1984 yerel seçimlerinden bu yana İzmir’in bütün belediye başkanlarını tanıdım.
Sevdiğim, saydığım oldu…
Mesafe koyduğum, muhalif olduğum oldu…
Yanında durduğum, karşısında konuştuğum da…
Ama “Aziz Abi” dediğim Aziz Kocaoğlu ile “Dostum Başkan”
dediğim Tunç Soyer, benim için hepsinden farklılardı.
2004 yerel seçimlerini kazanan Ahmet Piriştina’nın ani
ölümü, Bornova Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nu Büyükşehir’e taşımıştı. Ciddi,
disiplinli, tedbirli bir başkandı Aziz Bey…
Ama zamanla “Aziz Abi” olmuştu benim için.
Çünkü halkın doğrudan içinden gelmesi, mütevazı hayatı ve
esnaf yönü hep “kafama göre” gelmişti. Hatta 2014’te tamamen işsiz kalınca,
severek okuduğum tarihe beni yeniden ısındırdı ve beş yıl danışmanlığını
yaptım.
Çok sevdiğim, gerçekten “baba”, “abi” gördüğüm bir başkandı…
Ama nedenini hâlâ bilmediğim bir biçimde, artık aramızda bir
“selam” bile gidip gelmiyor.
Hayat işte… Bazen
yıllarınızı verdiğiniz insanlar iki satırı, hatta bir selamı bile esirger
sizden.
Tunç Soyer ise bir başkaydı…
Gerçekten “dost insan” kimlikli Tunç Soyer…
İnanmazsınız ama onu, İzmir’in bir türlü başaramadığı EXPO maceralarından birinde tanıdım.
Açıkça yazayım; o zamanlar bana çok “seçkinci”
gelmişti. Ben de alabildiğine eleştirmiştim hem Tunç Soyer’i hem dönemin
valisini…
Ben buyum!
Doğru bildiğimi söylerim. Karşımdaki belediye başkanıymış,
valiymiş, bakanmış, umurumda olmaz.
Ama Tunç Soyer’i birkaç kez dinleyince kendi kendime, “Yahu,
bu adam ne kadar bilgili, ne kadar dolu!” demeye başladım.
Sağa sola soruyordum: “Kimdir bu Tunç Soyer?”
Aldığım cevaplar pek de olumsuz değildi.
Zaman geçti…
Takvimler 2009’u gösterdiğinde Tunç Soyer bu kez karşıma
Seferihisar Belediye Başkanı olarak çıktı.
Hani şu 2009?
Merhum Deniz Baykal’ın İzmir Büyükşehir için Aziz
Kocaoğlu’nu kıvrandırdığı, “Kadın mı olsun, erkek mi?” diye “aday göstermede” adeta
siyasi “maytap” geçtiği yerel seçim…
Tunç Soyer’in yerel siyasette dikkat çekmesini sağlayan ilk
önemli dönem Seferihisar Belediye Başkanlığı oldu. 2009 yılında CHP’den
belediye başkanı seçildi. 2014 seçimlerinde ise yüzde 52’nin üzerinde oy alarak
ikinci kez göreve geldi.
On yıllık Seferihisar döneminde ilçeyi Türkiye’nin ilk
“Cittaslow”, yani “Sakin Şehir” üyesi yaptı.
Ne yalan söyleyeyim, ben bu “sakin” tabirini hiçbir zaman
tam anlayamadım. Çünkü sakinlik benim fıtratımda yok!
Adımız çıkmış “deliye”, ne yapalım?
Ama Seferihisar’a sakinlik yakışmıştı. Başkanları Tunç
Soyer’in hayata “sakin” bakışı, ilçesindeki sükûneti de bir marka haline
getirmişti.
Cittaslow yalnızca turistik bir unvan değildi. Yerel
üreticinin, köy pazarlarının, geleneksel ürünlerin, küçük işletmelerin,
çevrenin ve kentin öz kimliğinin korunmasına dayalı bir kalkınma anlayışıydı.
Tunç Soyer, Seferihisar’ı o bildik “deniz, kum, güneş”
yılışıklığından kurtardı.
Göçlerle kalabalıklaşan Seferihisar, birlikte yaşamanın nasıl mümkün olabileceğinin kitabını yazmaya başladı. Türkiye’nin dört bir tarafından gelen insanlar, kendi kültürlerini yaşatıyor ve tanıtıyordu. Hoşgörü ve birliktelik, ilçenin kimliğinin parçası olmuştu.
Bu kadar mı?
Değil elbette…
Tunç Soyer, bir ilçenin kendi öz kimliğine sarılarak neler
başarabileceğini hem İzmir’e hem Türkiye’ye hem de o “sevimli salyangozla”
dünyaya gösterdi. Seferihisar’da yola çıkan o “sevimli salyangoz”, bir anda
bütün Türkiye’nin dikkatini çekti. Daha pek çok il ilçe “sevimli salyangozu”
davet etti.
Sığacık’ın turizm, gastronomi ve yerel üretim açısından
tanınmasında da bu dönemin büyük etkisi oldu. Soyer, 2013 yılında merkezi
İtalya’da bulunan Cittaslow International’ın başkan yardımcılığına seçildi.
Seferihisar’da başlayan Cittaslow hareketi, Türkiye’nin farklı bölgelerindeki
kentlere yayıldı.
Galiba “sükûnetin” kıymeti anlaşılmıştı!
Seferihisar’da üretici pazarları kuruldu. Kadın
kooperatifleri desteklendi. Yerel tohumların korunması için çalışmalar yapıldı.
Can Yücel Tohum Merkezi, Çocuk Belediyesi ve Yaş Alma Merkezi gibi uygulamalar
hayata geçirildi.
Tunç Soyer evrensel düşünen bir başkandı ama tepeden bakmak,
kibirlenmek onun yapısında yoktu.
Seferihisar’da kadınların ürettikleri ürünleri sattıkları
pazar, muhteşem bir üretim ve dayanışma merkezine dönüştü. Kocasının eline
bakmak zorunda kalan kadınlar, üreterek ekonomik güç ve özgüven kazandı. Bunda
Neptün Soyer’in insanüstü gayretlerini de unutmamak gerekir. Neptün Soyer “çay,
kurabiye partilerinde” değil “halkın içinde” yaptı “başkan eşliğini”!
Bir de “Ot Festivali” çıkardılar başımıza!
Ama öyle güzel bir iş çıkardılar ki benim gibi Girit kökenli
bir İzmirli, çocukluğunda anneannesinin mutfağında duyduğu kokuları yeniden
hatırladı.
Türkiye’nin yerli tohumlarına göz koyan emperyalist
işbirlikçilere inat, Tunç Soyer’in belediyesi yerli tohum çalışmalarını
başlattı. Bu çalışmalar daha sonra İzmir’e de taşındı; unutulmaya yüz tutmuş
karakılçık buğdayı yeniden can buldu.
Hatırladığım kadarıyla İzmir’in başkanlarından hiçbiri
kültüre, kentin öz kimliğine ve tarihsel mirasa Tunç Soyer kadar bilgi
düzeyinde hâkim değildi.
Bu tarih bilgisi ve yaklaşımı bazen başına iş de açtı. 9 Eylül 2022’de, İzmir’in kurtuluşunun
yüzüncü yılındaki konuşmasında Atatürk’ün Nutuk’undan hareketle söylediği
birkaç cümle, kocaman ve yapay bir tepki dalgasına dönüştürüldü. Atatürk’ün
söylediklerini söylediği için Tunç Soyer, “Osmanlı’ya hakaret etmekle” ve
konuşmasında Yunan işgalini yeterince vurgulamamakla suçlandı!
Neresinden tutarsanız elinizde kalır…
Oysa Tunç Soyer, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak
“Osmanlı İzmir’ine” de sahip çıkan belki ilk başkandı. Kemeraltı, Kadifekale,
Basmane ve Kadifekale eteklerindeki çalışmalar keşke gerektiği kadar
anlatılabilseydi.
Ama bizim İzmir’de hizmeti "anlatmak" ve "anlamak" yerine "dedikodusunu" yapmak, tarih konuşmak yerine tarihçilik oynamak daha çok sevilir!
Tunç Soyer, İzmir’in tarihsel geçmişiyle örtüşen güçlü bir kültür hayatına sahip olmayışından şikâyetçiydi.
Cumhuriyet’in ilanından sonra
hiçbir belediye başkanının, hatta hiçbir hükümetin aklına gelmeyen bir müzenin
ilk adımını attı.
“Kurtuluşun ve Kuruluşun Kenti İzmir neden böyle anılıyor?”
sorusunun cevabını, 1922 öncesinde Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı
İkiçeşmelik’te açtığı kalıcı anı eviyle görünür hale getirdi.
İzmir’in bir zamanlar kent markası olan Şehir Tiyatroları’nı
yaklaşık 70 yıl sonra yeniden kurdu. Değerli sanat insanı Yücel Erten’in
yönetiminde oyunlar sahnelendi; İzmirli, kendi şehir tiyatrosunun oyunlarına
bilet bulamaz hale geldi.
İzmirArt, İzmir Sinema Ofisi, kitap kafeler, kültür
merkezleri, anı evleri ve gençlik merkezleri açıldı. Kemeraltı’nın UNESCO Dünya
Mirası süreci desteklendi. İzmir’in Akdeniz kimliği, kültür-sanat hayatı ve
uluslararası görünürlüğü Soyer yönetiminin önem verdiği başlıklar arasındaydı.
Ahmet Piriştina döneminde başlayan, Aziz Kocaoğlu döneminde
zirveye çıkan “Kent Kitaplığı”, İstanbul baskısı ve İzmir’deki kimi “kültür
tüccarları” tarafından istismar edilse de kitap kafeler farklı ve değerli bir
başlangıçtı.
Derken 2020 geldi…
İzmir, Bayraklı merkezli büyük bir deprem yaşadı.
Seferihisar’da tsunami meydana geldi. Orman yangınları, seller, pandemi ve
ağırlaşan ekonomik kriz, Tunç Soyer’in beş yıllık başkanlık dönemine damgasını
vurdu.
Deprem günlerinde Soyer’in Bayraklı’daki koşuşturmasının
tanığıyım.
Çadırlarda kalmak zorunda olan depremzedelerin telefonlarını nasıl şarj edeceklerini bile düşünen bir yapısı ve kalbi vardı Tunç Soyer’in.
Telefon şarjı…
Küçük bir ayrıntı gibi görünüyor değil mi?
Ama insanın çaresiz kaldığı bir felaket anında, yakınlarına
“Ben hayattayım” diyebilmesinin ne kadar önemli olduğunu ancak vicdanı olanlar
bilir.
İzmir depreminden sonra başlatılan “Bir Kira Bir Yuva”
kampanyasıyla evi yıkılan yurttaşlarla kira desteği vermek isteyenler
buluşturuldu. Kampanya daha sonra 6 Şubat 2023 depremlerinin ardından bütün
Türkiye’deki depremzedeler için yeniden uygulandı.
Tunç Soyer önce “insan” diyen bir yürek ve beyindir.
Seven sevmeyen olabilir…
Başarılı bulan, başarısız bulan olabilir…
Verdiği bütün kararların doğru olduğunu ben de söylemiyorum.
Zaten kim, hangi görevinde bütün kararları doğru vermiş?
Hangimizin yanlışı yok?
Hangimizin hatası yok?
Ama onunla fiilen çalıştığım iki buçuk yıl boyunca
düşündüğümü istediğim gibi söyledim. Eleştirdim, itiraz ettim, önerdim.
Eleştiriye ve öneriye bu kadar insanca yaklaşan çok az siyasetçi tanıdım.
Tunç Soyer’in beş yıllık döneminin tamamında “demokrasi”
vardı.
Ama bu demokrasi yalnızca kürsülerde kullanılan süslü bir
söylem değildi.
Yaşamın içindeydi…
İnsanların söz söyleyebilmesinde, eleştirebilmesinde, itiraz edebilmesindeydi.
Sadece karşısındakini suçlu ve kabahatli gören kişi
gerçekten “insan” olabilir mi?
Bu yazıyı kaleme almadan önce bazı görüşmeler yaptım.
Soyer’i destekleyenler onu dünyaya açık, çevreci, üretici dostu, dayanışmacı,
kültür ve sanata önem veren vizyoner bir belediye başkanı olarak tanımladı.
Eleştirenler de var elbette.
Olsun!
Eleştiri olacak. İtiraz olacak. Muhalefet olacak. Demokrasi
dediğiniz budur.
Ama hukuk başka bir şeydir.
Vicdan ise bambaşka…
Tunç Soyer, 23 Ağustos 2026 tarihi itibarıyla tutuklu.
Hakkında yürütülen soruşturma ve davalarda kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı
yok. Bu nedenle yöneltilen suçlamalar kesinleşmiş gerçekler değil, yargılamaya
konu edilen iddialardır. Tunç Soyer bakımından masumiyet karinesi geçerlidir.
Bunu hatırlatmak bile zorunda kalıyorsak, demek ki yalnız
hukukta değil, vicdanlarımızda da ciddi bir arıza var!
Bugün Tunç Soyer, cezaevi koşullarında bile bana selam
göndermeyi ihmal etmiyor.
Ama dışarıda olduğu halde bana bir selam vermekten imtina
edenler varsa, benim de bu iki satırı tarihe not düşmem gerekir.
Çünkü benim hâlâ vicdanım var.
Merhametim var. Sıkça
empati yaparım. Hatta biliyor musunuz “özür dilemekten de” utanmam!
Bir insanın yalnızca güçlü gününde yanında durmaya dostluk demem. Makamdayken kapısında bekleyip düşünce telefonunu açmamaya da dostluk demem.
Ben dost bildiğimi, zor gününde unutmam.
Kendi adıma, o “sevimli salyangozu” da Tunç Soyer’le sohbet
etmeyi de özledim.
Hatta rüyasını bile gördüm…
Yakında özgür olacak “Sakin Başkan”…
Ve inanıyorum ki, bir gün yeniden göz göze oturup İzmir’i,
tarihi, kültürü, memleketi ve insanı konuşacağız.
O gün geldiğinde belki yine aynı şeyi söyleyeceğim:
“Dostum Başkan, hoş geldin…”







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder