Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

28 Temmuz 2026 Salı

“MAHALLE YANARKEN SAÇINI TARAYANLAR”

 

-OKUMA BİLEN, AT GÖZLÜĞÜ TAKMAMIŞ YURTTAŞLAR İÇİNDİR BU YAZI- 

-Yeter Artık-

Türkiye yanıyor…

Sıcaktan değil yalnızca.

Yoksulluktan, adaletsizlikten, liyakatsizlikten, umutsuzluktan, vefasızlıktan, merhametsizlikten, vicdansızlıktan, yalandan, talandan; gördüğü hâlde susanlardan, konuştuğunda hakikati değil sahibinin siparişini anlatanlardan yanıyor.

Ama “mahalle yanarken” bazıları hâlâ aynanın karşısında “saçını tarıyor”! Kendinden başka kimseyi düşünmüyor!

Kimi iktidarını korumanın, kimi koltuğunu kurtarmanın, kimi yeni kurulacak partide yer kapmanın derdinde…

Gazeteler, televizyonlar ve haber sitelerinde varsa yoksa Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu ve Yeni Parti…

Kim kalacak, kim geçecek?

Hangi milletvekili bavulunu hazırladı?

Hangi belediye başkanı yeni genel merkezin kapısını aşındırıyor?

İşe yarayıp yaramadığı kendi mahallesinde bile tartışılan hangi meclis üyesi kendine yeni sandalye arıyor?

Memleketin yangınına su taşıyan yok ama siyasi kuaför salonunda tarak çok!

Bir dönüp sorsanıza:

Bu yaz sıcağında emekliler nasıl yaşıyor?  “Yaşıyor” dedimse lafın gelişi…

Klimasını çalıştıramayan, elektrik faturasından korktuğu için vantilatörün karşısında bile suçluluk duyan, pazara akşam gidip çürüğe ayrılmış domatesi seçen, torununa harçlık veremediği için telefonlara çıkmayan milyonlar ne yapıyor?

Emekli artık tatil hayali kurmuyor. Serin bir odada uyuyabilmeyi, hastaneden sıra alabilmeyi, eczanede “bunun daha ucuzu yok mu?” demeden ilacını alabilmeyi hayal ediyor.

Bir ülkenin emeklisi yaşamıyor da hayatta kalmaya uğraşıyorsa orada yalnız ekonomi değil, vicdan da iflas etmiştir.

Ama televizyonu açıyorsunuz:

“Kim Yeni Parti’ye geçecek?”

Geçsin!

Hatta yıllardır halka faydası dokunmamış bütün kifayetsiz siyasi muhterisler aynı yere geçsinler de millet, kimlerin hangi tarafta olduğunu bir defada görsün!

Asayiş ne âlemde?

Resmî rakamlar suçların azaldığını söyleyebilir. Güvenlik güçlerinin emeğini de inkâr etmeyelim.

Fakat vatandaş kendini güvende hissediyor mu?

Uyuşturucu ağına düşen çocuklar, silahlı hesaplaşmalar, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik suçlar, sokak çeteleri, trafikte bir bakış yüzünden çıkan kavgalar ne olacak?

İstatistik başka şeydir, insanın gece evine dönerken duyduğu korku başka…

Güvenlik yalnız suçluyu yakalamak değildir. Suçu besleyen yoksulluğu, cehaleti, umutsuzluğu ve sosyal çürümeyi önlemektir.

Gençlerin önüne gelecek koyamazsanız, sokak onların önüne türlü tuzak koyar.

Eylül yaklaşıyor.

Takvim belli de eğitim belli mi?

Velinin çocuğuna çanta, kırtasiye, forma ve beslenme hazırlayıp hazırlayamayacağı belli mi?

Öğretmen ne kadar özgür? Okul ne kadar güvenli? Çocuk ne kadar iyi besleniyor?

Eğitim, Cumhuriyet’in hür ve sorgulayan yurttaşını mı yetiştiriyor; yoksa sınavdan sınava sürüklenen, ezberleyen, susan ve itaat eden nesiller mi üretiyor?

Çocuk okula aç gidiyorsa hangi “yüzyıl”dan söz ediyorsunuz?

Üniversite mezunu genç de başka bir çıkmazda…

Diploması duvarda, umudu pasaport kuyruğunda!

Kaç mühendis kuryelik yapıyor? Kaç öğretmen atanmayı bekliyor? Kaç genç, “bir sınava daha gireyim” diyerek ömrünü bekleme odasında tüketiyor?

Torpili, siyasi bağlantısı ya da cemaat desteği olan öne geçerken liyakatli genç kendi ülkesinde fazlalık gibi hissediyor.

Siyasetin gence sunduğu gelecek, gençlik kollarında bayrak sallamak ve bir büyüğün gözüne girmek olmamalıdır.

Market rafları ve pazar tezgâhları ekonomik suç mahalli gibi…

Üreticiden üç liraya çıkan ürünün tüketiciye otuz liraya ulaştığı düzeni “serbest piyasa” diye anlatamazsınız.

Bu, serbestlik değil sahipsizliktir, fırsatçılıktır, düpedüz ahlaksızlıktır!

Mesele yalnız pahalı gıda da değil.

Taklit, tağşiş, hileli ürün, bozuk mal, denetimsizlik ve ölçüsüz kâr hırsı…

Vatandaş parasını verirken soyuluyor, yediği üründe sağlığından oluyor. Buna yalnız “enflasyon” deyip geçemezsiniz.

Bu da apaçık gıda terörüdür!

Hırsızlık yalnız insanın cebinden para almak değildir. Çocuğunun sütünden, emeklinin peynirinden, işçinin ekmeğinden çalmak da hırsızlıktır.

İzmir’e bakalım…

İzmir’de ne kadar haber sitesi, sözde “basın organı” varsa her saat “hangi belediye başkanı gidecek” başlıkları atıyor da pazarlarda satılan “kırık peynir ve yumurtalara” bakmıyor. 

Üstelik İzmir’in belediye başkanlarının gidecekleri yer de tabii ki, biat ettikleri “Özel-İmamoğlu Cemaatidir” vesselam…

Onların halkla, halkçılıkla zaten ilgileri yoktu ki iki yıldır!

Bu kentin çevreye ve bilime uygun katı atık planı nerede peki?

Çöp; iktidarla yerel yönetim arasındaki yetki kavgasına bırakılamaz.

Çöp ideolojik değildir.

Kokusu iktidarı da muhalifi de bulur!

Körfez ise bir meçhule gidiyor…

Arıtma kapasitesi, dip tarama, derelerin taşıdığı kirlilik, kaçak deşarjlar…

Herkes yetkisini anlatıyor, kimse sorumluluğu üstlenmiyor.

Biri “merkezî yönetim engelliyor” diyor, öteki “belediye görevini yapmıyor.”

Peki Körfez kimin? Balıkların mı sadece?

Körfez ölürken yetki tartışmak, yangın çıkmış evde tapunun kimde olduğunu sormaya benzer.

Dışarıda da ateş büyüyor.

Rusya-Ukrayna savaşı; Karadeniz’in güvenliğini, enerji hatlarını, ticareti ve Türkiye’nin NATO-Rusya dengesini doğrudan etkiliyor.

ABD-İran çekişmesi Irak’tan Suriye’ye, Hürmüz’den Doğu Akdeniz’e kadar enerji fiyatlarını, göç hareketlerini ve güvenlik dengelerini değiştirebilir.

İsrail yönetiminin Türkiye’ye yönelik hasmane söylemlerini ve bölgedeki hesaplarını küçümseyebilir miyiz?

Yunanistan’ın silahlanmasını, adalar üzerindeki faaliyetlerini, savunma anlaşmalarını ve Doğu Akdeniz’de kurduğu ilişkileri yalnız “komşuluk” masalıyla geçiştirebilir miyiz?

Savaş çığırtkanlığı yapmayacağız.  Ama barış istemek başka, gaflet içinde uyumak başkadır.  Diplomasi akıl, savunma ciddiyet, devlet yönetmek öngörü ister.

Bir de din üzerinden siyaset pazarlayanlar var…

Emevi Ebu Sufyan kafalı, emperyalizmin kullanışlı aparatı olmuş sözde dinci lobiler; tarikat ve cemaat ağaları siyasetin çevresinde dolaşmaya devam ediyor.

Dün devlete sızanlardan ders almayanların bugün başka yapılara göz kırpması, aynı felakete yeniden davetiye çıkarmaktır.

İnanç değerlidir.

Fakat dini ticaret, nüfuz, ihale, kadrolaşma ve oy toplama aracı yapanlar dindar değil; kutsalı kullanan tüccarlardır!

Tarikatların siyaseti, bürokrasiyi ve eğitimi yönlendirdiği yerde liyakat ölür.

Liyakatin öldüğü yerde devlet, yurttaşın devleti olmaktan çıkar; bağlılık gösterenlerin ganimet alanına dönüşür.

Bir tarafta üç maaş, beş makam, ihale, huzur hakkı ve yönetim kurulu üyelikleri…

Öte tarafta kirasını ödeyemeyen işçi, filesini dolduramayan emekli, atanamayan öğretmen, iş bulamayan mühendis…

Sonra “şükredin” diyorlar!

Siz önce paylaşmayı öğrenin de millet şükretmenin gereğini bilir diyen “muhalefet” aranıyor da nerede?

Ekonomik çöküşün yanında sosyal ve ahlaki çöküş de büyüyor. Yalan sıradanlaştı. Utanmak zayıflık, arsızlık meziyet, sadakat liyakat sayılıyor.

Bir makam uğruna dünün dostunu bugün satmak, listeye girebilmek için kırk yıllık arkadaşlığın üstünü çizmek marifet kabul ediliyor.

CHP’de yaşananlar da yalnız genel başkanlık ya da tabela kavgası değildir.

Yılların dostlukları, yol arkadaşlıkları ve ortak mücadeleleri bir meçhule kurban ediliyor.

Dün yan yana duranlar bugün birbirlerini hainlikle suçluyor.

Parti mi değişti, ilkeler mi?

Yoksa makamların yönü mü?

2023 milletvekili ve 2024 yerel seçimlerinde adaylar nasıl belirlendi?

Halk mı seçti? Üyeye mi soruldu? Ön seçim mi yapıldı?

Yoksa listeler genel merkezlerin dar odalarında, birkaç kişinin sadakat ve menfaat ölçüsüne göre mi hazırlandı?

Bugün “ben kiminle giderim?” hesabı yapanların çoğu halka değil, kendisini aday yapan iradeye borçlu hissediyor.

Asırlık krizin kaynağı budur!

Milletvekili millete değil genel başkana, belediye başkanı seçmene değil adaylık kalemine, meclis üyesi kente değil kendisini listeye yazana biat ederse demokrasinin yalnız sandığı kalır, ruhu ölür.

Şimdi belediye başkanları Yeni Parti’ye geçecekmiş…

Meclis üyeleri saf değiştirecekmiş…

İyi de bulundukları yerde ne yaptılar ki gidecekleri yerde ne yapacaklar? Durdukları kabahat zaten!

Bir kentin çöpünü çözemeyen, trafiğine akıl üretemeyen, yoksul mahallesini görmeyen, ilçesinin kimliğini Bizans baronlarına havale eden başkan, yeni rozet takınca devlet adamı mı olacak?

Rozet değişir.  Zihniyet değişmezse sonuç değişmez!

İktidar kendi ikbalini, muhalefet iç kavgasını, medya reytingini düşünüyor.

Halkın gerçek gündemi ise sahipsizlik…

Emekli sıcakta yanıyor.

Genç umutsuz.

Çocuk aç.

Öğretmen kaygılı.

Esnaf borçlu.

Kadın korkuyor.

Adalet aranıyor.

Körfez kirleniyor.

Çöp kokuyor.

Tarikatlar mevzi kazanıyor.

Dış politikada fırtınalar birikiyor.

Ama onlar hâlâ aynanın karşısındalar…

CHP’de mi kalsak?  Yeni Parti’ye mi geçsek?

Hangi koltuk daha rahat, hangi liste daha garanti?

Beyler, hanımlar…

Tarağı bırakın!

Aynadan başınızı kaldırın ve memlekete bakın. Çünkü bu yangın yalnız halkın evini yakmayacak.  Üzerinde kavga ettiğiniz koltukları, saklandığınız genel merkezleri, konuştuğunuz televizyon stüdyolarını ve saçınızı taradığınız o aynayı da kül edecek!

Halkın gerçek gündeminden kaçan siyaset, eninde sonunda halkın vicdanına yakalanır.

Vicdanın sandığı kurulduğunda ise ne saç kalır ne tarak…

Yalnızca kimin yangına su, kimin ateşe benzin taşıdığı hatırlanır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

“MAHALLE YANARKEN SAÇINI TARAYANLAR”

  -OKUMA BİLEN, AT GÖZLÜĞÜ TAKMAMIŞ YURTTAŞLAR İÇİNDİR BU YAZI-  -Yeter Artık- Türkiye yanıyor… Sıcaktan değil yalnızca. Yoksullukta...