Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Eylül 2026 Pazar

Nadir Sergi’ye Dair Cevapsız Sorular

 


İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Milli Kütüphane iş birliğinde hazırlanan “Belgesel Mirasın İzinde: İzmir’in Nadir Eserleri” sergisi 18 Eylül’de Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde açıldı ve 15 Kasım’a kadar sürecek.

Belediyenin resmî açıklamasına göre sergide İzmir Milli Kütüphane koleksiyonundan seçilen “61 nadir eser” bulunuyor:

26 el yazması, 2 taş baskı ve 33 matbu kitap. Genel koordinasyonu İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Av. Ulvi Puğ ile APİKAM yöneticisi Dr. Serhan Kemal Saygı, danışmanlığı ise İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Akkaya üstlenmiş. Serginin yaklaşık beş aylık bir çalışmayla hazırlandığı da yine Büyükşehir Belediyesi tarafından açıklandı.

Seçkide neler yok ki?

Enverî’nin 1464-1465 yıllarında kaleme aldığı “Düstûrnâme-i Enverî…

1531 yılında Latince basılmış Aristoteles’in toplu eserleri…

İbrahim Müteferrika baskıları…

Kâtip Çelebi’nin “Cihannüma”sı…

Hasan Âşıkî’nin kaleminden çıkmış nadide bir Kur’an-ı Kerim…

Yüzyılları yaşamış ve aşmış kitaplar.

Yangınları, savaşları, katliamları, ihanetleri, göçleri, imparatorlukları, rejimleri, kuşakları atlatmışlar.

İnsan bunlara bakarken ister istemez düşünüyor:

“Bunca asır yaşamış bu eserler bizim elimizde nasıl yaşatılıyor?”

Çünkü bir eserin altına “nadir” yazmak kolaydır.  Asıl mesele onu “nadir eser” gibi korumaktır.

Nadirlik yalnız kıymet değil, sorumluluktur!

Nadir kitabı sıradan kütüphane materyalinden ayıran yalnızca yaşı veya maddi değeri değildir. Fiziksel varlığının kendisi tarihî belgedir.

Cildi… Kâğıdı…  Mürekkebi…

Eski sahibinin notu…

Bir mühür…

Ciltçinin işareti…  Bir sayfanın kenarındaki küçücük kayıt bile bazen araştırmacı için metnin kendisi kadar önemlidir.

Bu nedenle çağdaş konservasyon anlayışının esaslarından biri “önleyici korumadır”.

Library of Congress bunu açıkça belirtiyor: Kitapların ömrünü uzatmanın en etkili ve ekonomik yolları doğru depolama, uygun çevre şartları ve doğru kullanımdır. Kurum, çoğu kitap için serin ve istikrarlı bir ortamı; yaklaşık %30-55 bağıl nem aralığını, yoğun ve doğrudan ışığın mümkün olduğunca azaltılmasını ve kırılgan materyalin uygun muhafazalarla desteklenmesini tavsiye ediyor.

NEDCC de yanlış depolama ve özensiz kullanımın koleksiyonların ömrünü doğrudan kısalttığını; özel koleksiyonlarda uygun kutuların, desteklerin ve kontrollü kullanımın temel koruma tedbirleri olduğunu söylüyor.

Yani “nadir eser sergisi” hazırlamak, yalnızca güzel bir camekân ve iyi bir ışık tasarımı işi değildir.

Aynı zamanda “konservasyon işidir.”

Ve işte benim sorularım tam burada başlıyor.

O bembeyaz barkodlar neden asırlık kitapların üzerinde?

Sergide fotoğraflanan bazı eski eserlerin kapaklarında büyük, beyaz “barkod etiketleri” doğrudan tarihî yüzeye yapıştırılmış görünüyor.

Bu bir estetik tartışması değildir. 

Konservasyon tartışmasıdır. 

Dünyanın bu alandaki önemli kurumlarından Northeast Document Conservation Center – NEDCC, nadir ve özel koleksiyon materyallerine etiket yapıştırılmasını açık biçimde önermiyor.

Nedeni de gayet anlaşılır: Yapıştırıcı zaman içinde bağlayıcı malzemeye zarar verebilir; etiketin gelecekte çıkarılması sırasında özgün yüzey de zarar görebilir.

Peki barkod şartsa?

NEDCC’nin önerisi, barkod veya RFID etiketinin “eserin kendisine değil; ayrı bir kâğıt işaretleyiciye, koruma kutusuna veya polyester film cekete” uygulanmasıdır.

Hatta NEDCC daha genel bir ilke de koyuyor:  Tarihî koleksiyonların dış yüzeyine basınca duyarlı bantla tutturulan etiketlerden kaçınılmalı; içeride yapılması zorunlu işaretlemeler mümkün olduğunca “kurşun kalemle” yapılmalıdır.

Şimdi İzmir’e dönelim.

Önce sorayım her iki kurumda sergi için ekipler oluşturulmuş. Peki bu ekiplerde "kütüphanecilik bilimi" ile donanmış var mı? Prof. Mehmet Ali Akkaya nasıl bir "destek" verdi? 

Ve sergideki eserler “nadir eser” ise sorarım:

O barkodları kim yapıştırdı?

Ne zaman? Eserlere “nadir eser statüsü” verilmeden önce mi, sonra mı?

Kullanılan yapıştırıcının yaşlanma özellikleri biliniyor mu? Konservatör görüşü alınmış mı?

Etiket ileride kaldırıldığında özgün cilt yüzeyinin zarar görmeyeceği nasıl değerlendirildi?

Ve daha temel sorum:

Dünyada barkodun kutuya, muhafazaya veya bağımsız işaretleyiciye yerleştirilmesi mümkünken neden doğrudan tarihî sayfaya yapıştırılmış?

Çünkü barkod “idarenin ihtiyacıdır. Sayfa, kapak ise “tarihin kendisi”.

İdari kolaylık, kültür varlığının fiziksel bütünlüğünden önemli olamaz.

Selobant mı? Konservasyon malzemesi mi?

Bir başka yazma eserin sayfasında geometrik çizimin üzerinden geçen şeffaf bir şerit görülüyor.

Fotoğrafa baktım. Bir daha baktım. Ama burada gazeteciliğin gerektirdiği çizgiyi koruyorum.

 “Kesin selobanttır” demiyorum.

Profesyonel bir konservasyon materyali olabilir. Geçmiş dönemden kalmış bir müdahale olabilir. Eser kütüphaneye geldiğinde zaten üzerinde bulunuyor olabilir. Ama tam da bu nedenle soruyorum:

O şeffaf malzeme nedir?

Çünkü sıradan kendinden yapışkanlı bir bant ise konu ciddi.

Library of Congress, koleksiyon değeri olan kitaplarda kendinden yapışkanlı bant kullanılmamasını tavsiye ediyor. Üstelik üzerinde “archival” yazan bantların dahi koleksiyon materyalinde kullanılmaması gerektiğini belirtiyor; çünkü yapışkan bantların zaman içinde önemli hasar oluşturabileceğini söylüyor.  

Dolayısıyla kurumun yapması gereken çok basit: Açıklamak.

Büyük mavi damgalar ne zaman vuruldu?

Fotoğraflanan eserlerden bir diğerinde sayfalar üzerinde büyük mavi kütüphane mühürleri görülüyor.  Burada da işi kolaylaştırıp “her damga yanlıştır” demeyeceğim. Çünkü tarihî mühür bazen bizzat eserin tarihidir.

Eski vakıf mührü, temellük kaydı veya önceki bir kütüphaneye ait işaret, eserin “provenansının”, yani mülkiyet ve dolaşım geçmişinin parçası olabilir.

Öyle bir mührü silmek koruma değil, tarih kaybı olur.

Benim sorum başka:

Bu damgalar kaç yılında vuruldu?

Tarihî mi? Yoksa modern dönemde yapılan kütüphane işlemi mi? Eğer sonradan uygulanmışsa hangi mürekkep kullanıldı? Malzemenin kâğıt üzerindeki uzun dönem etkisi değerlendirildi mi?

Niçin bu büyüklükte? Niçin sayfanın üzerinde?

Bunlar cevapsız bırakılmaması gereken sorular. Çünkü özel koleksiyon yönetiminin temel prensibi, gerekli idari işareti mümkün olan “en az fiziksel müdahaleyle” gerçekleştirmektir.

Ciltlerin hali de soru soruyor?

Sergide bazı kitapların ciltlerinde belirgin hasarlar görülüyor.

Aşınmış köşeler… Parçalanmış sırtlar… Yüzey kayıpları… Deformasyonlar…

Burada da hakkaniyet şart.

Bir eserin bugün kötü durumda olması, hasarın bugünkü Milli Kütüphane yönetimi tarafından oluşturulduğu anlamına gelmez. Eser yüz yıl önce de bu halde olabilir.

Kütüphaneye hasarlı gelmiş olabilir. Rutubet görmüş olabilir. Geçmişte kötü bir restorasyona uğramış olabilir.

İşte tam bunun için “kondisyon raporu” diye bir şey vardır.

Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, kendi kütüphanelerindeki eserlerin fiziksel durumunu belirlemek amacıyla sistematik hasar tespit çalışmaları yapıyor.

Bakın hangi kriterler kayıt altına alınıyor:

Cilt durumu, mürekkep korozyonu, mikroorganizma, yapışıklık, kâğıt kırılganlığı, boya dökülmesi, böcek yeniği ve cetvel kırığı.

Bunlar derecelendiriliyor ve sonucuna göre eserin “konservasyon önceliği” belirleniyor.

Demek ki doğru soru: “Bu kitabın cildi niye kötü?” değildir yalnızca. Doğru soru şudur:

“Bu cildin kötü olduğu kayıt altında mı ve onun için ne yapılıyor?

O halde İzmir Milli Kütüphane’ye soralım:

61 eserin her biri için sergi öncesi kondisyon raporu düzenlendi mi?

Hangileri stabil?

Hangileri aktif bozulma gösteriyor?

Kaçı konservasyon bekliyor?

Cilt kayıpları belgelenmiş mi?

Sergiden sonra eserler tekrar kontrol edilecek mi?

Fotoğraflı öncesi-sonrası kayıt tutuluyor mu?

Cevapları varsa öğrenmek isteriz.

Bu serginin konservasyon sorumlusu kim?

Beş aylık hazırlık sürecinde fiziksel koruma kararlarını hangi uzman veya uzmanlar verdi?

Çünkü bir serginin katalog danışmanı olmak başka şeydir. “Konservasyon sorumluluğu” başka şey.

Asıl mesele: İzmir Milli Kütüphane’nin “Kapalı Kutu” olması?

İzmir Milli Kütüphane elbette bu kentin tarihsel anıtlarından biridir. Büyükşehir Belediyesi’nin sergi açıklamasına göre kurum bugün yaklaşık iki milyon kitap, dört bine yakın süreli yayın ve 3 bin 500 cilde yaklaşan el yazması barındırıyor. Vakıf Başkanı Ulvi Puğ da serginin açılışında bu kitapların “bütün İzmir’in, bütün Türkiye’nin” olduğunu söylüyor.

Ben de tam bunu söylüyorum.

“Bizimse” soracağız.

Bu kadar önemli bir koleksiyonun yönetimi yalnız yöneticiler arasında kalan bir mesele olamaz. İzmir Milli Kütüphane’nin yıllardır kamuoyu açısından fazlasıyla içe dönük ve kapalı bir yapı görüntüsü verdiğini düşünüyorum.

Şimdi bu sergi kitapları görünür hale getirdi.

İyi de oldu.

Fakat kitaplar görünür hale gelince başka şeyler de görünür oldu.

Etiketler…

Damgalar…

Ciltler…

Kayıt yöntemleri…

Koruma anlayışı…

Ve bu kez ben vitrindeki kitaptan depodaki kitaba geçmek istiyorum.

Pandora’nın kutusundaki ilk kelime: ENVANTER

Nadir eserlerin toplam sayısı nedir?

Tam ve güncel dijital envanteri var mıdır?

Elektronik katalogdaki kayıt ile raftaki fiziksel eser birebir uyuşuyor mu?

Son “tam fizikî sayım” hangi tarihte yapılmıştır?

Eski katalog fişleriyle dijital kayıtlar karşılaştırılmış mıdır?

Eser hareket kayıtları tutuluyor mu?

Restorasyona, sergiye veya araştırmaya çıkan eserler nasıl izleniyor?

Her eserin provenans bilgisi kayıtlı mı?

Kayıt dışı veya yerinde bulunamayan eser olup olmadığı son sayımda kontrol edildi mi?

Ve bütün bunları en son “kim denetledi?”

Bakın, bunlar suçlama değil.

Kültür varlığı yöneten her ciddi kuruma sorulabilecek en doğal sorular.

Kamuya ait kültürel mirasta güven:

“Bize güvenin” denilerek kurulmaz. “Envanterle kurulur.”

Belgeyle kurulur. Tutanakla kurulur. Kondisyon raporuyla kurulur.

Ve gerektiğinde bağımsız denetimle kurulur.

Sayın Ulvi Puğ ile görüşmek için birkaç kez talepte bulundum. Kendisi olumlu yaklaştı fakat bugüne kadar görüşme gerçekleşmedi.

Olabilir.

Fakat sorular ortadan kalkmıyor.

Sayın Puğ;  Nadir eser koleksiyonunun en son tam fizikî sayımı ne zaman yapıldı?

Kaç nadir eserin güncel kondisyon raporu var? Kaç eser acil konservasyon bekliyor?

Kapakların üzerinde gördüğümüz barkodlar hangi tarihte uygulandı? Bu işlem kurumun standart prosedürü müdür? Sayfalardaki büyük damgalar hangi dönemden kalmadır? Eserlerin depolandığı alanlarda sıcaklık ve bağıl nem sürekli izleniyor mu? Sergiye çıkan 61 eserin her biri konservatör kontrolünden geçti mi? 

Ve bütün koleksiyon en son ne zaman bağımsız bir uzman heyetince incelendi?

Bu kitapların bütün İzmir’in ve bütün Türkiye’nin olduğunu siz söylüyorsunuz.

Öyleyse bu soruların cevaplarının da bütün İzmir’e ve Türkiye’ye açık olması gerekir.

Bağımsız denetim neden olmasın? 

Ben artık şunu savunuyorum:

İzmir Milli Kütüphane’nin nadir eser koleksiyonu “çıkar çatışması bulunmayan, alanında uzman, disiplinler arası bağımsız bir heyet” tarafından incelensin.

İçinde; kütüphaneciler, yazma eser uzmanları, kâğıt konservatörleri, cilt konservatörleri, arşivciler, gerektiğinde malzeme bilimciler ve kimyagerler bulunsun. Katalog ile fizikî varlık karşılaştırılsın. Kondisyon taraması yapılsın. Eski ve yeni müdahaleler kaydedilsin. Barkodlar incelensin. Damgaların tarihçesi belirlensin. Depolama ve sergileme şartları ölçülsün.  Konservasyon öncelik listesi oluşturulsun.

Sonuç da kamuoyuyla paylaşılsın.

Bunlar mevcutta yapılamıyorsa, Kültür Bakanlığı devreye girmeli. İzmir Milli Kütüphane, bir şahsın ya da bir “muhteremler grubunun” veya bir siyasi anlayışın çiftliği değildir!

Hem bundan neden rahatsız olunsun?

Her şey mükemmelse kurum güç kazanır.

Sorun varsa eser kazanır.

Çünkü korumanın amacı yönetici savunmak değildir. Eser korumaktır.

O halde bizim İzmir’de sormamız neden ayıp olsun?

Çünkü bu eserler bizim malımız değil.

Biz yalnızca onların “geçici bekçileriyiz.”



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Nadir Sergi’ye Dair Cevapsız Sorular

  İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Milli Kütüphane iş birliğinde hazırlanan “Belgesel Mirasın İzinde: İzmir’in Nadir Eserleri” sergis...