İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Milli Kütüphane iş birliğinde hazırlanan “Belgesel Mirasın İzinde: İzmir’in Nadir Eserleri” sergisi 18 Eylül’de Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde açıldı ve 15 Kasım’a kadar sürecek.
Belediyenin resmî açıklamasına göre sergide İzmir Milli
Kütüphane koleksiyonundan seçilen “61 nadir eser” bulunuyor:
26 el yazması, 2 taş baskı ve 33 matbu kitap. Genel
koordinasyonu İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Av. Ulvi Puğ ile APİKAM
yöneticisi Dr. Serhan Kemal Saygı, danışmanlığı ise İzmir Kâtip Çelebi
Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Akkaya
üstlenmiş. Serginin yaklaşık beş aylık bir çalışmayla hazırlandığı da yine
Büyükşehir Belediyesi tarafından açıklandı.
Seçkide neler yok ki?
Enverî’nin 1464-1465 yıllarında kaleme aldığı “Düstûrnâme-i
Enverî…
1531 yılında Latince basılmış Aristoteles’in toplu eserleri…
İbrahim Müteferrika baskıları…
Kâtip Çelebi’nin “Cihannüma”sı…
Hasan Âşıkî’nin kaleminden çıkmış nadide bir Kur’an-ı Kerim…
Yüzyılları yaşamış ve aşmış kitaplar.
Yangınları, savaşları, katliamları, ihanetleri, göçleri,
imparatorlukları, rejimleri, kuşakları atlatmışlar.
İnsan bunlara bakarken ister istemez düşünüyor:
“Bunca asır yaşamış bu eserler bizim elimizde nasıl
yaşatılıyor?”
Çünkü bir eserin altına “nadir” yazmak kolaydır. Asıl mesele onu “nadir eser” gibi korumaktır.
Nadirlik yalnız kıymet değil, sorumluluktur!
Nadir kitabı sıradan kütüphane materyalinden ayıran yalnızca
yaşı veya maddi değeri değildir. Fiziksel varlığının kendisi tarihî belgedir.
Cildi… Kâğıdı… Mürekkebi…
Eski sahibinin notu…
Bir mühür…
Ciltçinin işareti… Bir
sayfanın kenarındaki küçücük kayıt bile bazen araştırmacı için metnin kendisi
kadar önemlidir.
Bu nedenle çağdaş konservasyon anlayışının esaslarından biri
“önleyici korumadır”.
Library of Congress bunu açıkça belirtiyor: Kitapların
ömrünü uzatmanın en etkili ve ekonomik yolları doğru depolama, uygun çevre
şartları ve doğru kullanımdır. Kurum, çoğu kitap için serin ve istikrarlı bir
ortamı; yaklaşık %30-55 bağıl nem aralığını, yoğun ve doğrudan ışığın mümkün
olduğunca azaltılmasını ve kırılgan materyalin uygun muhafazalarla
desteklenmesini tavsiye ediyor.
NEDCC de yanlış depolama ve özensiz kullanımın
koleksiyonların ömrünü doğrudan kısalttığını; özel koleksiyonlarda uygun
kutuların, desteklerin ve kontrollü kullanımın temel koruma tedbirleri olduğunu
söylüyor.
Yani “nadir eser sergisi” hazırlamak, yalnızca güzel bir
camekân ve iyi bir ışık tasarımı işi değildir.
Aynı zamanda “konservasyon işidir.”
Ve işte benim sorularım tam burada başlıyor.
O bembeyaz barkodlar neden asırlık kitapların üzerinde?
Sergide fotoğraflanan bazı eski eserlerin kapaklarında büyük, beyaz “barkod etiketleri” doğrudan tarihî yüzeye yapıştırılmış görünüyor.
Bu bir estetik tartışması değildir.
Konservasyon tartışmasıdır.
Dünyanın bu alandaki önemli kurumlarından Northeast Document
Conservation Center – NEDCC, nadir ve özel koleksiyon materyallerine etiket
yapıştırılmasını açık biçimde önermiyor.
Nedeni de gayet anlaşılır: Yapıştırıcı zaman içinde
bağlayıcı malzemeye zarar verebilir; etiketin gelecekte çıkarılması sırasında
özgün yüzey de zarar görebilir.
Peki barkod şartsa?
NEDCC’nin önerisi, barkod veya RFID etiketinin
“eserin kendisine değil; ayrı bir kâğıt işaretleyiciye, koruma kutusuna veya
polyester film cekete” uygulanmasıdır.
Hatta NEDCC daha genel bir ilke de koyuyor: Tarihî koleksiyonların dış yüzeyine basınca
duyarlı bantla tutturulan etiketlerden kaçınılmalı; içeride yapılması zorunlu
işaretlemeler mümkün olduğunca “kurşun kalemle” yapılmalıdır.
Şimdi İzmir’e dönelim.
Önce sorayım her iki kurumda sergi için ekipler oluşturulmuş. Peki bu ekiplerde "kütüphanecilik bilimi" ile donanmış var mı? Prof. Mehmet Ali Akkaya nasıl bir "destek" verdi?
Ve sergideki eserler “nadir eser” ise sorarım:
O barkodları kim yapıştırdı?
Ne zaman? Eserlere “nadir eser statüsü” verilmeden önce mi,
sonra mı?
Kullanılan yapıştırıcının yaşlanma özellikleri biliniyor mu?
Konservatör görüşü alınmış mı?
Etiket ileride kaldırıldığında özgün cilt yüzeyinin zarar
görmeyeceği nasıl değerlendirildi?
Ve daha temel sorum:
Dünyada barkodun kutuya, muhafazaya veya bağımsız
işaretleyiciye yerleştirilmesi mümkünken neden doğrudan tarihî sayfaya
yapıştırılmış?
Çünkü barkod “idarenin ihtiyacıdır. Sayfa, kapak ise “tarihin
kendisi”.
İdari kolaylık, kültür varlığının fiziksel bütünlüğünden
önemli olamaz.
Selobant mı? Konservasyon malzemesi mi?
Bir başka yazma eserin sayfasında geometrik çizimin üzerinden geçen şeffaf bir şerit görülüyor.
Fotoğrafa baktım. Bir daha baktım. Ama burada gazeteciliğin gerektirdiği çizgiyi koruyorum.
“Kesin selobanttır”
demiyorum.
Profesyonel bir konservasyon materyali olabilir. Geçmiş
dönemden kalmış bir müdahale olabilir. Eser kütüphaneye geldiğinde zaten
üzerinde bulunuyor olabilir. Ama tam da bu nedenle soruyorum:
O şeffaf malzeme nedir?
Çünkü sıradan kendinden yapışkanlı bir bant ise konu ciddi.
Library of Congress, koleksiyon değeri olan
kitaplarda kendinden yapışkanlı bant kullanılmamasını tavsiye ediyor. Üstelik
üzerinde “archival” yazan bantların dahi koleksiyon materyalinde kullanılmaması
gerektiğini belirtiyor; çünkü yapışkan bantların zaman içinde önemli hasar
oluşturabileceğini söylüyor.
Dolayısıyla kurumun yapması gereken çok basit: Açıklamak.
Büyük mavi damgalar ne zaman vuruldu?
Fotoğraflanan eserlerden bir diğerinde sayfalar üzerinde
büyük mavi kütüphane mühürleri görülüyor.
Burada da işi kolaylaştırıp “her damga yanlıştır” demeyeceğim. Çünkü
tarihî mühür bazen bizzat eserin tarihidir.
Eski vakıf mührü, temellük kaydı veya önceki bir kütüphaneye
ait işaret, eserin “provenansının”, yani mülkiyet ve dolaşım geçmişinin parçası
olabilir.
Öyle bir mührü silmek koruma değil, tarih kaybı olur.
Benim sorum başka:
Bu damgalar kaç yılında vuruldu?
Tarihî mi? Yoksa modern dönemde yapılan kütüphane işlemi mi?
Eğer sonradan uygulanmışsa hangi mürekkep kullanıldı? Malzemenin kâğıt
üzerindeki uzun dönem etkisi değerlendirildi mi?
Niçin bu büyüklükte? Niçin sayfanın üzerinde?
Bunlar cevapsız bırakılmaması gereken sorular. Çünkü özel
koleksiyon yönetiminin temel prensibi, gerekli idari işareti mümkün olan “en az
fiziksel müdahaleyle” gerçekleştirmektir.
Ciltlerin hali de soru soruyor?
Sergide bazı kitapların ciltlerinde belirgin hasarlar
görülüyor.
Aşınmış köşeler… Parçalanmış sırtlar… Yüzey kayıpları… Deformasyonlar…
Burada da hakkaniyet şart.
Bir eserin bugün kötü durumda olması, hasarın bugünkü Milli
Kütüphane yönetimi tarafından oluşturulduğu anlamına gelmez. Eser yüz yıl önce
de bu halde olabilir.
Kütüphaneye hasarlı gelmiş olabilir. Rutubet görmüş
olabilir. Geçmişte kötü bir restorasyona uğramış olabilir.
İşte tam bunun için “kondisyon raporu” diye bir şey vardır.
Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, kendi
kütüphanelerindeki eserlerin fiziksel durumunu belirlemek amacıyla sistematik
hasar tespit çalışmaları yapıyor.
Bakın hangi kriterler kayıt altına alınıyor:
Cilt durumu, mürekkep korozyonu, mikroorganizma, yapışıklık,
kâğıt kırılganlığı, boya dökülmesi, böcek yeniği ve cetvel kırığı.
Bunlar derecelendiriliyor ve sonucuna göre eserin “konservasyon
önceliği” belirleniyor.
Demek ki doğru soru: “Bu kitabın cildi niye kötü?” değildir
yalnızca. Doğru soru şudur:
“Bu cildin kötü olduğu kayıt altında mı ve onun için ne yapılıyor?
O halde İzmir Milli Kütüphane’ye soralım:
61 eserin her biri için sergi öncesi kondisyon raporu
düzenlendi mi?
Hangileri stabil?
Hangileri aktif bozulma gösteriyor?
Kaçı konservasyon bekliyor?
Cilt kayıpları belgelenmiş mi?
Sergiden sonra eserler tekrar kontrol edilecek mi?
Fotoğraflı öncesi-sonrası kayıt tutuluyor mu?
Cevapları varsa öğrenmek isteriz.
Bu serginin konservasyon sorumlusu kim?
Beş aylık hazırlık sürecinde fiziksel koruma kararlarını
hangi uzman veya uzmanlar verdi?
Çünkü bir serginin katalog danışmanı olmak başka şeydir. “Konservasyon
sorumluluğu” başka şey.
Asıl mesele: İzmir Milli Kütüphane’nin “Kapalı Kutu”
olması?
İzmir Milli Kütüphane elbette bu kentin tarihsel
anıtlarından biridir. Büyükşehir Belediyesi’nin sergi açıklamasına göre kurum
bugün yaklaşık iki milyon kitap, dört bine yakın süreli yayın ve 3 bin 500
cilde yaklaşan el yazması barındırıyor. Vakıf Başkanı Ulvi Puğ da serginin
açılışında bu kitapların “bütün İzmir’in, bütün Türkiye’nin” olduğunu
söylüyor.
Ben de tam bunu söylüyorum.
“Bizimse” soracağız.
Bu kadar önemli bir koleksiyonun yönetimi yalnız yöneticiler
arasında kalan bir mesele olamaz. İzmir Milli Kütüphane’nin yıllardır kamuoyu
açısından fazlasıyla içe dönük ve kapalı bir yapı görüntüsü verdiğini
düşünüyorum.
Şimdi bu sergi kitapları görünür hale getirdi.
İyi de oldu.
Fakat kitaplar görünür hale gelince başka şeyler de görünür
oldu.
Etiketler…
Damgalar…
Ciltler…
Kayıt yöntemleri…
Koruma anlayışı…
Ve bu kez ben vitrindeki kitaptan depodaki kitaba geçmek
istiyorum.
Pandora’nın kutusundaki ilk kelime: ENVANTER
Nadir eserlerin toplam sayısı nedir?
Tam ve güncel dijital envanteri var mıdır?
Elektronik katalogdaki kayıt ile raftaki fiziksel eser
birebir uyuşuyor mu?
Son “tam fizikî sayım” hangi tarihte yapılmıştır?
Eski katalog fişleriyle dijital kayıtlar karşılaştırılmış
mıdır?
Eser hareket kayıtları tutuluyor mu?
Restorasyona, sergiye veya araştırmaya çıkan eserler nasıl
izleniyor?
Her eserin provenans bilgisi kayıtlı mı?
Kayıt dışı veya yerinde bulunamayan eser olup olmadığı son
sayımda kontrol edildi mi?
Ve bütün bunları en son “kim denetledi?”
Bakın, bunlar suçlama değil.
Kültür varlığı yöneten her ciddi kuruma sorulabilecek en
doğal sorular.
Kamuya ait kültürel mirasta güven:
“Bize güvenin” denilerek kurulmaz. “Envanterle
kurulur.”
Belgeyle kurulur. Tutanakla kurulur. Kondisyon raporuyla
kurulur.
Ve gerektiğinde bağımsız denetimle kurulur.
Sayın Ulvi Puğ ile görüşmek için birkaç kez talepte
bulundum. Kendisi olumlu yaklaştı fakat bugüne kadar görüşme gerçekleşmedi.
Olabilir.
Fakat sorular ortadan kalkmıyor.
Sayın Puğ; Nadir eser
koleksiyonunun en son tam fizikî sayımı ne zaman yapıldı?
Kaç nadir eserin güncel kondisyon raporu var? Kaç eser acil
konservasyon bekliyor?
Kapakların üzerinde gördüğümüz barkodlar hangi tarihte
uygulandı? Bu işlem kurumun standart prosedürü müdür? Sayfalardaki büyük
damgalar hangi dönemden kalmadır? Eserlerin depolandığı alanlarda sıcaklık ve
bağıl nem sürekli izleniyor mu? Sergiye çıkan 61 eserin her biri konservatör
kontrolünden geçti mi?
Ve bütün koleksiyon en son ne zaman bağımsız bir uzman
heyetince incelendi?
Bu kitapların bütün İzmir’in ve bütün Türkiye’nin
olduğunu siz söylüyorsunuz.
Öyleyse bu soruların cevaplarının da bütün İzmir’e ve
Türkiye’ye açık olması gerekir.
Bağımsız denetim neden olmasın?
Ben artık şunu savunuyorum:
İzmir Milli Kütüphane’nin nadir eser koleksiyonu “çıkar
çatışması bulunmayan, alanında uzman, disiplinler arası bağımsız bir heyet”
tarafından incelensin.
İçinde; kütüphaneciler, yazma eser uzmanları, kâğıt
konservatörleri, cilt konservatörleri, arşivciler, gerektiğinde malzeme
bilimciler ve kimyagerler bulunsun. Katalog ile fizikî varlık karşılaştırılsın.
Kondisyon taraması yapılsın. Eski ve yeni müdahaleler kaydedilsin. Barkodlar
incelensin. Damgaların tarihçesi belirlensin. Depolama ve sergileme şartları
ölçülsün. Konservasyon öncelik listesi
oluşturulsun.
Sonuç da kamuoyuyla paylaşılsın.
Bunlar mevcutta yapılamıyorsa, Kültür Bakanlığı devreye
girmeli. İzmir Milli Kütüphane, bir şahsın ya da bir “muhteremler grubunun”
veya bir siyasi anlayışın çiftliği değildir!
Hem bundan neden rahatsız olunsun?
Her şey mükemmelse kurum güç kazanır.
Sorun varsa eser kazanır.
Çünkü korumanın amacı yönetici savunmak değildir. Eser
korumaktır.
O halde bizim İzmir’de sormamız neden ayıp olsun?
Çünkü bu eserler bizim malımız değil.
Biz yalnızca onların “geçici bekçileriyiz.”






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder