gerçektir. Bu nedenle hakkında “FETÖ’ye yakınlık” suçlamaları yapılmıştır. Kendisi ise Fethullah Gülen’i öven tek cümlesi bulunmadığını, aksine devlet içindeki örgütlenmesine karşı çıktığını söylemiştir.

Gerçek bu kadar açıkken hükmü okuyucuya bırakmak gerekir.

Fakat asıl mesele şudur:

Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel baskılarıyla CHP Genel Merkezi, İzmir’in hafızasını ve hassasiyetlerini dikkate almadan yaptığı listeyi İzmirliye kabul ettirmeye çalıştı.

İzmirli seçmene yine “keklik” muamelesi yapıldı.

Ben de dâhil olmak üzere insanlar adaylara değil; Cumhuriyet’e ve Atatürk’e duydukları bağlılık nedeniyle oy verdi.

Bu güven istismar edildi.

Bugün yaşanan kopuşun tohumu dün atıldı.

Özgür Özel ve saz arkadaşları aynaya bakmadan Foça’ya, Çiğli’ye, belediye başkanlarına ve seçmene parmak sallıyor. Yeni Parti İzmir yönetimi, “Millet iradesini ezdirmeyeceğiz” diyor.

İyi de adayları İzmirliye sorarak mı belirlediniz?

Ön seçim mi yaptınız?

Örgütün sesini mi dinlediniz?

Yoksa Ankara’da oturup “İzmir ne yapsak oy verir” mi dediniz?

“Millet iradesi” yalnızca başkan parti değiştirince mi aklınıza geliyor?

Aday belirlerken millet nerede?

Parti içi demokrasiyi boğarken millet nerede?

İzmir’e yabancı isimleri listenin başına çakarken millet nerede?

Bir de kent hafızasına bakalım…

İzmir Büyükşehir Belediyesi döneminde açılan Kurtuluşumuzun 100. Yılı Anı Evi, 2024 yılında Konak Belediyesine 25 yıllığına tahsis edildi. Konak Belediyesi yapının açık olduğunu söylese de geçici serginin sona erdiğini ve bazı şartlı bağışların sahiplerince geri alındığını kabul etti. Yani teknik olarak “kapandı” demek doğru olmayabilir; ama Anı Evi’nin kuruluşundaki içeriğinin ve hafızasının önemli ölçüde dağıldığı açıktır.

Öte tarafta merkezi iktidar, yaklaşık 140 yıllık eski Alsancak Tekel Fabrikası’nı restore ederek İzmir Kültür Sanat Fabrikası’na dönüştürdü. Reji döneminden kalan endüstri mirasının içinde bugün arkeoloji ve etnografya müzesi, resim ve heykel müzesi, kütüphaneler, sanat atölyeleri ve sergi alanları bulunuyor.

Şimdi hakkaniyetle soruyorum:

Bir tarafta Cumhuriyet ve kurtuluş hafızasını taşıyan bir mekânın içi boşalırken, diğer tarafta yıllarca atıl kalmış tarihî fabrika kültür merkezine dönüştürülüyorsa bunu yazmayacak mıyız?

Yazınca “gizli AK Partili” mi olacağız?

Ben de diyorum ki benim için “gizli AK Partili” diyenler, şimdi neden AK Partililerle fotoğraflar paylaşıyor?

Dün bana parmak sallayanlar bugün kimlerle aynı kareye giriyor?

Dün başkasının selamını bile suç sayanlar, bugün hangi kapılarda hatıra fotoğrafı çektiriyor?

Siyasette fotoğrafa karşı değilim. İnsanlar konuşur, görüşür, aynı masaya oturur. Benim itirazım fotoğrafa değil; ikiyüzlülüğe!

Başkası yapınca ihanet, siz yapınca nezaket öyle mi?

Benim ölçüm rozet değildir.

Benim ölçüm İzmir’dir!

Bu şehir iktidarlara karşı durdukça iktidarlar da İzmir’e bedel ödetti. Bunu da unutmuyorum. 

Asayişten eğitime, sağlıktan deprem güvenliğine kadar İzmir’in ağır sorunlarının tamamı belediyelerin sorumluluğunda değildir. Merkezi iktidarın yıllardır süren ihmalinin hesabı da sorulmalıdır.

Ama CHP’nin her başarısızlığını “iktidar engelliyor” türküsüyle açıklamak da kolaycılıktır.

Belediyeler siyaset arenası değil, hizmet makamıdır.

Vatandaş çöpünün toplanmasına, yolunun yapılmasına, binasının depreme dayanıklı hâle gelmesine, çocuğunun güvenli bir şehirde yaşamasına bakar.

Tokat Belediye Başkanı Mehmet Kemal Yazıcıoğlu’nun parti farkı gözetmeden sahaya çıkması, mahalle ziyaretleri yapması ve üretken belediyecilik vurgusu boşuna ilgi görmüyor.

Peki İzmir’de aynı enerjiyi kaç başkanda görüyoruz?

Çoğu makam odasına kapanmış kibir abidesi muhteremler…

Buradan açıkça söylüyorum:

Bırakın belediye başkanlarını rahat!

Aday gösterilme şekilleri zaten acayipti. Biz de dâhil olmak üzere İzmirli, önüne konulan adaya “keklik” gibi oy verdi. Son iki yılda onların da jetonu düştü.

Bari bundan sonra İzmir kazansın!

Ben Cemil Bey’in AK Parti’ye geçmesini yadırgamayacağım. Açıkça söylüyorum.

Geçer ya da geçmez; bu onun siyasi kararıdır. Benim bakacağım yer, İzmir’e ne kazandırdığıdır.

Ama Cemil Bey’in kadrosundaki o “zehirli sarmaşıkları” AK Parti’nin de fark etmesini diliyorum.

Çünkü sarmaşık, tutunduğu duvarın rengini sormaz.

Bugün CHP’li görünen, yarın AK Partili görünür. 

Dün başkana bağlılık gösteren, yarın yeni güç merkezine yanaşır. Rozetler değişir ama kifayetsizlik, çıkarcılık ve koltuk merakı değişmez.

Cemil Bey’in güvendiği, fakat İzmir’i değil kendi makamını düşünenleri daha önce de yazdım.

Başkanı yalnızlaştıranlar…

Yanlış bilgilerle yönlendirenler…

Kendi hesaplaşmalarını belediye yönetimi hâline getirenler…

İzmir’i bilmeden İzmir adına ahkâm kesenler…

İşte asıl tehlike bunlardır.

Cemil Tugay AK Parti’ye geçerse parti yönetimi yalnızca başkana rozet takmamalı; onun etrafındaki kadroyu da dikkatle incelemelidir. Aksi hâlde yalnızca rozet değişir, İzmir’in derdi değişmez.

Belki yeni bir siyasi tercih Cemil Bey’in o sarmaşıkları budamasına vesile olur.

Belki de olmaz…

Onu da izler, yazarız.

Ben kendi payıma AK Parti’den görmediğim dışlamayı, baskıyı ve susturma çabasını kendisini demokrat ilan edenlerden gördüm. Bu benim yaşadığım gerçektir. Kimsenin hoşuna gitmesi gerekmiyor.

Şimdi herkes birbirine “hain” demeden önce aynaya baksın.

AK Parti, İzmir’e neden hâlâ güven veremediğini düşünsün.

CHP ve Yeni Parti, İzmir’i neden kaybetmeye başladığını düşünsün.

Belediye başkanları kendilerini seçen insanlara hesap versin.

İzmir medyası da fotoğraf albümlerini bırakıp perde arkasında neler döndüğünü araştırsın.

Çünkü İzmir hâlâ her şeyi görüyor.

Hâlâ herkesi not ediyor.

İzmir kendisini terk edenleri belki affeder…

Ama kendisini “keklik” sanıp kandıranları, hafızasını silenleri ve ruhunu anlamayanları asla affetmez!


NOT: Gelecek yazıda 

İzmir’in “kopyala-yapıştırıcı” sözde basını ile olası “rozet değişimlerini” yazacağım.

Bazı “eski” ama “sahte” dostlar kırılacaklar…

Umurumda değil!

Zira onların sahte dostlukları ömrümden iki yıl yedi. Bir fincan kahvenin bile hatırını yok sayanları ben de artık yok sayıyorum.


6 Eylül 2026 Pazar

9 EYLÜL’Ü KUTLAMAK KOLAY, İZMİR’LE YÜZLEŞMEK ZOR! “Utanç Günleri: 6 – 7 Eylül 1955”



9 EYLÜL’Ü KUTLAMAK KOLAY, 

İZMİR’LE YÜZLEŞMEK ZOR!

“Utanç Günleri: 6 – 7 Eylül 1955” 

Bugün 6 Eylül 2026…

Tam 71 yıl önce bugün, İstanbul’da ve İzmir’de bu ülkenin özellikle Rum yurttaşlarının evleri, dükkânları, ibadethaneleri ve hatıraları hedef alındı.

Yıllarca adına ürkekçe “6-7 Eylül Olayları” denildi.

Oysa yağmanın listeleri önceden hazırlanmışsa, kalabalıklar taşınmışsa, güvenlik güçleri saatlerce seyretmişse, insanların inancı ve kimliği hedef seçilmişse bunun adı sıradan bir “olay” değildir.




Üç gün sonra ise 9 Eylül…

İzmir’in kurtuluşunun 104. yılı.

Dört yıl önce, 2022’de, 100. yıl için “Bu büyük yıldönümünü siyasal kavgaların gölgesinde harcamayın; devlet, belediyeler, üniversiteler, iş dünyası, basın ve sivil toplum el ele versin” diye yazmıştım.

Hakkını teslim edelim: İzmir o gece tarihinin en kalabalık kutlamalarından birini yaşadı. Dev sahne kuruldu, işgalden kurtuluşa uzanan gösteri yapıldı, yüz binler Kordon’a aktı, Tarkan konser verdi. Ardından APİKAM “İzmir’in Yüz Yılı” sempozyumunu topladı; sergiler açıldı, kitaplar yayımlandı.

Yani coşku vardı.

Peki yüzleşme?

Peki cesur sorular?

Peki arşivlerin kapılarının sonuna kadar açılması?

Orada hâlâ aynı yerdeyiz!

2026’nın resmî 9 Eylül programında yine zafer yürüyüşü, çelenk, süvari birlikleri, SoloTürk ve fener alayı var. Elbette olsun. Bayraklarımız dalgalansın, marşlarımız söylensin, bu kentin kurtuluşu hak ettiği gururla kutlansın.

Çünkü 9 Eylül yalnız İzmir’in değil, emperyalist işgalin Anadolu’dan sökülüp atılmasının da simge günüdür.

Ama tarih yalnız tören değildir!

Tarih, alkışın sustuğu yerde başlayan sorgudur.

Biz 104 yıldır 9 Eylül’ün kahramanlarını anlatıyoruz; iyi de yapıyoruz. Fakat 9 Eylül’den sonra İzmir’de ne olduğunu, yangını, terk edilmiş malların nasıl el değiştirdiğini, mahallelerin kimliğinin nasıl silindiğini, işgali bizzat yaşamış İzmirlilerin yeni kent anlatısında neden görünmezleştiğini aynı cesaretle konuşabiliyor muyuz?

Nurettin Paşa’nın rolünü, Metropolit Hrisostomos’un linç edilmesini, 9 Eylül ile 13 Eylül arasındaki dört günün güvenlik ve yönetim boşluklarını, İngiliz, Amerikan, Fransız, İtalyan ve Yunan diplomatik raporlarının birbiriyle çelişen anlatılarını, yangının faillerine ilişkin karşıt tezleri neden tek bir hükme mahkûm ediyoruz?

Ben “şu yaptı, bu yaptı” diye arşiv görmeden hüküm vermekten yana değilim.

Ama “soru sormayın” diyen tarih anlayışından da değilim!

İzmir’i sevmek, İzmir’in yalnız zaferlerini değil, acılarını ve ayıplarını da sahiplenmektir. Hakikat vatan sevgisinin düşmanı değildir; tam tersine en namuslu biçimidir.

İşte 6-7 Eylül 1955 tam da bu nedenle 9 Eylül’ün yanı başında duruyor.

Bir yıl önce, 1954’te, Kıbrıs’taki “Enosis” gerilimi yüzünden 9 Eylül kutlamaları yasaklanmıştı. Feroz Ahmad’ın aktardığına göre Başbakan Adnan Menderes radyodan, “9 Eylül’ün kutsal anlamının herhangi bir siyasi kriz biçiminde istismar edilmesine imkân tanımanın millî vicdanımızı rahatsız edeceği” düşüncesinde olduğunu açıklamıştı.

Bakın şu acı çelişkiye!

1954’te istismar ihtimali gerekçesiyle kutlamayı iptal eden siyasal akıl, 1955’te istismarın yağmaya, kundaklamaya ve yurttaşa saldırıya dönüşmesini engelleyemedi.

Daha doğrusu, yıllardır yayımlanan arşiv belgeleri, tanıklıklar ve yargı kayıtları bize “Engelleyemedi mi, engellemek mi istemedi?” sorusunu sorduruyor.

İzmir’de kalabalık Konak Meydanı’ndan Kordon’a, Alsancak’a ve Fuar’a yayıldı. Yunanistan bayrağı indirildi; Yunan Konsolosluğu, Fuar’daki Yunan pavyonu, evler, işyerleri ve bir kilise saldırıya uğradı.

Dilek Güven’in çalışmasındaki tespitlere göre İzmir’de 14 ev, 6 işyeri, bir pansiyon, bir kilise, Yunanistan Fuar Pavyonu, Yunanistan Konsolosluğu ve İngiliz Kültür Enstitüsü hedef oldu. Yedi kişi ağır, 50 kişi hafif yaralandı ve toplam zarar 475 bin 500 lira olarak kayda geçti.

Yunan arşivlerine de baktım.

Yunan diplomatik arşivinde ΓΔΑ ΓΠ 11834/479 koduyla kayıtlı, İzmir Konsolosluğu’nun 13 Eylül 1955 tarihli raporuna atıf yapan Yunanca araştırmalar, İzmir’deki saldırıların saatini ve güzergâhını daha da belirginleştiriyor. 

Rapora göre Çele Postası, 6 Eylül günü Yunanların Türk Konsolosluğu’nu bombaladığı iddiasını manşete taşıyarak Konak Meydanı’nda Yunan bayrağının artık dalgalanamayacağını yazdı.

Ardından meydandaki bayrak indirildi ve yakıldı; Fuar’daki Yunan pavyonu taşlandı, sonra ateşe verildi.

Aynı rapora göre saat 21.00 dolayında yaklaşık 400 kişilik bir grup Alsancak’taki Yunan Konsolosluğu’na girdi, eşyaları parçaladı ve binayı benzinle yaktı. Konsolosluk görevlileri arka kapıdan kaçarak kurtuldu.

NATO karargâhında görevli Yunan subayların evleri yağmalandı; bir subay ile eşi ağır biçimde dövüldü. Hatta limandaki iki gemi, mürettebatlarında Yunan bulunduğu sanılarak ateşe verilmiş cisimlerle hedef alındı.

Şimdi buna “bir anda kabaran millî öfke” mi diyeceğiz?

Gazete manşeti hazır, hedef belli, yürüyüş güzergâhı belli, benzin hazır, güvenlik seyirci…

Tesadüf dediğiniz şey bu kadar dakik çalışır mı?

Peki devlet neredeydi?

Polis niçin bekledi?

Müdahale emri neden verilmedi?

Vali Kemal Hadımlı ne yaptı, ne yapmadı?

Dönemin Meclis tartışmaları bile polis ve jandarmanın etkisiz kaldığını, kimi yerlerde saldırganlara göz yumulduğu iddiasını kayda geçirmişti. İzmir Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü hakkında soruşturma açıldı, yöneticilerin yerleri değiştirildi.

Yassıada yargılamalarında Hadımlı dört buçuk yıl hapse mahkûm edildi.

Bu ayrıntılar “söylenti” değildir; devletin ve yargının kendi kayıtlarında vardır.

Dahası var.

24 Ekim 1955’te, yani saldırılardan yaklaşık bir buçuk ay sonra, zarar gören Yunanistan Konsolosluğu yeniden açılırken alışılmadık bir tören yapıldı.

Türk ve Yunan askerleri yürüdü, Yunan millî marşı çalındı ve Ulaştırma Bakanı, DP İzmir Milletvekili Muammer Çavuşoğlu Yunan bayrağını göndere çekti.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın İzmir Başkonsolosluğu tarihçesi bu törene başka bir önemli ayrıntı daha ekliyor:

Rum tüccar Emmanuil Kapetanakis’in 1948’de Yunan devletine bıraktığı Kordon’daki neoklasik binanın mülkiyetine Türk devleti yıllarca itiraz etmişti. Fakat Eylül 1955 saldırılarından sonra mülkiyet hakkı tanındı; 24 Ekim’de İzmir Valisi binanın anahtarlarını Başkonsolos Mihalis Zafiriu’ya teslim etti.

Yani aynı tören yalnız bir bayrağın yeniden göndere çekilmesi değildi; yıllardır süren bir mülkiyet çekişmesinin, uluslararası baskı altında apar topar çözülmesiydi.

Bir ay önce yırttır, yaktır, seyret…

Bir ay sonra diplomasi sıkıştırınca aynı bayrağın önünde saygı dur!

İşte çapsız, sorumsuz ve kitle duygularıyla oynayan siyasetin özeti budur. Bedeli ise makam sahipleri değil; evi yağmalanan, dükkânı yakılan, korkudan doğduğu şehri terk eden yurttaş öder.

Aradan 71 yıl geçti.

Bugün İzmir sokakları, İzmir ekonomisi, İzmir’de “doğmayan” Türkiye dışı güya “din kardeşi” Suriyelilerin ve benzerlerinin eline geçiyor. Ama “dün” evleri yağmalanan, namusları kirletilenler bu toprakların evlatlarıydı!

Peki ne oldu dersiniz?

6 Eylül 2023’te, olayların bütün yönleriyle araştırılması için 21 milletvekilinin imzasıyla TBMM’ye bir Meclis araştırma önergesi verildi.

Bugün, 6 Eylül 2026 itibarıyla TBMM’nin kendi sayfasında önergenin son durumu hâlâ tek kelimeyle yazıyor:

“Gündemde.”

Üç yıl geçmiş; hakikat hâlâ sırada bekliyor!

2025’te, pogromun 70. yılında Hrant Dink Vakfı yeni kaynak ve eğitim çalışmalarını duyurdu. İnsan Hakları Derneği ise yalnız devlet mekanizmasını değil, saldırılara katılan ve onları mümkün kılan toplumsal zemini de sorgulamak gerektiğini söyledi.

KONDA’nın daha önce yayımlanan araştırmalarına dayanan değerlendirmeler, toplumun önemli bir bölümünün 6-7 Eylül hakkında bilgi sahibi olmadığını, çoğunluğun görüş bildirmekten kaçındığını gösteriyor.

Üstelik “belge yok” bahanesi de artık geçersizdir.

Yunanistan Devlet Arşivleri’nin 100. yıl dolayısıyla kurduğu 1922 Dijital Arşiv Portalı, 516 arşiv ve koleksiyonun tarifini, 60’tan fazla kurumun malzemesini ve 2 bini aşkın dijital belgeyi bir araya getiriyor.

İçinde Yunan Dışişleri Bakanlığı’nın Diplomatik ve Tarihî Arşivi, askerî kayıtlar, İzmir yangını fotoğrafları, Metropolit Hrisostomos’a ilişkin yazışmalar, mülteci tanıklıkları ve mallara ilişkin belgeler var.

Demek ki iki kıyıda da belge var.

Eksik olan belge değil; belgeyi birlikte okumaya cesaret edecek siyasal ve akademik iradedir!

Demek ki yalnız arşivler kapalı değil; vicdanlar da ürkek!

Şimdi İzmir’e soruyorum:

9 Eylül’ü yalnızca bayrak, kortej, uçak gösterisi ve konser olarak mı yaşayacağız?

Yoksa kurtuluşun gerçek anlamını; bağımsızlık, yurttaşlık, hukuk ve insan onuru üzerinden yeniden mi tanımlayacağız?

Bir ülke, kendi yurttaşını dininden, dilinden, mezhebinden, etnik kimliğinden ya da siyasal görüşünden dolayı hedef hâline getiriyorsa, düşmanı dışarıda aramasın.

Çünkü emperyalizmin en sevdiği ülke; içeride birbirinden nefret eden, komşusunu “öteki” gören, hakikati parti rozetine göre eğip büken ülkedir.

9 Eylül’ün ruhu intikam değildir.

Yağma hiç değildir.

Bir başka halktan nefret etmek ise asla değildir!

9 Eylül’ün ruhu bağımsızlıktır. İşgale boyun eğmemektir. Kendi yurdunda onuruyla, hukuk güvencesiyle, eşit yurttaş olarak yaşamaktır.

Bu nedenle 6-7 Eylül’le yüzleşmeden 9 Eylül’ü eksiksiz anlayamayız.

1922’yi hamasetle dondurup 1955’i utangaç bir dipnota çevirirsek, bugünün linç dilini de yarının felaketini de besleriz.

Dün “Rum gavuru” diye dükkân arayan zihniyet, bugün başka bir kimliğe başka bir hakaret bulur. İsim değişir, hedef değişir, sopayı tutan el değişir; fakat örgütlü nefretin yöntemi değişmez.

Onun için çağrım açıktır:

TBMM, üç yıldır “gündemde” beklettiği araştırma önergesini ele alsın.

Devlet Arşivleri, Dışişleri, Emniyet ve askerî arşivlerdeki ilgili belgeler araştırmacılara açılsın.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Valilik, üniversiteler, meslek odaları ve azınlık vakıfları ortak bir “İzmir 1919-1955 Hakikat ve Kent Belleği” çalışması başlatsın.

APİKAM sözlü tarih tanıklıklarını, tapu ve emval-i metruke kayıtlarını, yangın raporlarını, konsolosluk yazışmalarını ve yerel basını dijital ortamda herkesin erişimine sunsun. Tabii Apikam hala “kent arşivi” ise ve içindekiler hala “duruyorsa”?

Yunanistan Devlet Arşivleri’nin 1922 portalıyla ortak bir katalog kurulsun; Türk ve Yunan belgeleri yan yana, saklanmadan, seçilmeden yayımlansın.

Kordon’a bir anı taşı koymak yetmez; o taşın altındaki gerçeği de okumak gerekir.

9 Eylül’ü elbette kutlayacağız.

Bayrağımızı gururla taşıyacağız.

Mustafa Kemal’i, ordumuzu, Kuvayı Milliye’yi ve bağımsızlık uğruna toprağa düşenleri minnetle anacağız.

Ama aynı zamanda bu kentte korkutulan, yağmalanan, kovulan, unutulan bütün yurttaşların hatırasına da sahip çıkacağız.

Çünkü gerçek zafer, düşmanı denize dökmek kadar, nefreti de vicdandan söküp atmaktır.

Ve çünkü İzmir’e en büyük ihanet, onun tarihini eksik anlatmaktır!

💥KAYNAK VE ARAŞTIRMA NOTLARI 

1- Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, Hil Yayınları.

2- Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, İletişim Yayınları. 

3- TBMM, 28. Dönem, 10/322 esas numaralı Meclis araştırması önergesi ve güncel durum kaydı. 

4- Tuncer Zorbay, “6/7 Eylül Olaylarına TBMM ve Kamuoyu Tartışmaları Çerçevesinde Yeni Bir Bakış”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 2019. 

5- Hrant Dink Vakfı, “Azınlık Hakları Çalışmalarına Dair: 6-7 Eylül’ü Anarken”, 2025. 

6- İnsan Hakları Derneği, “6-7 Eylül Sadece Bir Devlet Operasyonu muydu?”, 2025. 

7- Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, “İzmir’in Yüz Yılı Sempozyumu”, 2022. 

8- İzmir Valiliği, “9 Eylül İzmir’in Kurtuluşunun 104. Yıl Dönümü Kutlama Programı”, 2026. 

9- Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, İzmir Başkonsolosluğu tarihçesi. 

10- Yunan diplomatik arşivi, İzmir Konsolosluğu raporu, 13 Eylül 1955, ΓΔΑ ΓΠ 11834/479. 

11- Yunanistan Devlet Arşivleri, 1922 Dijital Arşiv Portalı.


hasantahsink@gmail.com

WhatsApp: 05401968178

30 Ağustos 2026 Pazar

1922'DE KOVDUK, 2026'DA İŞBİRLİKÇİLERİ ARAMIZDA!

 


30 AĞUSTOS 2026

1922'DE KOVDUK,
2026'DA İŞBİRLİKÇİLERİ ARAMIZDA!

Kovulan Emperyalizm’in 1945 Sonrası Açtığı Yarım Kalan Hesap

Hasan Tahsin Kocabaş / İzmir, 30 Ağustos 2026


Bugün 30 Ağustos…

Bir milletin yalnızca düşman ordularını değil, o orduların arkasındaki emperyalist hesabı da Anadolu’dan söküp attığı gün. Dumlupınar’dan İzmir’e uzanan o büyük yürüyüş; sadece süngünün, topun, tüfeğin zaferi değildi. Bir milletin ‘Ben varım!’ diye ayağa kalkmasıydı.


Ama insan bugün pazara çıkınca ister istemez soruyor:

1922’de emperyalist orduları kovduk da, 2026’da onların ekonomik düzenine kapı açan işbirlikçi zihniyeti neden hâlâ aramızda taşıyoruz?

Sakın ‘işbirlikçi’ sözünü yalnızca yabancı elçilik kapısında talimat bekleyen karikatür tipler için kullandığımı sanmayın. Benim sözünü ettiğim; üreticiyi toprağından soğutan, tarlayı betonla boğan, tohumu, gübreyi, ilacı ve mazotu dövize bağlayan; sonra da ithalat kapısını açıp bunu başarı diye pazarlayan zihniyettir. Adı değişir. Makamı değişir. Partisi değişir. Ama sonucu değişmez: Üreten millet, satın alan millete dönüşür. Ve ne yazık ki 2026 ve dönüştük!

Osmanlı'nın sonundaki acı ders

Osmanlı’nın son dönemini yalnız savaş yenilgileriyle anlatmak eksik tarih olur. Devlet, 1854’te dış borçlanmaya başladı; borç aldıkça güçsüzleşti, güçsüzleştikçe yeni imtiyazlar verdi. 1875’te mali iflas ilan edildi. 1881’de Düyun-u Umumiye kuruldu. Tuzdan tütüne, damga vergisinden balık resmine kadar kimi devlet gelirleri yabancı alacaklıların denetimine bırakıldı. Yani borç yalnız kasaya girmedi; egemenliğin odalarına da girdi.


Osmanlı'ya Diz Çöktüren Düyun-u Umumiye Merkezi

İşte Cumhuriyet’i kuran kadro bu yüzden bağımsızlığı yalnız sınır çizgisi olarak görmedi. Büyük Taarruz’un üzerinden henüz altı ay bile geçmeden, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplandı. Çünkü Mustafa Kemal Paşa biliyordu: Siyasi ve askerî zaferler ekonomik zaferlerle tamamlanmazsa kalıcı olamaz.

Zafer, yalnız düşmanı denize dökmek değildir. Zafer; ekmeğini, ilacını, enerjini, teknolojini ve geleceğini başkasının insafına bırakmamaktır.



1945: Ordular değil, nüfuz düzeni

Benim tarih okumamda 1945 bir kırılmadır. Kovduğumuz emperyalist güçlerin orduları yeniden Anadolu’ya çıkmadı; fakat savaş sonrasının yeni dünya düzeniyle birlikte nüfuzları yeniden içeri girmeye başladı. Bu kez üniformanın önünde süngü değil, yardım anlaşması; topun yanında kredi, işgal karargâhının yerinde askerî ve ekonomik ittifak masaları vardı.

Elbette tarihi tek cümleye sıkıştırmayalım. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve doğu sınırı üzerindeki talepleri Ankara’da gerçek bir güvenlik kaygısı yarattı. Türkiye bu baskı altında Batı Bloğuna yöneldi; 1947 Truman Doktrini’yle Amerikan askerî ve ekonomik yardım düzenine girdi, Marshall Planı’ndan yararlandı ve 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye oldu. Bunların her biri dönemin şartları içinde alınmış devlet kararlarıydı; hiçbiri hukuken ‘işgal’ değildi.

Ama bir kararın işgal olmaması, bağımlılık üretmeyeceği anlamına gelmez. Mesele ittifak kurmak değil; ittifakta kendi aklını, kendi planını ve kendi üretim gücünü koruyabilmektir. Yardımın yön verdiği tarım, dış kredinin biçimlendirdiği sanayi, başka başkentlerin güvenlik önceliklerine göre kurulan siyaset zamanla millî seçeneği daraltıyorsa, orada bağımsızlık tartışması başlar.



1945’ten sonra kapıdan giren şey yabancı asker değildi; yabancı önceliklerin yerli kararları biçimlendirme kudretiydi.

12 Eylül: 24 Ocak'ın süngülü bekçisi

Asıl düğmeye 12 Eylül 1980’de yeniden basıldı. Darbe yalnız Meclis’i, partileri ve sendikaları susturmadı; 24 Ocak ekonomik kararlarının toplumsal itirazdan arındırılmış bir ortamda uygulanmasının da yolunu açtı. Türk lirası sert biçimde devalüe edildi; destekler sınırlandı, dış ticaret serbestleştirildi, yabancı sermaye ve kâr transferleri kolaylaştırıldı, ücretler baskılandı. Kararların mimarı Turgut Özal, darbe yönetiminde ekonomi yönetiminin başında tutuldu.

1984’de tamamen “dış prodüksiyonla” başlatılan “PKK Terörü” ve 12 Eylül cuntasının “çaktırmadan” desteklemeye başladığı “Fethullahçılar” , Türkiye’yi bir daha ekonomik olarak da “1923 mucizesine” götürmeme garantileriydi.

TBMM’nin 12 Eylül araştırmasında da açıkça kayda geçtiği gibi, sandık kaygısı taşımayan askerî yönetim altında 24 Ocak programını hızla uygulamanın önündeki siyasal engeller kalkmıştı. Darbenin bütün sebeplerini ekonomiye indirgemek tarih olmaz; ama ekonomiyi darbeden ayırmak da gerçeği sakatlar. Siyaset susturuldu, emek örgütleri dağıtıldı, toplum korkutuldu; ardından piyasanın kuralları sermaye lehine yeniden yazıldı. Ve Türkiye o insanlık düşmanı “liberalizm” ile “serbest piyasa bencilliğinin” kucağına düşürüldü!

Ben bu zihniyete ‘emperyalist Düyun-u Umumiye ve kapitülasyon kafası’ diyorum. Bu, yeni bir kurumun resmî adı değil; tarihsel bir benzetmedir. Dün yabancı alacaklılar tütün ve tuz gelirine el koyuyordu. Bugün bütçe, üretim, enerji, tohum, teknoloji ve finans kararları dış krediye, dövize ve ithal girdiye göre şekilleniyorsa aynı teslimiyet ruhu başka elbiseyle karşımızdadır. Kapitülasyon bazen gümrük imtiyazıdır; bazen kendi üreticini koruyamama alışkanlığıdır.

Atatürk'ün cetveliyle ölçersek

Atatürk bağımsızlığın ölçüsünü tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta koymuştu: ‘Tam bağımsızlık’ siyasi, mali, ekonomik, adli, askerî ve kültürel alanların tümünde bağımsızlık demekti. Birindeki eksiklik, ülkenin gerçek anlamda bağımsızlığını yaralardı. ‘Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir’ sözü de kişisel bir gurur cümlesi değil, Cumhuriyet’in devlet ahlakıydı.

İzmir İktisat Kongresi’ndeki uyarısı bugün pazardaki etiket kadar günceldir: ‘Siyasal, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa’ kalıcı olamazlar.

Demek ki 30 Ağustos’u kutlamanın ilk şartı, bağımsızlığı yalnız marşta değil bütçede; yalnız bayrakta değil fabrikada, yalnız sınırda değil tarlada savunmaktır.



Yedi ülke masalı değil, çıplak gerçek

Yıllardır tekrarlanan bir söz var: ‘Türkiye, dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydi.’ Kulağa hoş geliyor ama bu ifadeyi doğrulayan güvenilir, resmî bir ‘yedi ülke’ sınıflaması yok. Gazetecilik hamaset değil, kayda geçme işidir. Bu yüzden efsaneye değil, eldeki rakamlara bakalım.

TÜİK’in 2024-2025 piyasa dönemi verisine göre toplam tahıl yeterlilik oranı yüzde 91,1’e indi. Buğdayın toplam yeterliliği yüzde 104,3 görünse de ekmeklik ve diğer buğdaylarda oran yüzde 92,3. Arpada yüzde 84,6, mısırda yüzde 73,1. Soyada ise yalnızca yüzde 4,2! Yani bazı kalemlerde fazlamız var; kimi kritik kalemlerde ise kapı sonuna kadar dışarıya açık.

Bu ayrım önemlidir. Türkiye tarımda hiçbir şey üretmiyor demek de yanlıştır, her şeyde kendimize yetiyoruz demek de. Gerçek daha serttir: Büyük bir üretim gücümüz var ama o gücün stratejik damarları ithal girdilere ve dış alıma bağlanmıştır.

Üretim hızımız ne söylüyor?

2025’in kesinleşen tablosu ağırdır. Toplam bitkisel üretim 121 milyon tona geriledi; bir yıldaki düşüş yüzde 11,3 oldu. Tahıl üretimi yüzde 12,3 azalarak 34,2 milyon tona indi. Buğday 17 milyon 950 bin tonla yüzde 13,7, arpa 6 milyon tonla yüzde 25,9 geriledi. Meyve üretimindeki düşüş yüzde 31,6’ya ulaştı. Kırmızı et üretimi de 2024’te yüzde 11,7, 2025’te bir kez daha yüzde 10,5 azaldı.

2026 için ilk tahminler daha iyi: Tahılda yüzde 21,7, buğdayda yüzde 26,7, arpada yüzde 50 artış bekleniyor.

İnşallah gerçekleşir.

Ama tahmin, hasat değildir. Üstelik aynı tahmin mısırda yüzde 5,9, soyada yüzde 12,7, patateste yüzde 3,1 düşüş öngörüyor. Bir yıllık toparlanma beklentisini yapısal bağımsızlık diye sunmak, yağmur duasını tarım politikası sanmaktır.

Çiftçinin maliyeti de yerinde durmuyor. Tarımsal girdi fiyatları 2025 Aralık’ında yıllık yüzde 33,15 arttı. Tohum, gübre, yem, ilaç, enerji, mazot pahalılaştıkça üretici ekmekten vazgeçiyor; üretim azalınca ithalat ‘zorunluluk’ diye önümüze konuyor. Önce üreticinin nefesi kesiliyor, sonra dışarıdan alınan ürün kurtarıcı ilan ediliyor. Üreticiden “üç paraya” ürün alan vicdansız emperyalist işbirlikçisi toptancılar, markette on katına aynı ürünü sattırmayı “serbest piyasa” yalanına sokuyorlar. Oysa bir zamanlar parası olan ama ayağını yorganına göre uzatmayı da bilen Türk milleti, şimdi elinde kredi kartlarıyla “yabancı bankalara” borçlanıyor ama eldeki para da yetmiyor. Emekliler ise “yaşam ile ölüm” arasında mücadele veriyor.

Ne güzel düzen değil mi?

İthalat büyürken anlatılan başarı masalı

2025’te tarım, gıda ve içecek ihracatı 27,79 milyar dolar oldu. Güzel. Aynı yıl ithalat yüzde 25,47 artarak 22,88 milyar dolara çıktı. Sektör hâlâ 4,91 milyar dolar dış ticaret fazlası verdi. Bunu saklayacak değilim. Doğruya doğru. Ama ithalatın dörtte birden fazla büyümesini de alkışlayacak değilim. Çünkü mesele yalnız kasaya giren ve çıkan dolar değildir; hangi üründe, hangi girdide, hangi ülkeye mecbur kaldığınızdır.

Fındık satıp soya almak; makarna satıp ekmeklik buğday açığı vermek, işlenmiş ürün ihraç ederken yem hammaddesinde dışarıya bağlanmak kâğıt üzerinde fazla yazabilir. Fakat kriz çıktığında, savaş başladığında, kur sıçradığında sofraya gelen faturayı o ‘fazla’ kapatmaz.

Ülkenin toplam dış ticaretinde de 2025 bilançosu 92 milyar dolarlık açık gösteriyor. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 74,8’e gerilemiş. Yani yalnız tarlada değil, sanayide ve teknolojide de aynı büyük mesele önümüzde duruyor: Üretmeden tüketmek, katma değer yaratmadan ithal etmek, sonra da borçla günü kurtarmak.

Limon 100 lira, Mordoğan'da 300 lira

Gelelim büyük nutukların sustuğu yere: Pazara…

28 Ağustos 2026 tarihli İzmir hal kayıtlarında Lamas limonun toptan kilosu 50 ile 100 lira arasında. Ben Mordoğan’da 300 lirayı gördüm. Bu iki rakam arasındaki uçurum sadece nakliye değildir; plansızlığın, fırsatçılığın, denetimsizliğin ve tüketicinin sahipsizliğinin fotoğrafıdır.

Aynı tezgâhta Norveç somonu var. Olsun elbette; ticarete karşı değilim. Dünyaya kapanalım da demiyorum. Ama üç tarafı denizlerle çevrili ülkede balık lüks, bereketli ovaların ülkesinde limon servet, hayvancılık coğrafyasında et hayal olmuşsa ‘serbest piyasa’ diye omuz silkemezsiniz. Bunun adı “Balta Limanı” sonrası İngilizlere “eyvallah” demekle aynıdır!

En son açıklanan Temmuz 2026 verisinde gıda ve alkolsüz içecek fiyatları bir yılda yüzde 37,53 arttı. TÜRK-İŞ’e göre aynı ay dört kişilik bir ailenin yalnız sağlıklı beslenebilmesi için gereken aylık tutar 36 bin 940 liraya dayandı; yoksulluk sınırı 120 bin lirayı geçti. Demek ki mesele somonun Norveçli olması değil; bu toprağın insanının kendi denizindeki balığa, kendi tarlasındaki limona, kendi ahırındaki ete ulaşamamasıdır.

İşbirlikçilik bazen takım elbise giyer

Emperyalizm her zaman üniformayla gelmez. Bazen kredi sözleşmesiyle gelir. Bazen tohum lisansıyla, bazen enerji faturasıyla, bazen ‘ithalat yapmazsak fiyat düşmez’ cümlesiyle… İşbirlikçilik de her zaman gizli toplantılarda yapılmaz. Bazen kameraların önünde, ‘piyasayı dengeliyoruz’ denilerek yapılır.

Yerli üretici daha ürününü tarladan kaldıramadan ithalat haberi yayımlamak nedir? Çiftçinin maliyetini düşürmek yerine gümrük kapısını açmak nedir? Verimli ovaları sanayiye ve konuta teslim etmek nedir? Köyü boşaltıp büyükşehrin ucuz işgücü deposuna çevirmek nedir?

Bunlar tesadüf değildir. Bunlar yarım asırlık tercihler zinciridir. Hükümetler değişmiş, tabelalar değişmiş, nutuklar değişmiş; ama üreticiyi değil aracıyı, planı değil rantı, bağımsızlığı değil sıcak parayı kollayan akıl çoğu zaman değişmemiştir. Ha değişmeyen bir şey daha var ama onu özellikle Türkiye’deki ortanın solu da sağı da anlamak istemiyor, kendi alanlarında top çeviriyor. Nedir o? 1922’de “kanla” kapattığımız defteri, “eski düşmanlar” kapatmamış! Biz 1922’yi “konserle” kutladığımızı sanırken, İngiliz kafası, “hesabı” nesilden nesile aktarırken, Türkiye’de de kendine “sarıklı işbirlikçiler” bulmuş!

Her yerde aynı hastalık: İşbirlikçilik

Bugün ne yazık ki siyasetten ticarete, tarikatlardan sivil toplum örgütlerine kadar her alanda karşımıza çıkan bir işbirlikçilik kültürü var. Bu cümle, her siyasetçiyi, her tüccarı, her inanç topluluğunu ya da her derneği aynı torbaya atmak değildir. İşbirlikçilik kimlik değil, davranıştır: Millî çıkarı kişisel çıkara satmak; yabancı gücün parasını, nüfuzunu veya gündemini kendi halkının iradesinden üstün tutmaktır.

Siyasette işbirlikçilik, iktidar uğruna dışarıdan meşruiyet dilenmektir. Ticarette, kısa vadeli kâr için yerli üreticiyi ezip ithalat tekeline yaslanmaktır. Tarikat kisvesi altında, yurttaşı özgür birey olmaktan çıkarıp sorgusuz itaat zincirine bağlamak; dış bağlantıları ve para akışını toplumdan saklamaktır. Sivil toplumda ise millet adına konuşup fon verene göre susmak, bağırmak, gündem değiştirmektir.

Bağımsızlık yabancıyla hiç ilişki kurmamak değildir. Dünyayla ticaret de yapılır, ittifak da kurulur, bilim de paylaşılır. Atatürk’ün yaptığı tam olarak buydu: Dünyaya açık, fakat kararına sahip bir devlet kurmak. İşbirlikçilik ise eşit ilişkiyi terk edip taşeronluğu kabul etmektir. Bir yabancı sermaye fabrikaya teknoloji getiriyor, istihdam yaratıyor ve ülkenin hukukuna uyuyorsa ortaklıktır. Devlet politikasını satın alıyor, pazarı ele geçiriyor, kazancı dışarı taşıyor ve yerli üretimi çökertiyorsa bağımlılıktır.

Bugünün Kuvayı Milliyesi; aklı özgür, hesabı şeffaf, üretimi millî, hukuku bağımsız bir Cumhuriyet iradesidir.

30 Ağustos’u yalnızca tören, çelenk ve sosyal medya mesajına indirgemek; zaferin ruhuna yapılabilecek en büyük haksızlıktır. O ruh bize yalnız vatan toprağını savunmayı değil, o toprağın bereketini, emeğini ve geleceğini de savunmayı emreder.

1922’de emperyalist orduları kovduk.

1945’ten sonra yabancı nüfuzun yeni kanallarına kapılar açıldı. 12 Eylül’de 24 Ocak düzeninin önündeki toplumsal ve siyasal direnç ezildi. Şimdi sıra; üreticiyi yoksullaştıran, tüketiciyi çaresiz bırakan, ülkeyi kritik ürünlerde dışarıya mahkûm eden işbirlikçi zihniyeti kovmakta.

Çünkü ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin bayrağı gökte dalgalansa da mutfağında yabancı fiyatlar, tarlasında yabancı girdiler, kasasında yabancı borçlar hüküm sürer.

Zafer tamamlanmadı. Siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla taçlandırmadıkça, 30 Ağustos'u anlamış sayılmayız.

Söylesem tesiri yok diye susacak mıyız? Hayır. Benim derdim alkış değil; tarihe kayıt düşmek. Kızanlar dondurma yiyecek, bozulanlar tamirciye gidecek. Ama bu millet, yeniden üretecek. Yeniden ayağa kalkacak. Çünkü sonbahar hep sürmez.

hasantahsink@gmail.com

WhatsApp : 05401968178

 

Yararlandığım Kaynaklar: 

· T.C. İzmir Valiliği, ‘İzmir İktisat Kongresi’ (17 Şubat 1923 ve Mustafa Kemal Paşa'nın açış konuşması):  

https://www.izmir.gov.tr/izmir-iktisat-kongresi

· Atatürk Ansiklopedisi, ‘Düyun-u Umumiye’:

 https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/656/D%C3%BCyun-%C4%B1%20Umumiye

·  Atatürk Araştırma Merkezi, ‘Bağımsızlık’ (tam bağımsızlığın siyasi, mali, ekonomik, adli, askerî ve kültürel boyutları): 

 https://atam.gov.tr/bagimsizlik/

· Atatürk Araştırma Merkezi, ‘Ekonomi ve Kalkınma’ (siyasi ve askerî zaferlerin ekonomik zaferlerle taçlandırılması): 

 https://atam.gov.tr/ekonomi-ve-kalkinma/

·  Atatürk Araştırma Merkezi, ‘Atatürk’e Göre Atatürk’ (‘Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir’):  

https://atam.gov.tr/ataturke-gore-ataturk/

· Atatürk Ansiklopedisi, ‘Truman Doktrini’ (1947 ve Türkiye’nin Batı Bloku’na yönelişi): 

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/1531/Truman-Doktrini

·   T.C. Dışişleri Bakanlığı, ‘Türkiye-NATO 60 Yıldır Barış ve Güvenlik İçin Birlikte’ (18 Şubat 1952 üyeliği): 

https://www.mfa.gov.tr/turkiye-nato-60-yildir-birlikte.tr.mfa

·  TBMM, Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, ‘12 Eylül 1980 Darbesi’ (24 Ocak kararlarının darbe sonrasında uygulanması):

https://cdn.tbmm.gov.tr/TbmmWeb/Yayinlar/Dosya/f9997e97-e21d-4ff8-af6f-7f1881e5245b.pdf

·  TÜİK, Bitkisel Ürün Denge Tabloları 2025 (27 Mart 2026, Sayı 58005): 

https://veriportali.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Bitkisel-Urun-Denge-Tablolari-2025-58005

·  Tarım ve Orman Bakanlığı, Ürünler ve Üretim - 2025 kesinleşen bitkisel üretim verileri: 

https://www.tarimorman.gov.tr/Konular/Bitkisel-Uretim/Tarla-Ve-Bahce-Bitkileri/Urunler-Ve-Uretim

·      TÜİK, Bitkisel Üretim 1. Tahmini 2026 (Sayı 58012):

 https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58012/metadata

·      TÜİK, Kırmızı Et Üretim İstatistikleri 2024 ve 2025:

 https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58168

·      TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi Temmuz 2026 (Sayı 58297):

 https://veriportali.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Tuketici-Fiyat-Endeksi-Temmuz-2026-58297

·      TÜRK-İŞ, Temmuz 2026 Açlık ve Yoksulluk Sınırı: 

https://www.turkis.org.tr/turk-is-temmuz-2026-aclik-ve-yoksulluk-siniri/

·    TÜİK, Dış Ticaret İstatistikleri Aralık 2025; TGDF Dijital Veri Paneli 2025 sonuçları.

·      İzmir Hal Fiyatları, 28 Ağustos 2026; Lamas limon 50-100 TL/kg. Mordoğan 300 TL fiyatı yazarın 30 Ağustos 2026 tarihli yerel gözlemidir.

Nadir Sergi’ye Dair Cevapsız Sorular

  İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Milli Kütüphane iş birliğinde hazırlanan “Belgesel Mirasın İzinde: İzmir’in Nadir Eserleri” sergis...