-OKUMA BİLEN, AT GÖZLÜĞÜ TAKMAMIŞ YURTTAŞLAR İÇİNDİR BU YAZI-
-Yeter Artık-
Türkiye yanıyor…
Sıcaktan değil yalnızca.
Yoksulluktan, adaletsizlikten, liyakatsizlikten,
umutsuzluktan, vefasızlıktan, merhametsizlikten, vicdansızlıktan, yalandan,
talandan; gördüğü hâlde susanlardan, konuştuğunda hakikati değil sahibinin
siparişini anlatanlardan yanıyor.
Ama “mahalle yanarken” bazıları hâlâ aynanın karşısında “saçını
tarıyor”! Kendinden başka kimseyi düşünmüyor!
Kimi iktidarını korumanın, kimi koltuğunu kurtarmanın, kimi
yeni kurulacak partide yer kapmanın derdinde…
Gazeteler, televizyonlar ve haber sitelerinde varsa yoksa
Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu ve Yeni Parti…
Kim kalacak, kim geçecek?
Hangi milletvekili
bavulunu hazırladı?
Hangi belediye başkanı yeni genel merkezin kapısını
aşındırıyor?
İşe yarayıp yaramadığı kendi mahallesinde bile tartışılan
hangi meclis üyesi kendine yeni sandalye arıyor?
Memleketin yangınına su taşıyan yok ama siyasi kuaför
salonunda tarak çok!
Bir dönüp sorsanıza:
Bu yaz sıcağında emekliler nasıl yaşıyor? “Yaşıyor” dedimse lafın gelişi…
Klimasını çalıştıramayan, elektrik faturasından korktuğu
için vantilatörün karşısında bile suçluluk duyan, pazara akşam gidip çürüğe
ayrılmış domatesi seçen, torununa harçlık veremediği için telefonlara çıkmayan
milyonlar ne yapıyor?
Emekli artık tatil hayali kurmuyor. Serin bir odada
uyuyabilmeyi, hastaneden sıra alabilmeyi, eczanede “bunun daha ucuzu yok mu?”
demeden ilacını alabilmeyi hayal ediyor.
Bir ülkenin emeklisi yaşamıyor da hayatta kalmaya
uğraşıyorsa orada yalnız ekonomi değil, vicdan da iflas etmiştir.
Ama televizyonu açıyorsunuz:
“Kim Yeni Parti’ye geçecek?”
Geçsin!
Hatta yıllardır halka faydası dokunmamış bütün kifayetsiz siyasi
muhterisler aynı yere geçsinler de millet, kimlerin hangi tarafta olduğunu bir
defada görsün!
Asayiş ne âlemde?
Resmî rakamlar suçların azaldığını söyleyebilir. Güvenlik
güçlerinin emeğini de inkâr etmeyelim.
Fakat vatandaş kendini güvende hissediyor mu?
Uyuşturucu ağına düşen çocuklar, silahlı hesaplaşmalar,
kadın cinayetleri, çocuklara yönelik suçlar, sokak çeteleri, trafikte bir bakış
yüzünden çıkan kavgalar ne olacak?
İstatistik başka şeydir, insanın gece evine dönerken duyduğu
korku başka…
Güvenlik yalnız suçluyu yakalamak değildir. Suçu besleyen
yoksulluğu, cehaleti, umutsuzluğu ve sosyal çürümeyi önlemektir.
Gençlerin önüne gelecek koyamazsanız, sokak onların önüne
türlü tuzak koyar.
Eylül yaklaşıyor.
Takvim belli de eğitim belli mi?
Velinin çocuğuna çanta, kırtasiye, forma ve beslenme
hazırlayıp hazırlayamayacağı belli mi?
Öğretmen ne kadar özgür? Okul ne kadar güvenli? Çocuk ne
kadar iyi besleniyor?
Eğitim, Cumhuriyet’in hür ve sorgulayan yurttaşını mı
yetiştiriyor; yoksa sınavdan sınava sürüklenen, ezberleyen, susan ve itaat eden
nesiller mi üretiyor?
Çocuk okula aç gidiyorsa hangi “yüzyıl”dan söz ediyorsunuz?
Üniversite mezunu genç de başka bir çıkmazda…
Diploması duvarda, umudu pasaport kuyruğunda!
Kaç mühendis kuryelik yapıyor? Kaç öğretmen atanmayı
bekliyor? Kaç genç, “bir sınava daha gireyim” diyerek ömrünü bekleme odasında
tüketiyor?
Torpili, siyasi bağlantısı ya da cemaat desteği olan öne
geçerken liyakatli genç kendi ülkesinde fazlalık gibi hissediyor.
Siyasetin gence sunduğu gelecek, gençlik kollarında bayrak
sallamak ve bir büyüğün gözüne girmek olmamalıdır.
Market rafları ve pazar tezgâhları ekonomik suç mahalli
gibi…
Üreticiden üç liraya çıkan ürünün tüketiciye otuz liraya
ulaştığı düzeni “serbest piyasa” diye anlatamazsınız.
Bu, serbestlik değil sahipsizliktir, fırsatçılıktır, düpedüz
ahlaksızlıktır!
Mesele yalnız pahalı gıda da değil.
Taklit, tağşiş, hileli ürün, bozuk mal, denetimsizlik ve
ölçüsüz kâr hırsı…
Vatandaş parasını verirken soyuluyor, yediği üründe
sağlığından oluyor. Buna yalnız “enflasyon” deyip geçemezsiniz.
Bu da apaçık gıda terörüdür!
Hırsızlık yalnız insanın cebinden para almak değildir.
Çocuğunun sütünden, emeklinin peynirinden, işçinin ekmeğinden çalmak da
hırsızlıktır.
İzmir’e bakalım…
İzmir’de ne kadar haber sitesi, sözde “basın organı” varsa her saat “hangi belediye başkanı gidecek” başlıkları atıyor da pazarlarda satılan “kırık peynir ve yumurtalara” bakmıyor.
Üstelik İzmir’in belediye başkanlarının
gidecekleri yer de tabii ki, biat ettikleri “Özel-İmamoğlu Cemaatidir” vesselam…
Onların halkla, halkçılıkla zaten ilgileri yoktu ki iki
yıldır!
Bu kentin çevreye ve bilime uygun katı atık planı nerede
peki?
Çöp; iktidarla yerel yönetim arasındaki yetki kavgasına
bırakılamaz.
Çöp ideolojik değildir.
Kokusu iktidarı da muhalifi de bulur!
Körfez ise bir meçhule gidiyor…
Arıtma kapasitesi, dip tarama, derelerin taşıdığı kirlilik,
kaçak deşarjlar…
Herkes yetkisini anlatıyor, kimse sorumluluğu üstlenmiyor.
Biri “merkezî yönetim engelliyor” diyor, öteki “belediye
görevini yapmıyor.”
Peki Körfez kimin? Balıkların mı sadece?
Körfez ölürken yetki tartışmak, yangın çıkmış evde tapunun
kimde olduğunu sormaya benzer.
Dışarıda da ateş büyüyor.
Rusya-Ukrayna savaşı; Karadeniz’in güvenliğini, enerji
hatlarını, ticareti ve Türkiye’nin NATO-Rusya dengesini doğrudan etkiliyor.
ABD-İran çekişmesi Irak’tan Suriye’ye, Hürmüz’den Doğu
Akdeniz’e kadar enerji fiyatlarını, göç hareketlerini ve güvenlik dengelerini
değiştirebilir.
İsrail yönetiminin Türkiye’ye yönelik hasmane söylemlerini
ve bölgedeki hesaplarını küçümseyebilir miyiz?
Yunanistan’ın silahlanmasını, adalar üzerindeki
faaliyetlerini, savunma anlaşmalarını ve Doğu Akdeniz’de kurduğu ilişkileri
yalnız “komşuluk” masalıyla geçiştirebilir miyiz?
Savaş çığırtkanlığı yapmayacağız. Ama barış istemek başka, gaflet içinde uyumak
başkadır. Diplomasi akıl, savunma
ciddiyet, devlet yönetmek öngörü ister.
Bir de din üzerinden siyaset pazarlayanlar var…
Emevi Ebu Sufyan kafalı, emperyalizmin kullanışlı aparatı olmuş sözde
dinci lobiler; tarikat ve cemaat ağaları siyasetin çevresinde dolaşmaya devam
ediyor.
Dün devlete sızanlardan ders almayanların bugün başka
yapılara göz kırpması, aynı felakete yeniden davetiye çıkarmaktır.
İnanç değerlidir.
Fakat dini ticaret, nüfuz, ihale, kadrolaşma ve oy toplama
aracı yapanlar dindar değil; kutsalı kullanan tüccarlardır!
Tarikatların siyaseti, bürokrasiyi ve eğitimi yönlendirdiği
yerde liyakat ölür.
Liyakatin öldüğü yerde devlet, yurttaşın devleti olmaktan
çıkar; bağlılık gösterenlerin ganimet alanına dönüşür.
Bir tarafta üç maaş, beş makam, ihale, huzur hakkı ve
yönetim kurulu üyelikleri…
Öte tarafta kirasını ödeyemeyen işçi, filesini dolduramayan
emekli, atanamayan öğretmen, iş bulamayan mühendis…
Sonra “şükredin” diyorlar!
Siz önce paylaşmayı öğrenin de millet şükretmenin gereğini
bilir diyen “muhalefet” aranıyor da nerede?
Ekonomik çöküşün yanında sosyal ve ahlaki çöküş de büyüyor.
Yalan sıradanlaştı. Utanmak zayıflık, arsızlık meziyet, sadakat liyakat
sayılıyor.
Bir makam uğruna dünün dostunu bugün satmak, listeye
girebilmek için kırk yıllık arkadaşlığın üstünü çizmek marifet kabul ediliyor.
CHP’de yaşananlar da yalnız genel başkanlık ya da tabela
kavgası değildir.
Yılların dostlukları, yol arkadaşlıkları ve ortak
mücadeleleri bir meçhule kurban ediliyor.
Dün yan yana duranlar bugün birbirlerini hainlikle suçluyor.
Parti mi değişti, ilkeler mi?
Yoksa makamların yönü mü?
2023 milletvekili ve 2024 yerel seçimlerinde adaylar nasıl
belirlendi?
Halk mı seçti? Üyeye mi soruldu? Ön seçim mi yapıldı?
Yoksa listeler genel merkezlerin dar odalarında, birkaç
kişinin sadakat ve menfaat ölçüsüne göre mi hazırlandı?
Bugün “ben kiminle giderim?” hesabı yapanların çoğu halka
değil, kendisini aday yapan iradeye borçlu hissediyor.
Asırlık krizin kaynağı budur!
Milletvekili millete değil genel başkana, belediye başkanı
seçmene değil adaylık kalemine, meclis üyesi kente değil kendisini listeye
yazana biat ederse demokrasinin yalnız sandığı kalır, ruhu ölür.
Şimdi belediye başkanları Yeni Parti’ye geçecekmiş…
Meclis üyeleri saf değiştirecekmiş…
İyi de bulundukları yerde ne yaptılar ki gidecekleri yerde
ne yapacaklar? Durdukları kabahat zaten!
Bir kentin çöpünü çözemeyen, trafiğine akıl üretemeyen,
yoksul mahallesini görmeyen, ilçesinin kimliğini Bizans baronlarına havale eden
başkan, yeni rozet takınca devlet adamı mı olacak?
Rozet değişir. Zihniyet
değişmezse sonuç değişmez!
İktidar kendi ikbalini, muhalefet iç kavgasını, medya
reytingini düşünüyor.
Halkın gerçek gündemi ise sahipsizlik…
Emekli sıcakta yanıyor.
Genç umutsuz.
Çocuk aç.
Öğretmen kaygılı.
Esnaf borçlu.
Kadın korkuyor.
Adalet aranıyor.
Körfez kirleniyor.
Çöp kokuyor.
Tarikatlar mevzi kazanıyor.
Dış politikada fırtınalar birikiyor.
Ama onlar hâlâ aynanın karşısındalar…
CHP’de mi kalsak? Yeni
Parti’ye mi geçsek?
Hangi koltuk daha rahat, hangi liste daha garanti?
Beyler, hanımlar…
Tarağı bırakın!
Aynadan başınızı kaldırın ve memlekete bakın. Çünkü bu
yangın yalnız halkın evini yakmayacak. Üzerinde
kavga ettiğiniz koltukları, saklandığınız genel merkezleri, konuştuğunuz
televizyon stüdyolarını ve saçınızı taradığınız o aynayı da kül edecek!
Halkın gerçek gündeminden kaçan siyaset, eninde sonunda
halkın vicdanına yakalanır.
Vicdanın sandığı kurulduğunda ise ne saç kalır ne tarak…
Yalnızca kimin yangına su, kimin ateşe benzin taşıdığı
hatırlanır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder