Bir siyasi parti mi artık sadece?
Yoksa Türkiye’nin yüz yıllık hafızasının, kendi içinde çürümeye
bırakılmış büyük bir "siyasi enkazı mı"?
Soruyu doğru sormadan doğru cevaba ulaşamazsınız. Çünkü bugün
CHP’de yaşanan kriz sadece birkaç ismin koltuk savaşı değildir. Mesele yalnızca
Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu ya da Özgür Özel meselesi de değildir. Mesele,
adında “HALK” kavramı olan bir partinin artık halktan ne kadar uzaklaştığıdır.
1980 darbesi sonrası siyaset yasağından sonra yeniden sahaya dönen
Deniz Baykal’ın siyaseti tartışılırdı ama bir gerçek vardı: Baykal, CHP’nin
“devlet refleksi” taşıyan son güçlü figürlerinden biriydi. 1982 Anayasası’na
karşı çıkışı, SHP yıllarındaki örgüt savaşları, hizip mücadeleleri sertti ama
en azından siyaset vardı. Baykal döneminde klikler vardı, delegasyon hesapları
vardı ama partinin bir omurgası da vardı.
Sonra 2010 geldi…
Türkiye siyasi tarihine kara bir gölge gibi düşen o “kaset
operasyonu” yalnızca bir genel başkanı devirmedi. CHP’nin genetik kodlarını da
kırdı. O gün başlayan süreçte partinin direksiyonu başka bir hatta geçti.
Kemal Kılıçdaroğlu işte o atmosferde geldi.
22 Mayıs 2010’da 1250 delegeden 1189’unun oyunu alarak “tek aday” seçildi. O gün umut diye sunulan süreç zamanla garip bir siyasi alışkanlığa dönüştü:
Sürekli seçim kaybedip koltukta kalabilmek…
Türkiye’de seçim kaybeden lider gider. CHP’de ise kaybeden lider
kutsandı.
İlk yıllarda Kılıçdaroğlu’nun sakin dili toplumun bir kısmında umut
yarattı. Fakat zaman ilerledikçe CHP’nin büyüyen değil daralan bir siyasi akla
teslim olduğu görüldü. Parti örgütleri belirli çevrelere sıkıştı. Liyakat
yerine sadakat konuşuldu. “Değişim” denildi ama aynı danışmanlar, aynı ekipler,
aynı siyasi ezber yıllarca yerinde kaldı.
2023 seçimleri ise kırılma noktasıydı.
Altılı Masa tiyatrosu, adaylık krizleri, kazanamayacağı aylar öncesinden belli olan bir adaylık dayatması ve özellikle bazı şehirlerde hazırlanan milletvekili listeleri…
CHP seçmeni ilk kez yüksek sesle kendi
partisine öfke duymaya başladı.
Ben o listelere oy vermedim.
Çünkü partiye oy vermek başka şeydir, iradeyi teslim etmek başka
şey…
Ama ilginç olan şuydu: Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük
savunucularından biri bugün “değişim lideri” diye sunulan Özgür Özel’di. Grup
Başkanvekilliği yaptı, parti yönetimindeydi, tüm stratejik kararların
içindeydi. Bugün geçmiş dönemi yerden yere vuran kadroların önemli kısmı, dün o
düzenin tam merkezindeydi.
İşte Türkiye’nin siyasi hafızasını "aptal" yerine koyan nokta tam da
budur.
Sanki CHP’ye dışarıdan geldiler…
Sanki yıllardır hiçbir kararın içinde değillerdi…
Sanki bütün yanlışlara karşı durmuş kahramanlarmış gibi “değişim”
pazarladılar.
Ve sonra Özgür Özel dönemi başladı.
Fakat adına “yenilik” denilen süreçte aslında CHP’nin yüz yıllık kurumsal hafızası daha da ağır şekilde tasfiye edildi. Parti; gelenek, devlet ciddiyeti ve ideolojik derinlikten uzaklaştırılıp sosyal medya sloganlarına sıkıştırıldı.
Eskiden CHP’de hizip vardı ama fikir de vardı. Şimdi ise daha çok
PR çalışmaları, algı yönetimi ve ekip savaşları var.
Ama bugün yaşanan çöküşü yalnızca Özgür Özel’e bağlamak da
kolaycılık olur.
Çünkü mesele kişilerden büyüktür. Sorun, adında “HALK” kavramı olan
bir partinin yıllardır halktan kopmuş olmasıdır.
Bugünkü CHP’de sıradan partilinin gerçekten sözü var mı?
Yıllardır adaylıkların nasıl belirlendiği bilinmiyor mu sanılıyor?
Hangi ismin hangi “abi”, hangi “ekip”, hangi “denge” hesabıyla listelere
yazıldığı artık herkesin bildiği bir sır değil mi?
Kendi seçim bölgesinde başarısız olmuş bazı siyasi ağaların başka
şehirlerde egemenlik kurma arzusu artık CHP’nin rutinine dönüşmedi mi?
Özgür Özel ve dar görüşlü nepotik kadrosunun hala anlayamadığı,
2024 yerel seçimini kazandıranın kendileri değil, AKP’ye duyulan büyük
toplumsal öfke ve AKP’nin uyarılmasıydı. Ama anlamadılar, analiz etmediler,
halkın belediyelerden dolayı da tepki gösterdiğini duymak istemediler. Özgür
Özel başka çeşit “otokrasi” temsilcisi oldu!
Örneğin İzmir…
İzmir’de belediye kadrolarının, meclis üyeliklerinin, bürokratik
yapıların başka şehirlerden taşınan isimlerle doldurulması neyin göstergesi?
Bu durum CHP’nin artık kendi tabanına bile güvenmediğini mi
gösteriyor?
Yoksa parti denen yapının fiilen “yok hükmünde” hale geldiğini mi?
Çünkü halkın içinden çıkmayan siyaset, bir süre sonra yalnızca
organizasyona dönüşür. Organizasyonlar seçim kazanabilir ama toplumsal ruh
üretemez.
Daha vahimi şu: AKP’ye karşı yapılan muhalefetin önemli kısmı artık
“ilmi siyasetten” tamamen uzaklaştı. Derinliksiz sloganlar, sosyal medya
esprileri, sokak ağzı ve sürekli öfke üzerinden kurulan siyaset dili gerçekten
başarı mı sayılıyor?
AKP’nin yıllardır süren iktidar yorgunluğu bile doğru analiz
edilemedi.
Ekonomik çöküşe rağmen toplumun neden kopmadığı, Anadolu insanının
psikolojisi, muhafazakâr seçmenin korkuları, devlet refleksi ve güvenlik algısı
ciddi şekilde masaya yatırılmadı.
Çünkü Türkiye’de genel muhalefetin önemli kısmı hâlâ siyaseti “senden-benden” ayrımı üzerinden yapıyor.
Bu yüzden de başta İyi Parti “iyi” gelmiyor
geniş halk kitlesinin üzerine.
Peki bu hangi demokrasi anlayışıdır?
Kendi gibi düşünmeyeni küçümseyen, taşrayı cahil gören, halkı
yalnızca seçim zamanı hatırlayan bir anlayış gerçekten halkçılık olabilir mi? Bugün CHP’lilerin dönüp bir şeyi hatırlaması
gerekiyor:
Bülent Ecevit neden CHP Genel Başkanlığı makamına dönmedi?
Neden DSP’yi kurdu?
Çünkü Ecevit, CHP’nin zamanla halktan uzaklaşan bürokratik
yapısının içinde siyaset üretilemeyeceğini düşünüyordu.
Peki ya Deniz Baykal’ın, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yolunu açan
hamlesi?
Türk siyasetinin en ironik kırılmalarından biri değil miydi o?
Bugün yaşananların kökü belki de yıllardır atılan yanlış adımların
doğal sonucudur.
Atatürk devrimciliğinin özü; halkçılık, liyakat, bağımsız düşünce
ve devlet ciddiyetiydi. CHP ise yıllar içinde bunu sloganlara indirgedi.
Devrimcilik; entelektüel derinlik yerine sosyal medya etiketi sanıldı.
Şimdi herkes birbirine “ihanet” suçlaması yapıyor. Ama kimse aynaya
bakmıyor.
Ve çok daha rahatsız edici bir soru daha var:
Ekrem İmamoğlu bugün
içeride olmasaydı gerçekten bu kadar büyük bir toplumsal karşılık üretilebilir
miydi? Yoksa Türkiye’de mağduriyet üzerinden yeni bir siyasi kahramanlık mı
inşa ediliyor?
Bence halk olarak bizim bilmediğimiz çok fazla ayrıntı var.
Çünkü bu ülkede siyaset hiçbir zaman görünen yüzünden ibaret
olmadı.
Bir başka utanç verici görüntü ise CHP Genel Merkezi önünde
yaşandı. Sadece CHP karşısında olduğu için A Haber’den bir basın emekçisinin
linç edilmeye kalkışılması…
İşte tam burada insan ürperiyor.
Çünkü bu topraklar linç kültürünü çok ağır bedellerle yaşamış bir
coğrafyadır.
1922’de gazeteci Ali Kemal’in linç edilmesi…
İzmir Metropoliti Hrisostomos’un kalabalıkların önüne atılması…
Nurettin Paşa’nın gölgesindeki o korkunç görüntüler demek ki bu
toplum için yeterince ders olmamış. Çünkü
ne yazık ki biz Anadolu halkı demokrasiyi hiçbir zaman tam anlamıyla
içselleştiremedik. 1950’den sonra demokrasi birçok insan için; hukuk, özgürlük,
kuvvetler ayrılığı ya da çoğulculuk değil…
“Küçük Amerika olmak” ve “her mahallede bir milyoner yaratmak”
hayaline dönüştü.
Belki de bu yüzden Türkiye’de siyaset hâlâ fikrin değil,
tarafgirliğin savaşı olarak yaşanıyor.
Ve belki de bugün CHP’de yaşanan kriz, yalnızca bir partinin değil,
Türkiye’nin demokrasiyle kurduğu sorunlu ilişkinin de aynasıdır.
Umarım ve dilerim ki CHP’nin kurucu başkanı Gazi Mustafa Kemal
Atatürk’ün kemikleri sızlamıyordur! CHP iradesinin tez zamanda geçmişine, “fabrika
ayarlarına” ve tarihsel mirasın gerçeklerine dönmesi lazım…
Umutlu muyum peki?
Hayır…
Çünkü artık inandığım AK Parti ve CHP dışında “yeni bir yolun
açılması” zorunluluğudur!
Ama sevgili okuyucularım, emin olun ki bugün yaşananların gerçeklerini ancak 100 yıl sonra öğreniriz. Ama 100 yıl sonra çoğumuz hayatta olmayacak, bu yüzden "ele dile bele sahip olmak" çok önemlidir!



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder