Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

30 Ağustos 2026 Pazar

1922'DE KOVDUK, 2026'DA İŞBİRLİKÇİLERİ ARAMIZDA!

 


30 AĞUSTOS 2026

1922'DE KOVDUK,
2026'DA İŞBİRLİKÇİLERİ ARAMIZDA!

Kovulan Emperyalizm’in 1945 Sonrası Açtığı Yarım Kalan Hesap

Hasan Tahsin Kocabaş / İzmir, 30 Ağustos 2026


Bugün 30 Ağustos…

Bir milletin yalnızca düşman ordularını değil, o orduların arkasındaki emperyalist hesabı da Anadolu’dan söküp attığı gün. Dumlupınar’dan İzmir’e uzanan o büyük yürüyüş; sadece süngünün, topun, tüfeğin zaferi değildi. Bir milletin ‘Ben varım!’ diye ayağa kalkmasıydı.


Ama insan bugün pazara çıkınca ister istemez soruyor:

1922’de emperyalist orduları kovduk da, 2026’da onların ekonomik düzenine kapı açan işbirlikçi zihniyeti neden hâlâ aramızda taşıyoruz?

Sakın ‘işbirlikçi’ sözünü yalnızca yabancı elçilik kapısında talimat bekleyen karikatür tipler için kullandığımı sanmayın. Benim sözünü ettiğim; üreticiyi toprağından soğutan, tarlayı betonla boğan, tohumu, gübreyi, ilacı ve mazotu dövize bağlayan; sonra da ithalat kapısını açıp bunu başarı diye pazarlayan zihniyettir. Adı değişir. Makamı değişir. Partisi değişir. Ama sonucu değişmez: Üreten millet, satın alan millete dönüşür. Ve ne yazık ki 2026 ve dönüştük!

Osmanlı'nın sonundaki acı ders

Osmanlı’nın son dönemini yalnız savaş yenilgileriyle anlatmak eksik tarih olur. Devlet, 1854’te dış borçlanmaya başladı; borç aldıkça güçsüzleşti, güçsüzleştikçe yeni imtiyazlar verdi. 1875’te mali iflas ilan edildi. 1881’de Düyun-u Umumiye kuruldu. Tuzdan tütüne, damga vergisinden balık resmine kadar kimi devlet gelirleri yabancı alacaklıların denetimine bırakıldı. Yani borç yalnız kasaya girmedi; egemenliğin odalarına da girdi.


Osmanlı'ya Diz Çöktüren Düyun-u Umumiye Merkezi

İşte Cumhuriyet’i kuran kadro bu yüzden bağımsızlığı yalnız sınır çizgisi olarak görmedi. Büyük Taarruz’un üzerinden henüz altı ay bile geçmeden, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplandı. Çünkü Mustafa Kemal Paşa biliyordu: Siyasi ve askerî zaferler ekonomik zaferlerle tamamlanmazsa kalıcı olamaz.

Zafer, yalnız düşmanı denize dökmek değildir. Zafer; ekmeğini, ilacını, enerjini, teknolojini ve geleceğini başkasının insafına bırakmamaktır.



1945: Ordular değil, nüfuz düzeni

Benim tarih okumamda 1945 bir kırılmadır. Kovduğumuz emperyalist güçlerin orduları yeniden Anadolu’ya çıkmadı; fakat savaş sonrasının yeni dünya düzeniyle birlikte nüfuzları yeniden içeri girmeye başladı. Bu kez üniformanın önünde süngü değil, yardım anlaşması; topun yanında kredi, işgal karargâhının yerinde askerî ve ekonomik ittifak masaları vardı.

Elbette tarihi tek cümleye sıkıştırmayalım. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve doğu sınırı üzerindeki talepleri Ankara’da gerçek bir güvenlik kaygısı yarattı. Türkiye bu baskı altında Batı Bloğuna yöneldi; 1947 Truman Doktrini’yle Amerikan askerî ve ekonomik yardım düzenine girdi, Marshall Planı’ndan yararlandı ve 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye oldu. Bunların her biri dönemin şartları içinde alınmış devlet kararlarıydı; hiçbiri hukuken ‘işgal’ değildi.

Ama bir kararın işgal olmaması, bağımlılık üretmeyeceği anlamına gelmez. Mesele ittifak kurmak değil; ittifakta kendi aklını, kendi planını ve kendi üretim gücünü koruyabilmektir. Yardımın yön verdiği tarım, dış kredinin biçimlendirdiği sanayi, başka başkentlerin güvenlik önceliklerine göre kurulan siyaset zamanla millî seçeneği daraltıyorsa, orada bağımsızlık tartışması başlar.



1945’ten sonra kapıdan giren şey yabancı asker değildi; yabancı önceliklerin yerli kararları biçimlendirme kudretiydi.

12 Eylül: 24 Ocak'ın süngülü bekçisi

Asıl düğmeye 12 Eylül 1980’de yeniden basıldı. Darbe yalnız Meclis’i, partileri ve sendikaları susturmadı; 24 Ocak ekonomik kararlarının toplumsal itirazdan arındırılmış bir ortamda uygulanmasının da yolunu açtı. Türk lirası sert biçimde devalüe edildi; destekler sınırlandı, dış ticaret serbestleştirildi, yabancı sermaye ve kâr transferleri kolaylaştırıldı, ücretler baskılandı. Kararların mimarı Turgut Özal, darbe yönetiminde ekonomi yönetiminin başında tutuldu.

1984’de tamamen “dış prodüksiyonla” başlatılan “PKK Terörü” ve 12 Eylül cuntasının “çaktırmadan” desteklemeye başladığı “Fethullahçılar” , Türkiye’yi bir daha ekonomik olarak da “1923 mucizesine” götürmeme garantileriydi.

TBMM’nin 12 Eylül araştırmasında da açıkça kayda geçtiği gibi, sandık kaygısı taşımayan askerî yönetim altında 24 Ocak programını hızla uygulamanın önündeki siyasal engeller kalkmıştı. Darbenin bütün sebeplerini ekonomiye indirgemek tarih olmaz; ama ekonomiyi darbeden ayırmak da gerçeği sakatlar. Siyaset susturuldu, emek örgütleri dağıtıldı, toplum korkutuldu; ardından piyasanın kuralları sermaye lehine yeniden yazıldı. Ve Türkiye o insanlık düşmanı “liberalizm” ile “serbest piyasa bencilliğinin” kucağına düşürüldü!

Ben bu zihniyete ‘emperyalist Düyun-u Umumiye ve kapitülasyon kafası’ diyorum. Bu, yeni bir kurumun resmî adı değil; tarihsel bir benzetmedir. Dün yabancı alacaklılar tütün ve tuz gelirine el koyuyordu. Bugün bütçe, üretim, enerji, tohum, teknoloji ve finans kararları dış krediye, dövize ve ithal girdiye göre şekilleniyorsa aynı teslimiyet ruhu başka elbiseyle karşımızdadır. Kapitülasyon bazen gümrük imtiyazıdır; bazen kendi üreticini koruyamama alışkanlığıdır.

Atatürk'ün cetveliyle ölçersek

Atatürk bağımsızlığın ölçüsünü tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta koymuştu: ‘Tam bağımsızlık’ siyasi, mali, ekonomik, adli, askerî ve kültürel alanların tümünde bağımsızlık demekti. Birindeki eksiklik, ülkenin gerçek anlamda bağımsızlığını yaralardı. ‘Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir’ sözü de kişisel bir gurur cümlesi değil, Cumhuriyet’in devlet ahlakıydı.

İzmir İktisat Kongresi’ndeki uyarısı bugün pazardaki etiket kadar günceldir: ‘Siyasal, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa’ kalıcı olamazlar.

Demek ki 30 Ağustos’u kutlamanın ilk şartı, bağımsızlığı yalnız marşta değil bütçede; yalnız bayrakta değil fabrikada, yalnız sınırda değil tarlada savunmaktır.



Yedi ülke masalı değil, çıplak gerçek

Yıllardır tekrarlanan bir söz var: ‘Türkiye, dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydi.’ Kulağa hoş geliyor ama bu ifadeyi doğrulayan güvenilir, resmî bir ‘yedi ülke’ sınıflaması yok. Gazetecilik hamaset değil, kayda geçme işidir. Bu yüzden efsaneye değil, eldeki rakamlara bakalım.

TÜİK’in 2024-2025 piyasa dönemi verisine göre toplam tahıl yeterlilik oranı yüzde 91,1’e indi. Buğdayın toplam yeterliliği yüzde 104,3 görünse de ekmeklik ve diğer buğdaylarda oran yüzde 92,3. Arpada yüzde 84,6, mısırda yüzde 73,1. Soyada ise yalnızca yüzde 4,2! Yani bazı kalemlerde fazlamız var; kimi kritik kalemlerde ise kapı sonuna kadar dışarıya açık.

Bu ayrım önemlidir. Türkiye tarımda hiçbir şey üretmiyor demek de yanlıştır, her şeyde kendimize yetiyoruz demek de. Gerçek daha serttir: Büyük bir üretim gücümüz var ama o gücün stratejik damarları ithal girdilere ve dış alıma bağlanmıştır.

Üretim hızımız ne söylüyor?

2025’in kesinleşen tablosu ağırdır. Toplam bitkisel üretim 121 milyon tona geriledi; bir yıldaki düşüş yüzde 11,3 oldu. Tahıl üretimi yüzde 12,3 azalarak 34,2 milyon tona indi. Buğday 17 milyon 950 bin tonla yüzde 13,7, arpa 6 milyon tonla yüzde 25,9 geriledi. Meyve üretimindeki düşüş yüzde 31,6’ya ulaştı. Kırmızı et üretimi de 2024’te yüzde 11,7, 2025’te bir kez daha yüzde 10,5 azaldı.

2026 için ilk tahminler daha iyi: Tahılda yüzde 21,7, buğdayda yüzde 26,7, arpada yüzde 50 artış bekleniyor.

İnşallah gerçekleşir.

Ama tahmin, hasat değildir. Üstelik aynı tahmin mısırda yüzde 5,9, soyada yüzde 12,7, patateste yüzde 3,1 düşüş öngörüyor. Bir yıllık toparlanma beklentisini yapısal bağımsızlık diye sunmak, yağmur duasını tarım politikası sanmaktır.

Çiftçinin maliyeti de yerinde durmuyor. Tarımsal girdi fiyatları 2025 Aralık’ında yıllık yüzde 33,15 arttı. Tohum, gübre, yem, ilaç, enerji, mazot pahalılaştıkça üretici ekmekten vazgeçiyor; üretim azalınca ithalat ‘zorunluluk’ diye önümüze konuyor. Önce üreticinin nefesi kesiliyor, sonra dışarıdan alınan ürün kurtarıcı ilan ediliyor. Üreticiden “üç paraya” ürün alan vicdansız emperyalist işbirlikçisi toptancılar, markette on katına aynı ürünü sattırmayı “serbest piyasa” yalanına sokuyorlar. Oysa bir zamanlar parası olan ama ayağını yorganına göre uzatmayı da bilen Türk milleti, şimdi elinde kredi kartlarıyla “yabancı bankalara” borçlanıyor ama eldeki para da yetmiyor. Emekliler ise “yaşam ile ölüm” arasında mücadele veriyor.

Ne güzel düzen değil mi?

İthalat büyürken anlatılan başarı masalı

2025’te tarım, gıda ve içecek ihracatı 27,79 milyar dolar oldu. Güzel. Aynı yıl ithalat yüzde 25,47 artarak 22,88 milyar dolara çıktı. Sektör hâlâ 4,91 milyar dolar dış ticaret fazlası verdi. Bunu saklayacak değilim. Doğruya doğru. Ama ithalatın dörtte birden fazla büyümesini de alkışlayacak değilim. Çünkü mesele yalnız kasaya giren ve çıkan dolar değildir; hangi üründe, hangi girdide, hangi ülkeye mecbur kaldığınızdır.

Fındık satıp soya almak; makarna satıp ekmeklik buğday açığı vermek, işlenmiş ürün ihraç ederken yem hammaddesinde dışarıya bağlanmak kâğıt üzerinde fazla yazabilir. Fakat kriz çıktığında, savaş başladığında, kur sıçradığında sofraya gelen faturayı o ‘fazla’ kapatmaz.

Ülkenin toplam dış ticaretinde de 2025 bilançosu 92 milyar dolarlık açık gösteriyor. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 74,8’e gerilemiş. Yani yalnız tarlada değil, sanayide ve teknolojide de aynı büyük mesele önümüzde duruyor: Üretmeden tüketmek, katma değer yaratmadan ithal etmek, sonra da borçla günü kurtarmak.

Limon 100 lira, Mordoğan'da 300 lira

Gelelim büyük nutukların sustuğu yere: Pazara…

28 Ağustos 2026 tarihli İzmir hal kayıtlarında Lamas limonun toptan kilosu 50 ile 100 lira arasında. Ben Mordoğan’da 300 lirayı gördüm. Bu iki rakam arasındaki uçurum sadece nakliye değildir; plansızlığın, fırsatçılığın, denetimsizliğin ve tüketicinin sahipsizliğinin fotoğrafıdır.

Aynı tezgâhta Norveç somonu var. Olsun elbette; ticarete karşı değilim. Dünyaya kapanalım da demiyorum. Ama üç tarafı denizlerle çevrili ülkede balık lüks, bereketli ovaların ülkesinde limon servet, hayvancılık coğrafyasında et hayal olmuşsa ‘serbest piyasa’ diye omuz silkemezsiniz. Bunun adı “Balta Limanı” sonrası İngilizlere “eyvallah” demekle aynıdır!

En son açıklanan Temmuz 2026 verisinde gıda ve alkolsüz içecek fiyatları bir yılda yüzde 37,53 arttı. TÜRK-İŞ’e göre aynı ay dört kişilik bir ailenin yalnız sağlıklı beslenebilmesi için gereken aylık tutar 36 bin 940 liraya dayandı; yoksulluk sınırı 120 bin lirayı geçti. Demek ki mesele somonun Norveçli olması değil; bu toprağın insanının kendi denizindeki balığa, kendi tarlasındaki limona, kendi ahırındaki ete ulaşamamasıdır.

İşbirlikçilik bazen takım elbise giyer

Emperyalizm her zaman üniformayla gelmez. Bazen kredi sözleşmesiyle gelir. Bazen tohum lisansıyla, bazen enerji faturasıyla, bazen ‘ithalat yapmazsak fiyat düşmez’ cümlesiyle… İşbirlikçilik de her zaman gizli toplantılarda yapılmaz. Bazen kameraların önünde, ‘piyasayı dengeliyoruz’ denilerek yapılır.

Yerli üretici daha ürününü tarladan kaldıramadan ithalat haberi yayımlamak nedir? Çiftçinin maliyetini düşürmek yerine gümrük kapısını açmak nedir? Verimli ovaları sanayiye ve konuta teslim etmek nedir? Köyü boşaltıp büyükşehrin ucuz işgücü deposuna çevirmek nedir?

Bunlar tesadüf değildir. Bunlar yarım asırlık tercihler zinciridir. Hükümetler değişmiş, tabelalar değişmiş, nutuklar değişmiş; ama üreticiyi değil aracıyı, planı değil rantı, bağımsızlığı değil sıcak parayı kollayan akıl çoğu zaman değişmemiştir. Ha değişmeyen bir şey daha var ama onu özellikle Türkiye’deki ortanın solu da sağı da anlamak istemiyor, kendi alanlarında top çeviriyor. Nedir o? 1922’de “kanla” kapattığımız defteri, “eski düşmanlar” kapatmamış! Biz 1922’yi “konserle” kutladığımızı sanırken, İngiliz kafası, “hesabı” nesilden nesile aktarırken, Türkiye’de de kendine “sarıklı işbirlikçiler” bulmuş!

Her yerde aynı hastalık: İşbirlikçilik

Bugün ne yazık ki siyasetten ticarete, tarikatlardan sivil toplum örgütlerine kadar her alanda karşımıza çıkan bir işbirlikçilik kültürü var. Bu cümle, her siyasetçiyi, her tüccarı, her inanç topluluğunu ya da her derneği aynı torbaya atmak değildir. İşbirlikçilik kimlik değil, davranıştır: Millî çıkarı kişisel çıkara satmak; yabancı gücün parasını, nüfuzunu veya gündemini kendi halkının iradesinden üstün tutmaktır.

Siyasette işbirlikçilik, iktidar uğruna dışarıdan meşruiyet dilenmektir. Ticarette, kısa vadeli kâr için yerli üreticiyi ezip ithalat tekeline yaslanmaktır. Tarikat kisvesi altında, yurttaşı özgür birey olmaktan çıkarıp sorgusuz itaat zincirine bağlamak; dış bağlantıları ve para akışını toplumdan saklamaktır. Sivil toplumda ise millet adına konuşup fon verene göre susmak, bağırmak, gündem değiştirmektir.

Bağımsızlık yabancıyla hiç ilişki kurmamak değildir. Dünyayla ticaret de yapılır, ittifak da kurulur, bilim de paylaşılır. Atatürk’ün yaptığı tam olarak buydu: Dünyaya açık, fakat kararına sahip bir devlet kurmak. İşbirlikçilik ise eşit ilişkiyi terk edip taşeronluğu kabul etmektir. Bir yabancı sermaye fabrikaya teknoloji getiriyor, istihdam yaratıyor ve ülkenin hukukuna uyuyorsa ortaklıktır. Devlet politikasını satın alıyor, pazarı ele geçiriyor, kazancı dışarı taşıyor ve yerli üretimi çökertiyorsa bağımlılıktır.

Bugünün Kuvayı Milliyesi; aklı özgür, hesabı şeffaf, üretimi millî, hukuku bağımsız bir Cumhuriyet iradesidir.

30 Ağustos’u yalnızca tören, çelenk ve sosyal medya mesajına indirgemek; zaferin ruhuna yapılabilecek en büyük haksızlıktır. O ruh bize yalnız vatan toprağını savunmayı değil, o toprağın bereketini, emeğini ve geleceğini de savunmayı emreder.

1922’de emperyalist orduları kovduk.

1945’ten sonra yabancı nüfuzun yeni kanallarına kapılar açıldı. 12 Eylül’de 24 Ocak düzeninin önündeki toplumsal ve siyasal direnç ezildi. Şimdi sıra; üreticiyi yoksullaştıran, tüketiciyi çaresiz bırakan, ülkeyi kritik ürünlerde dışarıya mahkûm eden işbirlikçi zihniyeti kovmakta.

Çünkü ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin bayrağı gökte dalgalansa da mutfağında yabancı fiyatlar, tarlasında yabancı girdiler, kasasında yabancı borçlar hüküm sürer.

Zafer tamamlanmadı. Siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla taçlandırmadıkça, 30 Ağustos'u anlamış sayılmayız.

Söylesem tesiri yok diye susacak mıyız? Hayır. Benim derdim alkış değil; tarihe kayıt düşmek. Kızanlar dondurma yiyecek, bozulanlar tamirciye gidecek. Ama bu millet, yeniden üretecek. Yeniden ayağa kalkacak. Çünkü sonbahar hep sürmez.

hasantahsink@gmail.com

WhatsApp : 05401968178

 

Yararlandığım Kaynaklar: 

· T.C. İzmir Valiliği, ‘İzmir İktisat Kongresi’ (17 Şubat 1923 ve Mustafa Kemal Paşa'nın açış konuşması):  

https://www.izmir.gov.tr/izmir-iktisat-kongresi

· Atatürk Ansiklopedisi, ‘Düyun-u Umumiye’:

 https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/656/D%C3%BCyun-%C4%B1%20Umumiye

·  Atatürk Araştırma Merkezi, ‘Bağımsızlık’ (tam bağımsızlığın siyasi, mali, ekonomik, adli, askerî ve kültürel boyutları): 

 https://atam.gov.tr/bagimsizlik/

· Atatürk Araştırma Merkezi, ‘Ekonomi ve Kalkınma’ (siyasi ve askerî zaferlerin ekonomik zaferlerle taçlandırılması): 

 https://atam.gov.tr/ekonomi-ve-kalkinma/

·  Atatürk Araştırma Merkezi, ‘Atatürk’e Göre Atatürk’ (‘Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir’):  

https://atam.gov.tr/ataturke-gore-ataturk/

· Atatürk Ansiklopedisi, ‘Truman Doktrini’ (1947 ve Türkiye’nin Batı Bloku’na yönelişi): 

https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/1531/Truman-Doktrini

·   T.C. Dışişleri Bakanlığı, ‘Türkiye-NATO 60 Yıldır Barış ve Güvenlik İçin Birlikte’ (18 Şubat 1952 üyeliği): 

https://www.mfa.gov.tr/turkiye-nato-60-yildir-birlikte.tr.mfa

·  TBMM, Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, ‘12 Eylül 1980 Darbesi’ (24 Ocak kararlarının darbe sonrasında uygulanması):

https://cdn.tbmm.gov.tr/TbmmWeb/Yayinlar/Dosya/f9997e97-e21d-4ff8-af6f-7f1881e5245b.pdf

·  TÜİK, Bitkisel Ürün Denge Tabloları 2025 (27 Mart 2026, Sayı 58005): 

https://veriportali.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Bitkisel-Urun-Denge-Tablolari-2025-58005

·  Tarım ve Orman Bakanlığı, Ürünler ve Üretim - 2025 kesinleşen bitkisel üretim verileri: 

https://www.tarimorman.gov.tr/Konular/Bitkisel-Uretim/Tarla-Ve-Bahce-Bitkileri/Urunler-Ve-Uretim

·      TÜİK, Bitkisel Üretim 1. Tahmini 2026 (Sayı 58012):

 https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58012/metadata

·      TÜİK, Kırmızı Et Üretim İstatistikleri 2024 ve 2025:

 https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58168

·      TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi Temmuz 2026 (Sayı 58297):

 https://veriportali.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Tuketici-Fiyat-Endeksi-Temmuz-2026-58297

·      TÜRK-İŞ, Temmuz 2026 Açlık ve Yoksulluk Sınırı: 

https://www.turkis.org.tr/turk-is-temmuz-2026-aclik-ve-yoksulluk-siniri/

·    TÜİK, Dış Ticaret İstatistikleri Aralık 2025; TGDF Dijital Veri Paneli 2025 sonuçları.

·      İzmir Hal Fiyatları, 28 Ağustos 2026; Lamas limon 50-100 TL/kg. Mordoğan 300 TL fiyatı yazarın 30 Ağustos 2026 tarihli yerel gözlemidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

1922'DE KOVDUK, 2026'DA İŞBİRLİKÇİLERİ ARAMIZDA!

  30 AĞUSTOS 2026 1922'DE KOVDUK, 2026'DA İŞBİRLİKÇİLERİ ARAMIZDA! Kovulan Emperyalizm’in 1945 Sonrası Açtığı Yarım Kalan Hesap...