Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

3 Ekim 2026 Cumartesi

Nadir Sergi’ye Dair Cevapsız Sorular

 


İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Milli Kütüphane iş birliğinde hazırlanan “Belgesel Mirasın İzinde: İzmir’in Nadir Eserleri” sergisi 18 Eylül’de Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde açıldı ve 15 Kasım’a kadar sürecek.

Belediyenin resmî açıklamasına göre sergide İzmir Milli Kütüphane koleksiyonundan seçilen “61 nadir eser” bulunuyor:

26 el yazması, 2 taş baskı ve 33 matbu kitap. Genel koordinasyonu İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Av. Ulvi Puğ ile APİKAM yöneticisi Dr. Serhan Kemal Saygı, danışmanlığı ise İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Akkaya üstlenmiş. Serginin yaklaşık beş aylık bir çalışmayla hazırlandığı da yine Büyükşehir Belediyesi tarafından açıklandı.

Seçkide neler yok ki?

Enverî’nin 1464-1465 yıllarında kaleme aldığı “Düstûrnâme-i Enverî…

1531 yılında Latince basılmış Aristoteles’in toplu eserleri…

İbrahim Müteferrika baskıları…

Kâtip Çelebi’nin “Cihannüma”sı…

Hasan Âşıkî’nin kaleminden çıkmış nadide bir Kur’an-ı Kerim…

Yüzyılları yaşamış ve aşmış kitaplar.

Yangınları, savaşları, katliamları, ihanetleri, göçleri, imparatorlukları, rejimleri, kuşakları atlatmışlar.

İnsan bunlara bakarken ister istemez düşünüyor:

“Bunca asır yaşamış bu eserler bizim elimizde nasıl yaşatılıyor?”

Çünkü bir eserin altına “nadir” yazmak kolaydır.  Asıl mesele onu “nadir eser” gibi korumaktır.

Nadirlik yalnız kıymet değil, sorumluluktur!

Nadir kitabı sıradan kütüphane materyalinden ayıran yalnızca yaşı veya maddi değeri değildir. Fiziksel varlığının kendisi tarihî belgedir.

Cildi… Kâğıdı…  Mürekkebi…

Eski sahibinin notu…

Bir mühür…

Ciltçinin işareti…  Bir sayfanın kenarındaki küçücük kayıt bile bazen araştırmacı için metnin kendisi kadar önemlidir.

Bu nedenle çağdaş konservasyon anlayışının esaslarından biri “önleyici korumadır”.

Library of Congress bunu açıkça belirtiyor: Kitapların ömrünü uzatmanın en etkili ve ekonomik yolları doğru depolama, uygun çevre şartları ve doğru kullanımdır. Kurum, çoğu kitap için serin ve istikrarlı bir ortamı; yaklaşık %30-55 bağıl nem aralığını, yoğun ve doğrudan ışığın mümkün olduğunca azaltılmasını ve kırılgan materyalin uygun muhafazalarla desteklenmesini tavsiye ediyor.

NEDCC de yanlış depolama ve özensiz kullanımın koleksiyonların ömrünü doğrudan kısalttığını; özel koleksiyonlarda uygun kutuların, desteklerin ve kontrollü kullanımın temel koruma tedbirleri olduğunu söylüyor.

Yani “nadir eser sergisi” hazırlamak, yalnızca güzel bir camekân ve iyi bir ışık tasarımı işi değildir.

Aynı zamanda “konservasyon işidir.”

Ve işte benim sorularım tam burada başlıyor.

O bembeyaz barkodlar neden asırlık kitapların üzerinde?

Sergide fotoğraflanan bazı eski eserlerin kapaklarında büyük, beyaz “barkod etiketleri” doğrudan tarihî yüzeye yapıştırılmış görünüyor.

Bu bir estetik tartışması değildir. 

Konservasyon tartışmasıdır. 

Dünyanın bu alandaki önemli kurumlarından Northeast Document Conservation Center – NEDCC, nadir ve özel koleksiyon materyallerine etiket yapıştırılmasını açık biçimde önermiyor.

Nedeni de gayet anlaşılır: Yapıştırıcı zaman içinde bağlayıcı malzemeye zarar verebilir; etiketin gelecekte çıkarılması sırasında özgün yüzey de zarar görebilir.

Peki barkod şartsa?

NEDCC’nin önerisi, barkod veya RFID etiketinin “eserin kendisine değil; ayrı bir kâğıt işaretleyiciye, koruma kutusuna veya polyester film cekete” uygulanmasıdır.

Hatta NEDCC daha genel bir ilke de koyuyor:  Tarihî koleksiyonların dış yüzeyine basınca duyarlı bantla tutturulan etiketlerden kaçınılmalı; içeride yapılması zorunlu işaretlemeler mümkün olduğunca “kurşun kalemle” yapılmalıdır.

Şimdi İzmir’e dönelim.

Önce sorayım her iki kurumda sergi için ekipler oluşturulmuş. Peki bu ekiplerde "kütüphanecilik bilimi" ile donanmış var mı? Prof. Mehmet Ali Akkaya nasıl bir "destek" verdi? 

Ve sergideki eserler “nadir eser” ise sorarım:

O barkodları kim yapıştırdı?

Ne zaman? Eserlere “nadir eser statüsü” verilmeden önce mi, sonra mı?

Kullanılan yapıştırıcının yaşlanma özellikleri biliniyor mu? Konservatör görüşü alınmış mı?

Etiket ileride kaldırıldığında özgün cilt yüzeyinin zarar görmeyeceği nasıl değerlendirildi?

Ve daha temel sorum:

Dünyada barkodun kutuya, muhafazaya veya bağımsız işaretleyiciye yerleştirilmesi mümkünken neden doğrudan tarihî sayfaya yapıştırılmış?

Çünkü barkod “idarenin ihtiyacıdır. Sayfa, kapak ise “tarihin kendisi”.

İdari kolaylık, kültür varlığının fiziksel bütünlüğünden önemli olamaz.

Selobant mı? Konservasyon malzemesi mi?

Bir başka yazma eserin sayfasında geometrik çizimin üzerinden geçen şeffaf bir şerit görülüyor.

Fotoğrafa baktım. Bir daha baktım. Ama burada gazeteciliğin gerektirdiği çizgiyi koruyorum.

 “Kesin selobanttır” demiyorum.

Profesyonel bir konservasyon materyali olabilir. Geçmiş dönemden kalmış bir müdahale olabilir. Eser kütüphaneye geldiğinde zaten üzerinde bulunuyor olabilir. Ama tam da bu nedenle soruyorum:

O şeffaf malzeme nedir?

Çünkü sıradan kendinden yapışkanlı bir bant ise konu ciddi.

Library of Congress, koleksiyon değeri olan kitaplarda kendinden yapışkanlı bant kullanılmamasını tavsiye ediyor. Üstelik üzerinde “archival” yazan bantların dahi koleksiyon materyalinde kullanılmaması gerektiğini belirtiyor; çünkü yapışkan bantların zaman içinde önemli hasar oluşturabileceğini söylüyor.  

Dolayısıyla kurumun yapması gereken çok basit: Açıklamak.

Büyük mavi damgalar ne zaman vuruldu?

Fotoğraflanan eserlerden bir diğerinde sayfalar üzerinde büyük mavi kütüphane mühürleri görülüyor.  Burada da işi kolaylaştırıp “her damga yanlıştır” demeyeceğim. Çünkü tarihî mühür bazen bizzat eserin tarihidir.

Eski vakıf mührü, temellük kaydı veya önceki bir kütüphaneye ait işaret, eserin “provenansının”, yani mülkiyet ve dolaşım geçmişinin parçası olabilir.

Öyle bir mührü silmek koruma değil, tarih kaybı olur.

Benim sorum başka:

Bu damgalar kaç yılında vuruldu?

Tarihî mi? Yoksa modern dönemde yapılan kütüphane işlemi mi? Eğer sonradan uygulanmışsa hangi mürekkep kullanıldı? Malzemenin kâğıt üzerindeki uzun dönem etkisi değerlendirildi mi?

Niçin bu büyüklükte? Niçin sayfanın üzerinde?

Bunlar cevapsız bırakılmaması gereken sorular. Çünkü özel koleksiyon yönetiminin temel prensibi, gerekli idari işareti mümkün olan “en az fiziksel müdahaleyle” gerçekleştirmektir.

Ciltlerin hali de soru soruyor?

Sergide bazı kitapların ciltlerinde belirgin hasarlar görülüyor.

Aşınmış köşeler… Parçalanmış sırtlar… Yüzey kayıpları… Deformasyonlar…

Burada da hakkaniyet şart.

Bir eserin bugün kötü durumda olması, hasarın bugünkü Milli Kütüphane yönetimi tarafından oluşturulduğu anlamına gelmez. Eser yüz yıl önce de bu halde olabilir.

Kütüphaneye hasarlı gelmiş olabilir. Rutubet görmüş olabilir. Geçmişte kötü bir restorasyona uğramış olabilir.

İşte tam bunun için “kondisyon raporu” diye bir şey vardır.

Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, kendi kütüphanelerindeki eserlerin fiziksel durumunu belirlemek amacıyla sistematik hasar tespit çalışmaları yapıyor.

Bakın hangi kriterler kayıt altına alınıyor:

Cilt durumu, mürekkep korozyonu, mikroorganizma, yapışıklık, kâğıt kırılganlığı, boya dökülmesi, böcek yeniği ve cetvel kırığı.

Bunlar derecelendiriliyor ve sonucuna göre eserin “konservasyon önceliği” belirleniyor.

Demek ki doğru soru: “Bu kitabın cildi niye kötü?” değildir yalnızca. Doğru soru şudur:

“Bu cildin kötü olduğu kayıt altında mı ve onun için ne yapılıyor?

O halde İzmir Milli Kütüphane’ye soralım:

61 eserin her biri için sergi öncesi kondisyon raporu düzenlendi mi?

Hangileri stabil?

Hangileri aktif bozulma gösteriyor?

Kaçı konservasyon bekliyor?

Cilt kayıpları belgelenmiş mi?

Sergiden sonra eserler tekrar kontrol edilecek mi?

Fotoğraflı öncesi-sonrası kayıt tutuluyor mu?

Cevapları varsa öğrenmek isteriz.

Bu serginin konservasyon sorumlusu kim?

Beş aylık hazırlık sürecinde fiziksel koruma kararlarını hangi uzman veya uzmanlar verdi?

Çünkü bir serginin katalog danışmanı olmak başka şeydir. “Konservasyon sorumluluğu” başka şey.

Asıl mesele: İzmir Milli Kütüphane’nin “Kapalı Kutu” olması?

İzmir Milli Kütüphane elbette bu kentin tarihsel anıtlarından biridir. Büyükşehir Belediyesi’nin sergi açıklamasına göre kurum bugün yaklaşık iki milyon kitap, dört bine yakın süreli yayın ve 3 bin 500 cilde yaklaşan el yazması barındırıyor. Vakıf Başkanı Ulvi Puğ da serginin açılışında bu kitapların “bütün İzmir’in, bütün Türkiye’nin” olduğunu söylüyor.

Ben de tam bunu söylüyorum.

“Bizimse” soracağız.

Bu kadar önemli bir koleksiyonun yönetimi yalnız yöneticiler arasında kalan bir mesele olamaz. İzmir Milli Kütüphane’nin yıllardır kamuoyu açısından fazlasıyla içe dönük ve kapalı bir yapı görüntüsü verdiğini düşünüyorum.

Şimdi bu sergi kitapları görünür hale getirdi.

İyi de oldu.

Fakat kitaplar görünür hale gelince başka şeyler de görünür oldu.

Etiketler…

Damgalar…

Ciltler…

Kayıt yöntemleri…

Koruma anlayışı…

Ve bu kez ben vitrindeki kitaptan depodaki kitaba geçmek istiyorum.

Pandora’nın kutusundaki ilk kelime: ENVANTER

Nadir eserlerin toplam sayısı nedir?

Tam ve güncel dijital envanteri var mıdır?

Elektronik katalogdaki kayıt ile raftaki fiziksel eser birebir uyuşuyor mu?

Son “tam fizikî sayım” hangi tarihte yapılmıştır?

Eski katalog fişleriyle dijital kayıtlar karşılaştırılmış mıdır?

Eser hareket kayıtları tutuluyor mu?

Restorasyona, sergiye veya araştırmaya çıkan eserler nasıl izleniyor?

Her eserin provenans bilgisi kayıtlı mı?

Kayıt dışı veya yerinde bulunamayan eser olup olmadığı son sayımda kontrol edildi mi?

Ve bütün bunları en son “kim denetledi?”

Bakın, bunlar suçlama değil.

Kültür varlığı yöneten her ciddi kuruma sorulabilecek en doğal sorular.

Kamuya ait kültürel mirasta güven:

“Bize güvenin” denilerek kurulmaz. “Envanterle kurulur.”

Belgeyle kurulur. Tutanakla kurulur. Kondisyon raporuyla kurulur.

Ve gerektiğinde bağımsız denetimle kurulur.

Sayın Ulvi Puğ ile görüşmek için birkaç kez talepte bulundum. Kendisi olumlu yaklaştı fakat bugüne kadar görüşme gerçekleşmedi.

Olabilir.

Fakat sorular ortadan kalkmıyor.

Sayın Puğ;  Nadir eser koleksiyonunun en son tam fizikî sayımı ne zaman yapıldı?

Kaç nadir eserin güncel kondisyon raporu var? Kaç eser acil konservasyon bekliyor?

Kapakların üzerinde gördüğümüz barkodlar hangi tarihte uygulandı? Bu işlem kurumun standart prosedürü müdür? Sayfalardaki büyük damgalar hangi dönemden kalmadır? Eserlerin depolandığı alanlarda sıcaklık ve bağıl nem sürekli izleniyor mu? Sergiye çıkan 61 eserin her biri konservatör kontrolünden geçti mi? 

Ve bütün koleksiyon en son ne zaman bağımsız bir uzman heyetince incelendi?

Bu kitapların bütün İzmir’in ve bütün Türkiye’nin olduğunu siz söylüyorsunuz.

Öyleyse bu soruların cevaplarının da bütün İzmir’e ve Türkiye’ye açık olması gerekir.

Bağımsız denetim neden olmasın? 

Ben artık şunu savunuyorum:

İzmir Milli Kütüphane’nin nadir eser koleksiyonu “çıkar çatışması bulunmayan, alanında uzman, disiplinler arası bağımsız bir heyet” tarafından incelensin.

İçinde; kütüphaneciler, yazma eser uzmanları, kâğıt konservatörleri, cilt konservatörleri, arşivciler, gerektiğinde malzeme bilimciler ve kimyagerler bulunsun. Katalog ile fizikî varlık karşılaştırılsın. Kondisyon taraması yapılsın. Eski ve yeni müdahaleler kaydedilsin. Barkodlar incelensin. Damgaların tarihçesi belirlensin. Depolama ve sergileme şartları ölçülsün.  Konservasyon öncelik listesi oluşturulsun.

Sonuç da kamuoyuyla paylaşılsın.

Bunlar mevcutta yapılamıyorsa, Kültür Bakanlığı devreye girmeli. İzmir Milli Kütüphane, bir şahsın ya da bir “muhteremler grubunun” veya bir siyasi anlayışın çiftliği değildir!

Hem bundan neden rahatsız olunsun?

Her şey mükemmelse kurum güç kazanır.

Sorun varsa eser kazanır.

Çünkü korumanın amacı yönetici savunmak değildir. Eser korumaktır.

O halde bizim İzmir’de sormamız neden ayıp olsun?

Çünkü bu eserler bizim malımız değil.

Biz yalnızca onların “geçici bekçileriyiz.”



1 Ekim 2026 Perşembe

"GİDENLERE" KIZANLAR VE "MENFAATE" TAPANLAR



"Rozetini Değiştiren ve Değiştireceklere İnadına Saygıyla..."

Foça Belediye Başkanı Saniye Bora Fıçı AK Parti’ye geçti…

Ardından Çiğli Belediye Başkanı Onur Emrah Yıldız’a AK Parti rozeti takıldı…

Şimdi de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın ekim ayının ikinci haftası dolmadan AK Parti’ye geçeceği ileri sürülüyor.

Dikkat! Son cümle henüz bir haber değil, bir kulis iddiasıdır. 

Cemil Tugay’ın AK Parti’ye geçtiğine ilişkin doğrulanmış bir açıklama yoktur. Bildiğimiz, 18 Haziran 2026 tarihinde CHP’den istifa ettiği ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bağımsız olarak sürdürdüğüdür. Tugay, istifa gerekçesinde CHP’deki “mutlak butlan” sürecini, seçilmiş yönetimin tasfiyesini ve İzmir İl Başkanı Çağatay Güç’ün görevden alınmasını göstermişti.

Yani önce olguyu ortaya koyalım.

Fakat bakıyorum da tepkilerin büyük bölümü yine derinliksiz. Yine ezber. Yine slogan…

Herkes “Nasıl geçerler?” diye bağırıyor da kimse, “Bu insanlar neden geçiyor?” diye sormuyor.

Sakince oturup düşünen kaç CHP’li ya da adı “Yeni” olup içi giderek boşalan partinin kaç yöneticisi var?

Bu belediye başkanları sadece rozet değiştirmek için mi geçti?

Merkezi iktidarın imkânlarından yararlanarak ilçelerine hizmet getirebilmek için mi?

Partilerinde yalnız mı bırakıldılar?

Önlerine siyasi veya ekonomik engeller mi çıkarıldı?

Yoksa haklarında bizim bilmediğimiz başka meseleler mi var?

Son sorunun altını özellikle çiziyorum: Ortada kanıt yoksa kimseyi suçlayamayız. Gazetecilik, kulisi soru hâline getirir; delil olmadan hükme dönüştürmez.

Ama açıklanan gerekçeleri de görmezden gelemeyiz.

Foça Belediye Başkanı Saniye Bora Fıçı, geçişini “merkezi yönetim ile yerel yönetim arasındaki uyum” ve Foça için düşündüğü projelere destek bulma ihtiyacıyla açıkladı. Çiğli Belediye Başkanı Onur Emrah Yıldız ise belediyenin geçmişten gelen ekonomik yüklerinden, yerel kaynakların yetersizliğinden ve büyük projelerin önündeki yolların daralmasından söz ederek “Önce Çiğli, önce hizmet” dedi.

Bu açıklamalara inanırsınız ya da inanmazsınız.

Samimi bulursunuz ya da siyasi gerekçe üretildiğini düşünürsünüz.

Ama önce okursunuz!

Sonra da CHP’nin ve Yeni Parti’nin bu başkanlara hangi siyasi, mali ve kurumsal desteği verdiğini sorarsınız.

Ben Çiğli Belediye Başkanı genç arkadaşımızı tanımam. Foça Belediye Başkanını hiç tanımam. Fakat Cemil Tugay’ı, hakkında konuşabilecek kadar tanırım.

Eleştirdim.

Hem de en sert biçimde…

Yanlış atamalarını, işçi krizlerindeki tutumunu, İzmir’in hafızasına sırtını dönen kadrolarını, çevresindeki kifayetsiz muhterisleri yazdım.

Ama doğru gördüğüm yerde hakkını da teslim ederim.

Çünkü gazetecilik düşmanlık değildir.

“Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.”

Şimdi gelelim herkesin unuttuğu 31 Mart 2024’e…

Cemil Tugay, yüzde 48,97 oranıyla 1 milyon 292 bin 118 oy aldı. Hamza Dağ ise yüzde 37,06 ile 977 bin 895 oyda kaldı. Aradaki fark 11,91 puandı.

Peki 2019’da ne olmuştu?

Tunç Soyer yüzde 58,10, Nihat Zeybekci yüzde 38,69 oy almıştı. Aradaki fark 19,41 puandı.

Demek ki beş yılda CHP ile AK Parti arasındaki makas yaklaşık 7,5 puan daralmış.

Ama rakamı doğru okuyalım: AK Parti’nin oyu artmamış, yüzde 38,69’dan yüzde 37,06’ya gerilemişti. Buna karşılık CHP yaklaşık dokuz puan kaybetmişti.

Yani Hamza Dağ yükselmedi; CHP çözüldü!

İzmirliye dayatılan aday tercihleri, “Nasıl olsa oy verirler” küstahlığı ve garanti şehir rehaveti sandığa yansımıştı.

2023 milletvekili seçimlerinde de benzer bir uyarı vardı. CHP’nin İzmir toplamındaki oranı karşılaştırmalı sonuçlarda 2018’deki yaklaşık yüzde 42 seviyesinden yüzde 40,9’a gerilemişti.

Üstelik CHP Genel Merkezi, İzmir’in iki seçim bölgesinin başına Yüksel Taşkın ile İstanbul doğumlu Gökçe Gökçen’i yerleştirmişti. Resmî aday listesi bunu açıkça gösteriyor.

İki liste başını bugün İzmir sokaklarında kaç kişi tanıyor?

Kemeraltı esnafı tanıyor mu?

Bayraklı’nın depremzedesi tanıyor mu?

Çiğli’de sabah vardiyasına giden işçi tanıyor mu?

Buna karşılık birkaç seçimdir tanıdığımız Ceyda Hanım bile İzmir’i öğrendi. İlçeleri dolaştı, sokağa girdi, insanlarla temas kurdu.

AK Parti ilçe teşkilatları, milletvekilleri ve İl Başkanı Bilal Saygılı kadar İzmir sokaklarını arşınlayan kaç muhalefet yöneticisi var?

Acı ama soralım…

AK Parti “İzmir’i nasıl kazanırım?” diye çalışırken CHP, “İzmir’i zaten kazandım” diye uyumadı mı?

Yüksel Taşkın meselesinde de sözü doğru kuralım. Taşkın’ın geçmişte Taraf gazetesinde yazdığı gerçektir. Bu nedenle hakkında “FETÖ’ye yakınlık” suçlamaları yapılmıştır. Kendisi ise Fethullah Gülen’i öven tek cümlesi bulunmadığını, aksine devlet içindeki örgütlenmesine karşı çıktığını söylemiştir.

Gerçek bu kadar açıkken hükmü okuyucuya bırakmak gerekir.

Fakat asıl mesele şudur:

Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel baskılarıyla CHP Genel Merkezi, İzmir’in hafızasını ve hassasiyetlerini dikkate almadan yaptığı listeyi İzmirliye kabul ettirmeye çalıştı.

İzmirli seçmene yine “keklik” muamelesi yapıldı.

Ben de dâhil olmak üzere insanlar adaylara değil; Cumhuriyet’e ve Atatürk’e duydukları bağlılık nedeniyle oy verdi.

Bu güven istismar edildi.

Bugün yaşanan kopuşun tohumu dün atıldı.

Özgür Özel ve saz arkadaşları aynaya bakmadan Foça’ya, Çiğli’ye, belediye başkanlarına ve seçmene parmak sallıyor. Yeni Parti İzmir yönetimi, “Millet iradesini ezdirmeyeceğiz” diyor.

İyi de adayları İzmirliye sorarak mı belirlediniz?

Ön seçim mi yaptınız?

Örgütün sesini mi dinlediniz?

Yoksa Ankara’da oturup “İzmir ne yapsak oy verir” mi dediniz?

“Millet iradesi” yalnızca başkan parti değiştirince mi aklınıza geliyor?

Aday belirlerken millet nerede?

Parti içi demokrasiyi boğarken millet nerede?

İzmir’e yabancı isimleri listenin başına çakarken millet nerede?

Bir de kent hafızasına bakalım…

İzmir Büyükşehir Belediyesi döneminde açılan Kurtuluşumuzun 100. Yılı Anı Evi, 2024 yılında Konak Belediyesine 25 yıllığına tahsis edildi. Konak Belediyesi yapının açık olduğunu söylese de geçici serginin sona erdiğini ve bazı şartlı bağışların sahiplerince geri alındığını kabul etti. Yani teknik olarak “kapandı” demek doğru olmayabilir; ama Anı Evi’nin kuruluşundaki içeriğinin ve hafızasının önemli ölçüde dağıldığı açıktır.

Öte tarafta merkezi iktidar, yaklaşık 140 yıllık eski Alsancak Tekel Fabrikası’nı restore ederek İzmir Kültür Sanat Fabrikası’na dönüştürdü. Reji döneminden kalan endüstri mirasının içinde bugün arkeoloji ve etnografya müzesi, resim ve heykel müzesi, kütüphaneler, sanat atölyeleri ve sergi alanları bulunuyor.

Şimdi hakkaniyetle soruyorum:

Bir tarafta Cumhuriyet ve kurtuluş hafızasını taşıyan bir mekânın içi boşalırken, diğer tarafta yıllarca atıl kalmış tarihî fabrika kültür merkezine dönüştürülüyorsa bunu yazmayacak mıyız?

Yazınca “gizli AK Partili” mi olacağız?

Ben de diyorum ki benim için “gizli AK Partili” diyenler, şimdi neden AK Partililerle fotoğraflar paylaşıyor?

Dün bana parmak sallayanlar bugün kimlerle aynı kareye giriyor?

Dün başkasının selamını bile suç sayanlar, bugün hangi kapılarda hatıra fotoğrafı çektiriyor?

Siyasette fotoğrafa karşı değilim. İnsanlar konuşur, görüşür, aynı masaya oturur. Benim itirazım fotoğrafa değil; ikiyüzlülüğe!

Başkası yapınca ihanet, siz yapınca nezaket öyle mi?

Benim ölçüm rozet değildir.

Benim ölçüm İzmir’dir!

Bu şehir iktidarlara karşı durdukça iktidarlar da İzmir’e bedel ödetti. Bunu da unutmuyorum. 

Asayişten eğitime, sağlıktan deprem güvenliğine kadar İzmir’in ağır sorunlarının tamamı belediyelerin sorumluluğunda değildir. Merkezi iktidarın yıllardır süren ihmalinin hesabı da sorulmalıdır.

Ama CHP’nin her başarısızlığını “iktidar engelliyor” türküsüyle açıklamak da kolaycılıktır.

Belediyeler siyaset arenası değil, hizmet makamıdır.

Vatandaş çöpünün toplanmasına, yolunun yapılmasına, binasının depreme dayanıklı hâle gelmesine, çocuğunun güvenli bir şehirde yaşamasına bakar.

Tokat Belediye Başkanı Mehmet Kemal Yazıcıoğlu’nun parti farkı gözetmeden sahaya çıkması, mahalle ziyaretleri yapması ve üretken belediyecilik vurgusu boşuna ilgi görmüyor.

Peki İzmir’de aynı enerjiyi kaç başkanda görüyoruz?

Çoğu makam odasına kapanmış kibir abidesi muhteremler…

Buradan açıkça söylüyorum:

Bırakın belediye başkanlarını rahat!

Aday gösterilme şekilleri zaten acayipti. Biz de dâhil olmak üzere İzmirli, önüne konulan adaya “keklik” gibi oy verdi. Son iki yılda onların da jetonu düştü.

Bari bundan sonra İzmir kazansın!

Ben Cemil Bey’in AK Parti’ye geçmesini yadırgamayacağım. Açıkça söylüyorum.

Geçer ya da geçmez; bu onun siyasi kararıdır. Benim bakacağım yer, İzmir’e ne kazandırdığıdır.

Ama Cemil Bey’in kadrosundaki o “zehirli sarmaşıkları” AK Parti’nin de fark etmesini diliyorum.

Çünkü sarmaşık, tutunduğu duvarın rengini sormaz.

Bugün CHP’li görünen, yarın AK Partili görünür. 

Dün başkana bağlılık gösteren, yarın yeni güç merkezine yanaşır. Rozetler değişir ama kifayetsizlik, çıkarcılık ve koltuk merakı değişmez.

Cemil Bey’in güvendiği, fakat İzmir’i değil kendi makamını düşünenleri daha önce de yazdım.

Başkanı yalnızlaştıranlar…

Yanlış bilgilerle yönlendirenler…

Kendi hesaplaşmalarını belediye yönetimi hâline getirenler…

İzmir’i bilmeden İzmir adına ahkâm kesenler…

İşte asıl tehlike bunlardır.

Cemil Tugay AK Parti’ye geçerse parti yönetimi yalnızca başkana rozet takmamalı; onun etrafındaki kadroyu da dikkatle incelemelidir. Aksi hâlde yalnızca rozet değişir, İzmir’in derdi değişmez.

Belki yeni bir siyasi tercih Cemil Bey’in o sarmaşıkları budamasına vesile olur.

Belki de olmaz…

Onu da izler, yazarız.

Ben kendi payıma AK Parti’den görmediğim dışlamayı, baskıyı ve susturma çabasını kendisini demokrat ilan edenlerden gördüm. Bu benim yaşadığım gerçektir. Kimsenin hoşuna gitmesi gerekmiyor.

Şimdi herkes birbirine “hain” demeden önce aynaya baksın.

AK Parti, İzmir’e neden hâlâ güven veremediğini düşünsün.

CHP ve Yeni Parti, İzmir’i neden kaybetmeye başladığını düşünsün.

Belediye başkanları kendilerini seçen insanlara hesap versin.

İzmir medyası da fotoğraf albümlerini bırakıp perde arkasında neler döndüğünü araştırsın.

Çünkü İzmir hâlâ her şeyi görüyor.

Hâlâ herkesi not ediyor.

İzmir kendisini terk edenleri belki affeder…

Ama kendisini “keklik” sanıp kandıranları, hafızasını silenleri ve ruhunu anlamayanları asla affetmez!


NOT: Gelecek yazıda 

İzmir’in “kopyala-yapıştırıcı” sözde basını ile olası “rozet değişimlerini” yazacağım.

Bazı “eski” ama “sahte” dostlar kırılacaklar…

Umurumda değil!

Zira onların sahte dostlukları ömrümden iki yıl yedi. Bir fincan kahvenin bile hatırını yok sayanları ben de artık yok sayıyorum.


Nadir Sergi’ye Dair Cevapsız Sorular

  İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Milli Kütüphane iş birliğinde hazırlanan “Belgesel Mirasın İzinde: İzmir’in Nadir Eserleri” sergis...