10 yıl geçmiş üzerinden bu kanlı hesaplaşmanın…
Başarılı olsaydı ne olurdu diye bir soruyu asla sormayacağım, zira başarılı olma şansı daha ilk adımda olmamıştı.
Yine de onca kayba rağmen ki tüm can veren
yurttaşlara rahmet diliyorum, öncesi ve sonrasıyla adeta özellikle
“konuşulmayan” bir tarih konusu halinde 15 Temmuz 2016…
Soruşturmalar, mahkemeler, derdestler, iddialar, varsayımlar, rivayetler, anılar ve Türkiye’den sıvışanların gizemli YouTube yayınları…
Üzerindeki gizem galiba bir kuşak sonra ortaya çıkacak.
Ama yüzde yüz emin olduğum şu, Arapları Osmanlı’ya ihanet ettiren “Anglikan güç” gücünü hiç yitirmemiş. 1922’de Yunan’dan kurtulduk diye sevinirken, galiba “Anglikan gücün” fırıldaklarını hiçe saymışız… Adına ister “hocacılar” deyin ister “cemaat” deyin ama bunların iplerini tutanlarla, bugün Ortadoğu’yu kan gölüne çevirenler, dün Arapların, Osmanlı’yı arkadan hançerlemesini sağlayanlar aynı…
İki bölüm yazacaktım, üç bölüm oldu. İlk bölümü okuyacaksınız şimdi. İsteyen okur istemeyen okumaz, tek derdim bir kuşak sonraya not bırakmak…
Bu “uzaktan kumandalı yapı” 2002’de iktidar olanlarla var
olmadı… Kökü çok öncelere gidiyor ve sağ sol demeden merkez siyasetçilerinin
hemen hepsi bu yapıya açıkça sempati besledi…
Bu “Tuzak Hareketi” Akp’yle Başlamadı; Akp’yi De Kullanıp
Geçti!
Türkiye’de hafızasızlığın bir sanayi kolu hâline geldiğini
artık kabul etmek gerekiyor. Dün olanı bugün hatırlamıyoruz.
Bugün bağırdığımıza dün alkış tuttuğumuzu söyleyeni düşman
ilan ediyoruz. Siyasi partiler geçmişlerini, gazeteler manşetlerini, sözde
aydınlar yazılarını, devlet ise kendi raporlarını unutuyor.
Sonra hep birlikte şaşırıyoruz:
“Bu yapı nereden çıktı?”
Nereden çıkacak?
Toprağı yıllarca sürüldü. Tohumu serpildi. Gübreyi devlet
verdi. Suyunu siyasetçiler taşıdı. Güneşini Amerika’dan, Avrupa’dan aldı.
Meyvesini toplamak isteyenler birbirine düşünce de ağaç devrilip memleketin
üzerine kapandı.
Bugün "Gülen yapılanmasını" yalnızca AKP döneminde
doğmuş gibi anlatmak, tarih bilmemek değilse düpedüz tarih saklamaktır.
Bu yapı AKP’den önce vardı. AKP kurulmadan önce okulları
vardı. AKP kurulmadan önce dershaneleri, yurtları, gazetesi, televizyonu,
bankası, şirketleri, bürokraside yetiştirdiği kadroları vardı.
AKP kurulmadan önce Amerika’ya açılmış, Avrupa’da “ılımlı
İslam”, “dinler arası diyalog”, “eğitim gönüllülüğü” ambalajlarıyla kabul
görmüş, Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan bir ağa dönüşmüştü.
AKP, bu yapıyı yaratmadı. Fakat büyüttü. Devletin “açılmayan”
odalarını açtı. Hatta yer yer anahtarlarını teslim etti.
Sonra aynı yapının kendisine çevirdiği anahtarı görünce
“kandırıldık” dedi.
Kandırıldınız mı?
Kandırılmak bir kere olur.
Devletin istihbarat raporlarına rağmen kadro verirseniz
bunun adı kandırılmak değildir.
İŞİN BAŞLANGICI 2002 DEĞİL, 1946’DAN SONRADIR
Türkiye’de dinin siyasette yeniden açık bir oy aracına dönüştürülmesinin başlangıcını 2002’ye bağlayanlar da meseleyi eksik anlatıyor.
Kırılma noktalarından biri 1946’dır.
Çok partili hayata geçiş elbette gerekliydi. Demokrasi, tek
partili hayatın sonsuza kadar sürdürülmesiyle kurulamazdı. Fakat çok partili
hayatla birlikte siyaset, yurttaşı ikna etmek yerine onun kutsalını kullanmanın
kolaylığını keşfetti.
Din, giderek inanç alanından çıkarılıp seçim propagandasının
malzemesi hâline getirildi.
“Biz daha dindarız.”
“Onlar camileri kapattı.”
“Onlar ezanı susturdu.”
“Biz milletin inancını kurtaracağız.”
Bu dil, seçmenin ekonomik sorunlarını, toprak meselesini,
eğitim eşitsizliğini, üretimi ve adaleti konuşmak yerine din üzerinden siyasal
sadakat üretmenin yolunu açtı.
İşin acı tarafı şudur:
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin temel ilkelerini
aşındıranlar yalnızca Atatürk’e açıkça karşı çıkanlar olmadı.
Atatürk’ün partisi olduğunu söyleyen CHP de zaman zaman
Atatürk’ü bir ilke ve devrim programı olmaktan çıkarıp tören fotoğrafına
çevirdi.
Rozetinde Atatürk vardı ama siyasetinde Atatürk’ün
akılcılığı her zaman yoktu. Duvarında Atatürk vardı ama örgütünde halkçılık
giderek silikleşti. Konuşmalarında
laiklik vardı ama laikliğin neden korunması gerektiğini halka anlatacak cesaret
ve süreklilik çoğu zaman bulunmadı.
Atatürk yılda birkaç gün anıldı; fakat onun en büyük mirası
olan bağımsız akıl, bilimsel eğitim, kamucu devlet ve tarikatlara karşı
uyanıklık gündelik siyasetin dışına itildi.
Atatürk’ü yalnızca düşmanları yok saymadı.
Onu sloganlaştıranlar da yok saydı.
Çünkü Atatürk’ü gerçekten anlamak, yalnızca heykeline çelenk
bırakmak değil; dini siyasetin aracı olmaktan çıkarmak, eğitimi cemaatlerin
eline terk etmemek, devleti liyakatle yönetmek ve emperyalizme karşı zihnen
bağımsız kalmaktır.
Bunların hangisini yaptık?
12 Eylül cuntasının “heykel, büst, poster” takıntısını
unutmamalı ama Cunta başının halka “Allah’ın ipine sarılın” diye haykırmasını
da unutmamalıydık.
Ama unuttuk…
SOĞUK SAVAŞ’IN ÇOCUKLARI
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya iki büyük kampa
ayrıldı. Bir yanda Amerika Birleşik
Devletleri, diğer yanda Sovyetler Birliği.
Türkiye, Batı ittifakına girdi. NATO’ya katıldı. Sovyet tehdidi ve
komünizm korkusu, devletin iç politikasını da belirleyen temel araçlardan biri
oldu. Komünizme karşı yalnızca polis, asker ve mahkemeler kullanılmadı.
Din de kullanıldı.
Milliyetçilik de kullanıldı.
Muhafazakâr cemaatler de kullanıldı.
Sol düşünce, emek hareketi, sendikalar ve bağımsızlıkçı
gençlik yalnızca siyasi rakip değil, “vatan ve din düşmanı” olarak sunuldu.
Gülen hareketinin beslendiği iklim tam da buydu.
Ha burada sadece bu “hareketi” değil bugün Türkiye’de kendine “dini yapı” diyen
yapıların alayı aynı kafadadır.
Gülen’in ilk dönem söyleminde komünizm, materyalizm ve
dinsizlik büyük tehditlerdi. Devletin antikomünist refleksiyle Gülen’in vaaz
dili birbirine yabancı değildi.
Hareketin İzmir’de yükselmesi tesadüf değildi.
1960’ların sonundan itibaren Kestanepazarı’nda, yurtlarda,
kamplarda ve öğrenci evlerinde yeni bir kadro tipi yetiştiriliyordu.
Bu öğrenciler yalnızca namaz kılan, dinî sohbet dinleyen
gençler değildi.
“Altın nesil” olarak tanımlanan bu kuşağın iyi eğitim
alması, üniversiteye girmesi, meslek sahibi olması ve devletin önemli
kurumlarında yer edinmesi amaçlanıyordu.
Hareket açık bir siyasi parti kurmayacaktı. Sokakta bayrak
sallayıp kendisini erkenden belli etmeyecekti.
Sabredecekti.
Öğrenci yetiştirecekti.
Polis olacaktı.
Hâkim olacaktı.
Savcı olacaktı.
Öğretmen olacaktı.
Subay olacaktı.
Mülki idareye girecekti.
Medya kuracaktı.
Para biriktirecekti.
Devletin dışında büyüyüp devletin içine
yerleşecekti.
İşte asıl mesele buydu.
ERBAKAN İLE GÜLEN ARASINDAKİ TEMEL FARK
Necmettin Erbakan’ın siyasetini, ekonomi anlayışını veya
kullandığı dili eleştirmek başka şeydir. Gülen hareketine bakışındaki farkı teslim
etmek başka.
Erbakan, siyasal İslamcıydı ama siyasetini gizli cemaat
kadroları üzerinden değil, açık parti örgütü üzerinden yürütüyordu.
Parti kuruyordu. Miting yapıyordu. Seçime giriyordu. Programını açıkça söylüyordu. Bedelini de açıkça ödüyordu.
Erbakan hep “milli sanayi”
dedi, ABD’ye Avrupa’ya bağımlılığı hep red etti.
Partileri kapatıldı, siyasi yasaklara uğradı, iktidardan
indirildi.
Gülen’in yöntemi ise başkaydı. Partileşmek yerine devletin
içinde görünmeden büyümek. Erbakan’ın
kitlesini meydanlarda toplamasına karşı Gülen’in kadroları öğrenci evlerinde,
dershanelerde ve bürokratik hücrelerde yetişiyordu.
İki çizgi arasındaki gerilim buradaydı.
Erbakan’ın Gülen’e en başından itibaren bütünüyle ve her
aşamada aynı sertlikte karşı çıktığını söylemek tarihsel temaslar nedeniyle
fazla kesin olabilir. Ancak Gülen hareketine, merkez sağ liderlerin ve
Ecevit’in gösterdiği ölçüde sürekli bir siyasi himaye ve hayranlık göstermediği
açıktır.
Gülen de Millî Görüş içinde erimek istemiyordu.
Çünkü Erbakan’ın partisinin içinde yer alsaydı ayrı
örgütünü, ayrı itaat düzenini ve bürokrasiye bağımsız yerleşme stratejisini
koruyamayacaktı.
Gülen, siyasetin önünde görünmek değil, siyasetin arkasında
vazgeçilmez olmak istiyordu.
12 EYLÜL: “ARANAN ADAMIN” FİKRİNE AÇILAN MEYDAN
12 Eylül 1980 darbesi Türkiye’nin üzerinden tankla geçti.
Sol ezildi. Sendikalar dağıtıldı. İşkenceler yapıldı. Gençler asıldı. Üniversiteler YÖK ile hizaya sokuldu. Toplum korkutuldu.
Gülen de bir dönem aranan isimler
arasındaydı. Fakat bu durum bizi yanıltmamalı.
Gülen şahsen takip edilirken, onun temsil ettiği
antikomünist ve dinî-milliyetçi toplumsal modelin önü açılıyordu.
12 Eylül’ün “sahte Atatürkçü” yönetimi, solu ortadan
kaldırırken toplumun boşalan alanını Türk-İslam senteziyle doldurdu.
Zorunlu din dersleri geldi. Dinin devlet eliyle yeniden
düzenlenmesi güçlendi. Muhafazakâr ve antikomünist çevrelere geniş bir hareket
alanı doğdu.
Yani 12 Eylül, bir yandan Gülen’i aradı; öte yandan Gülen
hareketinin büyüyebileceği ülkeyi yarattı.
Bu çelişkiyi görmek gerekir.
Darbeden sonra üniversiteler susturulmuş, sendikalar zayıflatılmış, kamusal eğitim örselenmişti.
Dershaneler, özel yurtlar ve cemaat
evleri bu boşluğa yerleşti.
Devletin sağlayamadığı bursu cemaat sağladı.
Devletin veremediği yurdu cemaat verdi.
Devletin yetişemediği öğrenciye cemaat yetişti.
Sonra da hesabını sordu:
“Biz seni okuttuk. Şimdi sıra sende.”
İşte o borç duygusu, zamanla örgütsel itaate dönüştü.
SİYASETÇİLER GÜLEN’İN KAPISINDA
Gülen hareketi yalnızca AKP’nin eseri değildir dedik.
Hatta AKP’den önce siyaset sınıfının geniş bir bölümü
Gülen’e sempatiyle baktı.
Süleyman Demirel, devlet geleneğinin en tecrübeli
siyasetçilerinden biriydi. Gülen’in okullarını Türkiye’nin dışarıdaki kültürel
varlığı olarak gören yaklaşımın sembol isimlerindendi.
Tansu Çiller döneminde hareketin eğitim ve finans çevreleri
büyümeyi sürdürdü.
Mesut Yılmaz ve merkez sağın diğer aktörleri, Gülen
çevresini doğrudan karşılarına almayı tercih etmediler.
Alparslan Türkeş ve milliyetçi çevrelerle Gülen’in
antikomünist, milliyetçi ve Türk dünyasına açılan eğitim anlayışı arasında
yakınlık kurulabildi.
Bülent Ecevit ise belki de en dikkat çekici örnekti.
Ecevit, Gülen’in okullarını, eğitim faaliyetlerini ve
dinlerarası diyalog söylemini olumlu değerlendirdi. Gülen’e yönelik bazı
soruşturmalar sırasında onu koruyan ve hakkında iyi niyet beyan eden
açıklamalar yaptı.
Ecevit’in Gülen’e yaklaşımının arkasında birkaç neden
bulunuyordu:
Birincisi, hareketi radikal siyasal İslam’a karşı daha
ılımlı bir dinî çizgi olarak görüyordu. İkincisi, Gülen okullarını özellikle
Orta Asya’da Türkiye’nin etkisini artıran kuruluşlar sayıyordu.
Üçüncüsü, solun dinle kavgalı olmadığı mesajını vermek
istiyordu.
Fakat iyi niyet siyasette yetmez.
Devleti yöneten insanın görevi yalnızca bir kişinin güzel
konuşmasına, eğitim ve hoşgörü anlatmasına bakmak değildir. Örgütlenme modeline bakmaktır. Paranın
nereden geldiğine bakmaktır. Kadroların nereye gittiğine bakmaktır. Devletin
içinde emir alan başka bir hiyerarşi kurulup kurulmadığına bakmaktır. Türkiye’nin
deneyimli siyasetçileri bunu ya göremedi ya görmek istemedi.
Ha az daha unutuyorduk, 12 Eylül’ün yarattığı “4 eğilimi
birleştirme” fasaryasının lideri Turgut Özal, kalp ameliyatı olduğunda,
yatağının baş ucunda kim dua etmişti acaba?
Kimisi okullara hayran kaldı.
Kimisi cemaatin oy gücünü düşündü.
Kimisi medyasından yararlanmak istedi.
Kimisi dış politikada kullanışlı buldu.
Sonuçta Gülen hareketi, Özal’dan, Demirel’den Ecevit’e,
Çiller’den Yılmaz’a uzanan geniş bir siyasi meşruiyet alanı kazandı.
Bugün herkes geçmişini temize çekmeye çalışıyor.
Ama o fotoğraflar çekildi.
O övgüler yapıldı.
O okullar devlet törenleriyle açıldı.
AMERİKA VE AVRUPA: “ILIMLI İSLAM” VİTRİNİ
Gülen hareketinin uluslararası yükselişi de tesadüf
değildir.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı dünyası, özellikle Müslüman
ülkelerde kendisiyle çatışmayacak, serbest piyasayı benimseyecek, Batı
kurumlarıyla konuşabilecek ve radikal İslam’a alternatif oluşturacak yapılar
arıyordu.
Gülen hareketi bu ihtiyaca son derece uygun bir vitrin
sundu.
Ne diyordu?
Diyalog.
Hoşgörü.
Eğitim.
Bilim.
Dinlerarası barış.
Piyasa ekonomisi.
Batı’yla uyum.
Siyasete mesafe.
Şiddete karşı çıkma.
Kulağa kötü mü geliyor? Elbette gelmiyor. Zaten başarılı
ambalaj kötü görünmez. Hareket ABD’de
okullar, vakıflar, düşünce kuruluşları ve diyalog merkezleri oluşturdu. Gülen,
1999’dan ölümüne kadar Pennsylvania’da yaşadı. ABD’de daimi ikamet hakkı elde
etti.
Amerika’daki “charter school” sistemi içerisinde Gülen
hareketiyle bağlantılı olduğu belirtilen çok sayıda okul kamu kaynaklarından
yararlandı. Bu okulların tamamının doğrudan Gülen’den emir aldığı her dosyada
hukuken kanıtlanmış değildir. Ancak hareketin eğitim ağı ve kadrolarıyla ilişkileri
Amerikan basınında, akademik çalışmalarda ve çeşitli resmî incelemelerde
yıllarca tartışıldı.
Avrupa’da da benzer bir model gelişti. Diyalog dernekleri
kuruldu. Akademisyenler, din adamları, siyasetçiler ve yerel yöneticiler
toplantılara çağrıldı. Parlamentolarda iftarlar verildi. Üniversitelerde
konferanslar düzenlendi. Hareket kendisini “cemaat” olarak değil, sivil toplum
ve eğitim ağı olarak sundu.
Burada şu ayrımı dürüstçe yapmak gerekir:
ABD ve Avrupa devletlerinin Gülen hareketini tek merkezden
kurduğu veya yönettiği kamuya açık kesin delillerle ortaya konulmuş değildir. Fakat hareketin Batı’da ciddi bir “korunma,
meşruiyet ve hareket alanı” bulduğu inkâr edilemez.
Amerika Gülen’e ikamet alanı sağladı. Batılı kurumlar
hareketin diyalog diline itibar etti. Okullar ve vakıflar yasal sistem içinde
faaliyet gösterdi. Hareket mensupları akademik, siyasi ve toplumsal çevrelerle
güçlü ilişkiler kurdu.
Gülen, Türkiye’de devlet içinde örgütlenme iddialarıyla
tartışılırken Batı’da çoğu zaman “ılımlı din adamı” ve “eğitim gönüllüsü”
olarak tanıtıldı. Pew Research gibi kurumlar hareketin Batı Avrupa’daki eğitim
ve sosyal ağlarını inceleyerek geniş bir kurumsal yapı hâline geldiğini ortaya
koydu.
Bu meşruiyet, hareketin Türkiye’deki etkisini de artırdı.
Çünkü memlekette yabancı hayranlığı bitmez ya?
Amerika’nın görüştüğüne “önemli adam” deriz ya?
Avrupa’nın ödül verdiğine “demokrat” deriz ya?
Yabancı üniversitenin kürsü verdiğine düşünür deriz. Kendi
gazetecimizin uyarısına ise “paranoyak” deriz.
1990’LARDA DEVLETİN HER KAPISINA ULAŞAN YAPI
1990’larda Cemaat artık küçük bir vaaz topluluğu değildi. “Zaman
gazetesi” vardı. “Samanyolu televizyonu” vardı. İlk göz ağrısı “Sızıntı
Dergisi” vardı. “Asya Finans” vardı. Üniversitesi
vardı. Dershaneleri vardı. Yurtları vardı. Türkiye’nin dört yanında okulları
vardı. Orta Asya’dan Afrika’ya uzanan uluslararası ağı vardı. İş insanlarından
toplanan “himmet” sistemi vardı. Öğrencileri yeteneklerine göre yönlendiren bir
mekanizma vardı. “Abi”leri, “ablaları”, bölge sorumluları ve meslek
yapılanmaları vardı.
Buna rağmen devlet ne yaptı?
Bir yandan rapor tuttu. Öte yandan açılış yaptı.
Bir yandan izledi. Öte yandan protokol verdi.
Bir yandan “irtica” dedi. Öte yandan yurt dışında bu
okulları Türkiye’nin gururu olarak pazarladı.
Devletin sağ eli sol elinden habersiz miydi?
Yoksa herkes hareketi kendi amacı için mi kullanıyordu?
28 ŞUBAT’TA BİLE AYRI MUAMELE
28 Şubat sürecinde Millî Görüş çevreleri doğrudan hedef
alınırken Gülen kendisini sistemle çatışmayan bir yere konumlandırdı.
Refahyol hükümetine mesafe koydu. Devlete güven veren
mesajlar verdi. Gerekirse okullarını devlete teslim edebileceğini söyledi. Papa
ile görüştü. Dinlerarası diyalog vurgusunu büyüttü.
Batı’ya şu mesaj veriliyordu:
“Biz İran değiliz.”
Devlete şu mesaj veriliyordu:
“Biz Erbakan değiliz.”
Liberallere şu mesaj veriliyordu:
“Biz demokrasiden yanayız.”
İş insanlarına şu mesaj veriliyordu:
“Biz dünyaya açılan kapıyız.”
Öğrencilere ise daha farklı bir mesaj veriliyordu:
“Sabredin, yetişin, önemli yerlere gelin.”
1999’da devlet içinde ilerlemeyi ve uygun zamanı beklemeyi
öğütlediği iddia edilen konuşma görüntüleri yayımlandığında bile siyaset ve
medya dünyasının önemli bir bölümü işin üzerine gitmek yerine Gülen’i savunmayı
tercih etti.
Aynı yıl Gülen Amerika’ya gitti. Bir daha Türkiye’ye
dönmedi. Ama Türkiye’deki etkisi azalmadı. Tam tersine arttı.
***
NOT:
Yarın bu yapının 2001 ‘den “ortaklık bozuluncaya” kadar olan sürecini hatırlatacağım. Belki de gerçektir o söz?
“Felakete giden yolların taşları iyi niyetlerle döşenirmiş”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder