9 EYLÜL’Ü KUTLAMAK KOLAY,
İZMİR’LE YÜZLEŞMEK ZOR!
“Utanç Günleri: 6 – 7 Eylül 1955”
Bugün 6 Eylül 2026…
Tam 71 yıl önce bugün, İstanbul’da ve İzmir’de bu ülkenin özellikle
Rum yurttaşlarının evleri, dükkânları, ibadethaneleri ve hatıraları hedef
alındı.
Yıllarca adına ürkekçe “6-7 Eylül Olayları” denildi.
Oysa yağmanın listeleri önceden hazırlanmışsa, kalabalıklar
taşınmışsa, güvenlik güçleri saatlerce seyretmişse, insanların inancı ve
kimliği hedef seçilmişse bunun adı sıradan bir “olay” değildir.
Üç gün sonra ise 9 Eylül…
İzmir’in kurtuluşunun 104. yılı.
Dört yıl önce, 2022’de, 100. yıl için “Bu büyük yıldönümünü
siyasal kavgaların gölgesinde harcamayın; devlet, belediyeler, üniversiteler,
iş dünyası, basın ve sivil toplum el ele versin” diye yazmıştım.
Hakkını teslim edelim: İzmir o gece tarihinin en kalabalık
kutlamalarından birini yaşadı. Dev sahne kuruldu, işgalden kurtuluşa uzanan
gösteri yapıldı, yüz binler Kordon’a aktı, Tarkan konser verdi. Ardından APİKAM
“İzmir’in Yüz Yılı” sempozyumunu topladı; sergiler açıldı, kitaplar yayımlandı.
Yani coşku vardı.
Peki yüzleşme?
Peki cesur sorular?
Peki arşivlerin kapılarının sonuna kadar açılması?
Orada hâlâ aynı yerdeyiz!
2026’nın resmî 9 Eylül programında yine zafer yürüyüşü,
çelenk, süvari birlikleri, SoloTürk ve fener alayı var. Elbette olsun.
Bayraklarımız dalgalansın, marşlarımız söylensin, bu kentin kurtuluşu hak
ettiği gururla kutlansın.
Çünkü 9 Eylül yalnız İzmir’in değil, emperyalist işgalin
Anadolu’dan sökülüp atılmasının da simge günüdür.
Ama tarih yalnız tören değildir!
Tarih, alkışın sustuğu yerde başlayan sorgudur.
Biz 104 yıldır 9 Eylül’ün kahramanlarını anlatıyoruz; iyi de
yapıyoruz. Fakat 9 Eylül’den sonra İzmir’de ne olduğunu, yangını, terk edilmiş
malların nasıl el değiştirdiğini, mahallelerin kimliğinin nasıl silindiğini,
işgali bizzat yaşamış İzmirlilerin yeni kent anlatısında neden
görünmezleştiğini aynı cesaretle konuşabiliyor muyuz?
Nurettin Paşa’nın rolünü, Metropolit Hrisostomos’un linç
edilmesini, 9 Eylül ile 13 Eylül arasındaki dört günün güvenlik ve yönetim
boşluklarını, İngiliz, Amerikan, Fransız, İtalyan ve Yunan diplomatik
raporlarının birbiriyle çelişen anlatılarını, yangının faillerine ilişkin
karşıt tezleri neden tek bir hükme mahkûm ediyoruz?
Ben “şu yaptı, bu yaptı” diye arşiv görmeden hüküm vermekten
yana değilim.
Ama “soru sormayın” diyen tarih anlayışından da değilim!
İzmir’i sevmek, İzmir’in yalnız zaferlerini değil, acılarını
ve ayıplarını da sahiplenmektir. Hakikat vatan sevgisinin düşmanı değildir; tam
tersine en namuslu biçimidir.
İşte 6-7 Eylül 1955 tam da bu nedenle 9 Eylül’ün yanı
başında duruyor.
Bir yıl önce, 1954’te, Kıbrıs’taki “Enosis” gerilimi
yüzünden 9 Eylül kutlamaları yasaklanmıştı. Feroz Ahmad’ın aktardığına göre
Başbakan Adnan Menderes radyodan, “9 Eylül’ün kutsal anlamının herhangi bir
siyasi kriz biçiminde istismar edilmesine imkân tanımanın millî vicdanımızı
rahatsız edeceği” düşüncesinde olduğunu açıklamıştı.
Bakın şu acı çelişkiye!
1954’te istismar ihtimali gerekçesiyle kutlamayı iptal
eden siyasal akıl, 1955’te istismarın yağmaya, kundaklamaya ve yurttaşa
saldırıya dönüşmesini engelleyemedi.
Daha doğrusu, yıllardır yayımlanan arşiv belgeleri,
tanıklıklar ve yargı kayıtları bize “Engelleyemedi mi, engellemek mi
istemedi?” sorusunu sorduruyor.
İzmir’de kalabalık Konak Meydanı’ndan Kordon’a, Alsancak’a
ve Fuar’a yayıldı. Yunanistan bayrağı indirildi; Yunan Konsolosluğu, Fuar’daki
Yunan pavyonu, evler, işyerleri ve bir kilise saldırıya uğradı.
Dilek Güven’in çalışmasındaki tespitlere göre İzmir’de 14
ev, 6 işyeri, bir pansiyon, bir kilise, Yunanistan Fuar Pavyonu, Yunanistan
Konsolosluğu ve İngiliz Kültür Enstitüsü hedef oldu. Yedi kişi ağır, 50 kişi
hafif yaralandı ve toplam zarar 475 bin 500 lira olarak kayda geçti.
Yunan arşivlerine de baktım.
Yunan diplomatik arşivinde ΓΔΑ ΓΠ 11834/479 koduyla kayıtlı, İzmir Konsolosluğu’nun 13 Eylül 1955 tarihli raporuna atıf yapan Yunanca araştırmalar, İzmir’deki saldırıların saatini ve güzergâhını daha da belirginleştiriyor.
Rapora göre Çele Postası, 6 Eylül günü Yunanların Türk
Konsolosluğu’nu bombaladığı iddiasını manşete taşıyarak Konak Meydanı’nda Yunan
bayrağının artık dalgalanamayacağını yazdı.
Ardından meydandaki bayrak indirildi ve yakıldı; Fuar’daki
Yunan pavyonu taşlandı, sonra ateşe verildi.
Aynı rapora göre saat 21.00 dolayında yaklaşık 400 kişilik
bir grup Alsancak’taki Yunan Konsolosluğu’na girdi, eşyaları parçaladı ve
binayı benzinle yaktı. Konsolosluk görevlileri arka kapıdan kaçarak kurtuldu.
NATO karargâhında görevli Yunan subayların evleri yağmalandı; bir subay ile eşi ağır biçimde dövüldü. Hatta limandaki iki gemi, mürettebatlarında Yunan bulunduğu sanılarak ateşe verilmiş cisimlerle hedef alındı.
Şimdi buna “bir anda kabaran millî öfke” mi
diyeceğiz?
Gazete manşeti hazır, hedef belli, yürüyüş güzergâhı belli,
benzin hazır, güvenlik seyirci…
Tesadüf dediğiniz şey bu kadar dakik çalışır mı?
Peki devlet neredeydi?
Polis niçin bekledi?
Müdahale emri neden verilmedi?
Vali Kemal Hadımlı ne yaptı, ne yapmadı?
Dönemin Meclis tartışmaları bile polis ve jandarmanın
etkisiz kaldığını, kimi yerlerde saldırganlara göz yumulduğu iddiasını kayda
geçirmişti. İzmir Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü hakkında soruşturma açıldı,
yöneticilerin yerleri değiştirildi.
Yassıada yargılamalarında Hadımlı dört buçuk yıl hapse
mahkûm edildi.
Bu ayrıntılar “söylenti” değildir; devletin ve yargının kendi kayıtlarında vardır.
Dahası var.
24 Ekim 1955’te, yani saldırılardan yaklaşık bir buçuk ay
sonra, zarar gören Yunanistan Konsolosluğu yeniden açılırken alışılmadık bir
tören yapıldı.
Türk ve Yunan askerleri yürüdü, Yunan millî marşı çalındı ve
Ulaştırma Bakanı, DP İzmir Milletvekili Muammer Çavuşoğlu Yunan bayrağını
göndere çekti.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın İzmir Başkonsolosluğu
tarihçesi bu törene başka bir önemli ayrıntı daha ekliyor:
Rum tüccar Emmanuil Kapetanakis’in 1948’de Yunan devletine
bıraktığı Kordon’daki neoklasik binanın mülkiyetine Türk devleti yıllarca
itiraz etmişti. Fakat Eylül 1955 saldırılarından sonra mülkiyet hakkı tanındı;
24 Ekim’de İzmir Valisi binanın anahtarlarını Başkonsolos Mihalis Zafiriu’ya
teslim etti.
Yani aynı tören yalnız bir bayrağın yeniden göndere
çekilmesi değildi; yıllardır süren bir mülkiyet çekişmesinin, uluslararası
baskı altında apar topar çözülmesiydi.
Bir ay önce yırttır, yaktır, seyret…
Bir ay sonra diplomasi sıkıştırınca aynı bayrağın önünde
saygı dur!
İşte çapsız, sorumsuz ve kitle duygularıyla oynayan
siyasetin özeti budur. Bedeli ise makam sahipleri değil; evi yağmalanan,
dükkânı yakılan, korkudan doğduğu şehri terk eden yurttaş öder.
Aradan 71 yıl geçti.
Bugün İzmir sokakları, İzmir ekonomisi, İzmir’de “doğmayan”
Türkiye dışı güya “din kardeşi” Suriyelilerin ve benzerlerinin eline geçiyor.
Ama “dün” evleri yağmalanan, namusları kirletilenler bu toprakların
evlatlarıydı!
Peki ne oldu dersiniz?
6 Eylül 2023’te, olayların bütün yönleriyle araştırılması
için 21 milletvekilinin imzasıyla TBMM’ye bir Meclis araştırma önergesi
verildi.
Bugün, 6 Eylül 2026 itibarıyla TBMM’nin kendi sayfasında
önergenin son durumu hâlâ tek kelimeyle yazıyor:
“Gündemde.”
Üç yıl geçmiş; hakikat hâlâ sırada bekliyor!
2025’te, pogromun 70. yılında Hrant Dink Vakfı yeni kaynak
ve eğitim çalışmalarını duyurdu. İnsan Hakları Derneği ise yalnız devlet
mekanizmasını değil, saldırılara katılan ve onları mümkün kılan toplumsal
zemini de sorgulamak gerektiğini söyledi.
KONDA’nın daha önce yayımlanan araştırmalarına dayanan
değerlendirmeler, toplumun önemli bir bölümünün 6-7 Eylül hakkında bilgi sahibi
olmadığını, çoğunluğun görüş bildirmekten kaçındığını gösteriyor.
Üstelik “belge yok” bahanesi de artık geçersizdir.
Yunanistan Devlet Arşivleri’nin 100. yıl dolayısıyla kurduğu
1922 Dijital Arşiv Portalı, 516 arşiv ve koleksiyonun tarifini, 60’tan fazla
kurumun malzemesini ve 2 bini aşkın dijital belgeyi bir araya getiriyor.
İçinde Yunan Dışişleri Bakanlığı’nın Diplomatik ve Tarihî
Arşivi, askerî kayıtlar, İzmir yangını fotoğrafları, Metropolit Hrisostomos’a
ilişkin yazışmalar, mülteci tanıklıkları ve mallara ilişkin belgeler var.
Demek ki iki kıyıda da belge var.
Eksik olan belge değil; belgeyi birlikte okumaya cesaret
edecek siyasal ve akademik iradedir!
Demek ki yalnız arşivler kapalı değil; vicdanlar da ürkek!
Şimdi İzmir’e soruyorum:
9 Eylül’ü yalnızca bayrak, kortej, uçak gösterisi ve konser
olarak mı yaşayacağız?
Yoksa kurtuluşun gerçek anlamını; bağımsızlık, yurttaşlık,
hukuk ve insan onuru üzerinden yeniden mi tanımlayacağız?
Bir ülke, kendi yurttaşını dininden, dilinden, mezhebinden,
etnik kimliğinden ya da siyasal görüşünden dolayı hedef hâline getiriyorsa,
düşmanı dışarıda aramasın.
Çünkü emperyalizmin en sevdiği ülke; içeride birbirinden
nefret eden, komşusunu “öteki” gören, hakikati parti rozetine göre eğip büken
ülkedir.
9 Eylül’ün ruhu intikam değildir.
Yağma hiç değildir.
Bir başka halktan nefret etmek ise asla değildir!
9 Eylül’ün ruhu bağımsızlıktır. İşgale boyun eğmemektir.
Kendi yurdunda onuruyla, hukuk güvencesiyle, eşit yurttaş olarak yaşamaktır.
Bu nedenle 6-7 Eylül’le yüzleşmeden 9 Eylül’ü eksiksiz
anlayamayız.
1922’yi hamasetle dondurup 1955’i utangaç bir dipnota
çevirirsek, bugünün linç dilini de yarının felaketini de besleriz.
Dün “Rum gavuru” diye dükkân arayan zihniyet, bugün
başka bir kimliğe başka bir hakaret bulur. İsim değişir, hedef değişir, sopayı
tutan el değişir; fakat örgütlü nefretin yöntemi değişmez.
Onun için çağrım açıktır:
TBMM, üç yıldır “gündemde” beklettiği araştırma önergesini
ele alsın.
Devlet Arşivleri, Dışişleri, Emniyet ve askerî arşivlerdeki
ilgili belgeler araştırmacılara açılsın.
İzmir Büyükşehir Belediyesi, Valilik, üniversiteler, meslek
odaları ve azınlık vakıfları ortak bir “İzmir 1919-1955 Hakikat ve Kent
Belleği” çalışması başlatsın.
APİKAM sözlü tarih tanıklıklarını, tapu ve emval-i metruke
kayıtlarını, yangın raporlarını, konsolosluk yazışmalarını ve yerel basını
dijital ortamda herkesin erişimine sunsun. Tabii Apikam hala “kent arşivi” ise
ve içindekiler hala “duruyorsa”?
Yunanistan Devlet Arşivleri’nin 1922 portalıyla ortak bir
katalog kurulsun; Türk ve Yunan belgeleri yan yana, saklanmadan, seçilmeden
yayımlansın.
Kordon’a bir anı taşı koymak yetmez; o taşın altındaki
gerçeği de okumak gerekir.
9 Eylül’ü elbette kutlayacağız.
Bayrağımızı gururla taşıyacağız.
Mustafa Kemal’i, ordumuzu, Kuvayı Milliye’yi ve bağımsızlık
uğruna toprağa düşenleri minnetle anacağız.
Ama aynı zamanda bu kentte korkutulan, yağmalanan, kovulan,
unutulan bütün yurttaşların hatırasına da sahip çıkacağız.
Çünkü gerçek zafer, düşmanı denize dökmek kadar, nefreti de
vicdandan söküp atmaktır.
Ve çünkü İzmir’e en büyük ihanet, onun tarihini eksik anlatmaktır!
1- Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, Hil
Yayınları.
2- Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, İletişim Yayınları.
3- TBMM, 28. Dönem, 10/322 esas numaralı Meclis araştırması önergesi ve güncel durum kaydı.
4- Tuncer Zorbay, “6/7 Eylül Olaylarına TBMM ve Kamuoyu Tartışmaları Çerçevesinde Yeni Bir Bakış”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 2019.
5- Hrant Dink Vakfı, “Azınlık Hakları Çalışmalarına Dair: 6-7 Eylül’ü Anarken”, 2025.
6- İnsan Hakları Derneği, “6-7 Eylül Sadece Bir Devlet Operasyonu muydu?”, 2025.
7- Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, “İzmir’in Yüz Yılı Sempozyumu”, 2022.
8- İzmir Valiliği, “9 Eylül İzmir’in Kurtuluşunun 104. Yıl Dönümü Kutlama Programı”, 2026.
9- Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, İzmir Başkonsolosluğu tarihçesi.
10- Yunan diplomatik arşivi, İzmir Konsolosluğu raporu, 13 Eylül 1955, ΓΔΑ ΓΠ 11834/479.
11- Yunanistan Devlet Arşivleri, 1922 Dijital Arşiv Portalı.
hasantahsink@gmail.com
WhatsApp: 05401968178







