Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Mayıs 1919 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Mayıs 1919 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2024 Pazartesi

İZMİR’E YABANCILAŞTIRILAN İZMİR (1) – İzmir, 2 Eylül 2024

"İzmir Kimlikliksizleştiriliyor"

İnanılmaz bir süreç yaşıyoruz da kaç “sayın” farkında, bilmiyorum. Türlü tehlikeler kapımıza dayandı, ama ne yazık ki bu kez “Rahmetullah Çelebi” gibi, Hasan Tahsin Recep gibi yüreği ve beyni özgürler yok gibi. Lakin ortalık “İngiliz muhiplerinden” geçilmiyor. Bazıları bilerek bazıları da dost, arkadaş, tanıdık ihanetlerinden habersiz, bunların gazına gelerek kendilerini kandırıyorlar ve İzmir’i de uçuruma sürüklüyorlar cahilce.

Okuduklarım, duyduklarım bana oldum olası “eksik” geldi. Değer verdiğim uzmanlara sorduğumda ise sorularım yanıtsız kaldı. Acaba gerçekten düşündük mü Hukuk-u Beşer Gazetesi sahibi Hasan Tahsin Recep Beyin, bile isteye neden “ölüme” gittiğini?  Bana onun ölüme gidişi hep şüpheli geliyor. Zira girişiminin ciddi ciddi “intihar eylemi” olduğu aşikâr değil mi? Acaba o büyük öfkesinin altında “başka şeyler de” olabilir mi? Mesela “Maşatlık Mitingi” onun “ölüme gidiş” kararını verdiği olay olabilir mi?  Bunun genç ve dürüst tarihçiler tarafından araştırılmasında yarar var. 

Bugün konum bu değil, anlatmamın nedeni, İzmir’in “değiştirile değiştirile” kimliksiz yok olmaya doğru hızlanarak gittiğini anlatmak.

İzmir’in işgal dönemi de kurtuluş ve yangından sonraki süreci de oldukça fazla “boşluklarla” dolu. İşgalin acısını yaşayan İzmirli Türkler’in kurtuluştan bir süre sonra yok sayılmaya başlaması, ileride “arka mahalle” gerçeğini yarattı. Bugün İzmir’de seçilmişler ve atanmışlar anlamasalar da çok ciddi bir “kıyı çeper” ayrımı var. 

Bu girişi yaptıktan sonra gelelim bugüne…

Açık söylemeliyim ki Eylül 2024 itibariyle İzmir, İzmir hassasiyetleri ve kimliği gereğince yönetilmiyor, anlaşılmıyor ve hissedilmiyor. Büyük oranda İzmir dışı kimliklerle iş birliği içinde menfaatçi muhterislerin köşe başlarına egemen olduğunu görebiliyoruz. Sermayeden medyaya, yerel yönetimlerden milletvekillerine, İzmir “İzmir” olarak haykıramıyor, söylem geliştiremiyor, kimliği bunalımla dolu bir şehir görünümünde.  

İnanın bana şu anda Valilikte, kaymakamlıklarda, ilçe ve büyükşehir belediyelerinde bir “İzmir kronolojisi” yok! Tarihsel hassasiyetler, sosyal medya mesajlarına sıkışmış dorumda ve bir çoğu kafa karıştıracak mahiyette, tarihsel günler ise birkaç konser ve eksantrik gece gösterileriyle kotarılmaya çalışılıyor. Üstelik yaklaşan 9 Eylül bile İzmir’de heyecan yaratmıyor. Tıpkı skandal şekilde iki kez açılan “Arsıulusal Fuar” gibi. Oysa, o fuar alanı da pek çok “soru işaretleriyle” temizlenmiş olsa da 9 Eylül 1922’de elde edilen zaferin ardından kurulacak Cumhuriyet’in “bağımsız ve milli ekonomi” damgasını taşıyordu son 20 yıl öncesine kadar.

Kurtuluş” ve “kuruluş” içeriği, öylesine alabora edildi ki, yeniden yazılmasında büyük yarar var. Ancak burada “boşluklar” doldurulacak, kahramanlarla hainler ciddi olarak masaya yatırılacak ve kimseden yana olmadan, kimseyi kimsenin üstünde görmeden tarih yeniden yazılacak. Çünkü ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti tarihi “yazanın yapana sadık” olmaması üzerine yazılmış. Özellikle 1950 sonrası ve temele inilerek 1980 sonrası hem Cumhuriyet hem Kurtuluş Savaşı hem de İzmir’in işgal ve kurtuluş süreci sadece hamaset ya da örtülü yalanlarla genç dimağlara sokulmuş. Doğrularla yanlışlar öylesine birbirine girmiş ki, 1922’nin 9 Eylül günü İzmirli Türklerin yaşadığı büyük coşku unutulmuş, 9 Eylül’lerine vazgeçilmez anma ve anlatılarından cayılmış ama yerine “İzmir’i kim yaktı” diye boş beleş bir soruya yanıt arayan, emperyalist uşaklarının çabaları zirve yapmıştır. 

Düşünebiliyor musunuz? 

İzmir’de bugün o kadar azaldı ki makamlarda 9 Eylül hassasiyeti, o kurtuluş gününde, gözleri İzmir’e doğru açık olarak şehit olan, Halkapınar’da “onur ve namus” adına yatan dört “yavrucak” bugün artık akıllara bile gelmiyor! Umarım yanılırım da böyle giderse üstelik CHP’li belediye başkanları oluruyla “9 Eylül Kurtuluş” günüden vazgeçilerek “13 Eylül Yangın” günü dikkate alınacak. Dedim ya umarım yanılırım.

Bugün İzmir’de “İzmir’e yabancı” ve “hoyrat yaklaşan” mihraklar egemen durumda. 

Yerel yönetim kadroları neredeyse başka kentlerin egemen dinamiklerinin kontrolünde. Basmane gerçeği dahi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kontrolüne girdi, İzmir’in “kültür ve sanat” havası artık İzmirce esmeyecek gibi görünüyor. Valilik ve iktidar ise, bir yandan İzmir’in “kırmızı çizgilerine” saygılı olduğunu iddia ederken, sessizce uyguladığı “demografik değişim” operasyonundan vazgeçmiyor. İzmirli seçmenin 20 küsür yıldır yerel iktidarda tuttuğu CHP, son büyük kurultayı sonrası kendi tarihi genlerini bozarak 6 oku rengârenk bir saçmalığa sürüklüyor.

Ve ne yazık ki, kahrolarak yazmalıyım, İzmir’i, 31 Mart’ta “seçtiğimiz” Başkanlar değil, başkanları “ilk seçen” mihraklar yönetiyor!

Bu konuyu gelecek yazıda daha açık yazacağım.

NOT: Bana her zaman hasantahsin@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. Bu arada yakında https://www.instagram.com/htkizmir/ adresimden günkü 15 dakikalık #güncel yayınlara başlayacağım. Takipte kalın bir olalım yurttaşlar.




30 Ocak 2022 Pazar

#PAZARNOTLARI (30 Ocak 2022)


Sanıyorum uzun bir süre kendi oluşturduğum bu alanda yazacağım. Bir hafta boyunca gözlemleyip, notlar alıp, düşünüp pazar günleri sizinle paylaşacağım. Zira gereken budur. Keşfettiğim sırları, üzeri örtülen gerçekleri herhangi bir siyasi taraflılıkla değil, sadece #İzmirlilik ruhuyla ve kesinlikle #İzmirce kaleme alacağım. 

Açıkçası düşünce yazmanın “bedava” oluşunu artık kabul edemiyorum. Düşünce özgürlüğünü savunmanın yolu, düşüncesini alenen yazanları “kullanmak” değil “değerlendirmektir”. Madem “bedava” yazıyorum, o halde kendi mecramda, özgürlüğümü dibine kadar yaşarım. “Muhabirliğin” süründürüldüğü “muharrirliğinse” ayrıma tutulup saygı görmediği alana da “basın” denmez, bilmem anlatabildim mi?

Ne diyeyim?

Okuyan okur ya da okumaz. Okuyan da okumayan da sağ olsun.

Son 10 gündür İzmir gündeminde finansa uzmanı Sıtkı Şükürer var. Hemen ardından da İzmir Ticaret Odası Meclis üyesi Koç Ali Al da garip söylemleriyle girdi kent gündemine.

Sıtkı bey mübadillerle ilgili söylediklerine ilişkin özür dilediyse de tepkiler devam etti. Ama ardından Koç Ali Al’ın akıl ve gerçek sınırlarını zorlayan, doyduğu yere ilişkin cehaleti nedeniyle söyledikleri ise Ödemiş Belediye Başkanı dışında “tepki görmedi”.

Çeşitli mecralarda yıllardır söylüyor ve yazıyorum. Dikkate alınmadığımın farkındayım çünkü kökenim hem “muhacir” hem de “yukarı mahalle”. İzmir’de gizli bir “kast” anlayışının olduğunu hep gülerek iddia ederdim ama, bu yaşımda bu kadar net yaşayacağımı hayal etmezdim. Evet yıllardır söylediğim, iddia edip haykırdığım, oldukça sert üsluplarla yazdığım neydi?

İzmir’in antik çağlardan bugüne tarihi ne yazık ki organize boşluklarla dolu.




Hele hele 1830 sonrası tamamen “kontrollü” tarih yazımına tabi kılınmış. 1900’lerdeki Balkan milliyetçiliklerinden 1919 işgaline, 1922 kurtuluşundan 1955 6-7 Eylül olaylarına, 1960 darbesinden 1980 büyük kırılmaya ve oradan da bugüne ne yazık ki kent tarihimiz türlü yalan, dolan, uydurmalarla doldurulmuş. Bunun en büyük nedeni “sermaye sahipleriyle” onların mensubu oldukları “gizli” ya da “açık” oluşumların menfaat beklentileridir.

Bugün “muhacir, mübadil, mülteci” sözcüklerinin kapsamlarının “maksatlı” olarak karıştırıldığını ibret ve dehşetle görüyoruz. Görüyoruz ama siyasi veya ekonomik çıkar beklentileri yüzünden “karıştırılanlara” karşı çıkamıyoruz.

Bu yıl 2022, İzmir’in Kurtuluşu’nun 100. Yıldönümü. Gelecek yıl ise Cumhuriyet’in 100. Yaşı.

Ancak 2022 sadece “kurtuluş” değil İzmir’in kadim kimliğini de kül eden yangının da yıldönümü.  Ama dikkat edin 1922 yangını ile ilgili bir söz bile duyamayız. Oysa bu yangın, işgalin arkasındaki büyük kirli gücün imzasıdır.

Sizi çok uzun yazarak meşgul etmek istemiyorum. Ama emin olun ülkemizin tarihi, Atatürk’ün ölümünden sonra çok müdahale görmüş. Çok partili sisteme geçtiğimizdeyse “küçük Amerika” sevdamızla iyice “hikayeler tomarına” döndürülmüş.

Kısa olarak yazayım. “Muhacir” tehcir edilen anlamında, zorunlu göçe tabi tutulan insanlara denir. “Mübadil” ise nüfuz değişimidir. “Mülteci” de son yılların yoğun kullanılan sözcüğüdür ki, çeşitli nedenlerle ve daha çok da “can güvenliği” sebebiyle, kendi isteğiyle “iltica eden” anlamındadır. Fakat gelin görün ki, bu sözcükler tarihsel bilgiden uzak insanların ağızlarında karıştırılarak gündem yapılmaktadır.

Önce bir hatırlatma yapayım. Osmanlı Devleti inancı gereği “fetih siyasetini” oldukça insani temellerle uygulamıştı. Yunanistan’dan Bulgaristan’a, Sırbistan’dan Bosna’ya hep “yerel halkı” koruyarak fethetmişti Osmanlı. 1453’te İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmet’in, şehirdeki Ortodoks anlayışı koruduğunu unutmayalım. Osmanlı, aldığı yerlerdeki yerel halk ve inançlara dokunmamış, onlara özgürlük vermiş ve geleneklerini yaşatma imkânı tanımıştı.




Ama ne gariptir ki, daha sonraki asırlarda ortaya çıkan sömürge sistemlerinde, sömürgecilerin yeryüzünden sildiği, katliama tabi tuttuğu ne çok uygarlık ve halk olacaktı değil mi? Osmanlı, inancını uygulamıştı sadece. Ama 19.asırda Balkanlarda özellikle İngilizlerin, Osmanlı Devleti’nin yıkmak için pompaladığı “milliyetçilik” rüzgarları, Osmanlı’yı resmen arkasından hançerledi. Yerel unsurları özgür ve serbest bırakması, daha sonraki süreçlerde kopmalarını çabuklaştırdı. Tabii 17. Asırdan itibaren çöküşe giren devlet, içinde barındırdığı pek çok menfaatçi sözde devlet adamının da gayretiyle tüm mülkündeki egemenlik ve asayişi koruma haklarını yitirdi. Görünüşte “ekonomik” sebeplerdi ama, değişen dünya siyasetini de anlayamaması koca devleti bir anda “sömürge” konumuna getirdi.

1838 Baltalimanı Anlaşması, 1839 Tanzimat Fermanı ve 1881’dek Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulması, her ne kadar bazı devlet adamları tarafından, devletin kurtuluş umudu görülse de başta İngiliz emperyalizmiyle işbirlikçileri çoktan “infaz emrini” vermişti.


Bağımsızlığa kavuşan her ülke, önce içindeki “Osmanlı tebaasından” kurtulma yolunu seçti. En yoğun sıkıntı da Yunanistan sınırları içindeydi. Akın akın ana yurda “hicret eden” muhacirler başta İstanbul ve İzmir olmak üzere Anadolu’ya dağıldılar. Onlar, zamanında Osmanlı’nın “fetih torunları” evlad-ı fatihandı.

Ardından gelen 1. Dünya Savaşı faturası da halka çıktı, hem de ne fatura! 

Göçler durmadığı gibi, örneğin İzmir ve kazalarında da bazı yerli Rumlar “göçe tabi” tutuldu. Dikkat edin daha işgal zamanı gelmedi. Rumlardan boşan yerlere, muhacir soydaşlar yerleştirildi. Yunan işgalindeyse tam tersi, onu da anlatacağım size ilerleyen yazılarda. 

Birinci Dünya Savaşı yıllarında İzmir’de çok ilginç bir olay da yaşandı. 

Müttefik Almanlar, istihbarat çalışmalarıyla, edindiği bazı “İzmirli” unsurlar eliyle Müslümanlara “Rum ve Ermeni düşmanlığı” dayattılar. Çok da zorlanmadılar zira, Balkanlardan gelen muhacirlerin, baba yurtlarından kendileri kovan, canlarına saldıran Yunan unsurlara zaten kızgındı. Alman istihbaratının 1915’lerde İttihat Terakki’yi “ikna edip” Ermeni Tehcirini de sağladığını, nedenininse Almanların, Anadolu’da “Alman kolonileri” kurmak istediğini yazmalıyım. Nedense bizim tarih kitaplarında bunlar yok.

Almanlar İzmir’de böyle çalışırken İngiliz istihbaratı durur mu? Üstelik İngilizler, Almanlardan daha şanslıydı. On yıllardır İzmir’de “ticaret” yapan “ayrıcalıklı kitle” Levantenlerin arasında, İngiliz istihbaratı için çalışan çok zengin aileler vardı. Hatta bu aileler, İngilizlere “Osmanlı’da asayiş bitti, canımız tehlikede” baskısı kurabilmek için “dağ eşkıyalarıyla” iş birliği bile yapmıştı. İşte bu İngiliz istihbaratı da Rum ve Ermeniler arasında çok organize “Türk Müslüman düşmanlığı” yaydı. Yunanistan karasından getirilen “papaz, öğretmen, iş insanı” görünümündeki “Megali İdea” donanımlı kişiler, İzmir’in yüzlerce yıllık “birliğini” dinamitlemeyi başardı.

15 Mayıs 1919 gününe giden yolların taşları, 1900 başlarında döşenmeye başlamıştı anlayacağınız.

Önce İtalyanların sonra da Yunanların işgalini onaylayan “emperyalist çete” dünya savaşı ardından zorla imzalattırdıkları Mondros ile Osmanlı’ya boyun eğdirdiler. İzmir çok kolay işgal edildi. Çünkü İzmir’in asırlık “birliği” çoktan dağılmıştı. Rum Metropolitinin “özellikle” seçilip İzmir’e yollanması bile, emperyalizmin başarısını gösterir. Ne gariptir ki İngiltere, Hrisostomos’a nasıl çıkarı gereği sahip çıktıysa, 9 Eylül 1922 ardından Nurettin Paşa’ya da aynı niyetle “sattı”!  

Burada hemen bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Çocukluğumdan beri her 9 Eylül’de “işgal temelli” anlatımlarda hep “İzmirli Rumlar işgal askerlerini alkışlarla, çiçeklerle karşıladı” vurgusu yapılır. Doğrudur ama “nedeni” hiç anlatılmaz. Çünkü nedeninde işin ucu İngiltere’ye dayanır ve İngiltere ne yaparsa yapsın “bizim dostumuzdur” (!) 

Oysa işgal günlerinde o kadar çok Rum ve Ermeni “komşuları” olan Müslüman Türkleri kollamıştır ki? Bunu “bilerek” yazan bir gazeteciyim. Öyle birilerinin yönlendirmesiyle yazmayacağımı bilirsiniz.

Gelecek yazıda size “mübadele” ve mübadillerle, onları İzmir’e ayak basar basmaz hem aşağılayıp hem de istismar edenleri anlatacağım. Bugün mübadeleyi “iki tahta bavul” ve “iki türküyle” anlatmaya çalışanları da insafa davet ediyorum. Çünkü “gerçekler” sanıldığından daha acı ve yer yer de tiksindirici. Hem gelenler hem gidenler açısından hem de. Koç Ali Al'a da cevabım gelecek yazıda. 

Okuduğunuz için teşekkürler aziz dostlarım. 

Hasan Tahsin Kocabaş

Özel mesajlarınız için: hasantahsink@gmail.com

5 Ocak 2020 Pazar

BİR KAHRAMAN "ŞEHİT", BİR HAİN "ÖLÜ"!


5 Ocak 2020 bugün.
Bugün, toprak altında yatan iki insanımızın sonsuzluğa göçtükleri günün yıl dönümü.
Biri üç yıl önce, 5 Ocak 2017'de "şehit" oldu.
Diğeri yüz yıl önce 5 Ocak 1920'de kalp krizinden öldü.
Biri ülkesinin, devletinin bekası, milletinin selameti uğruna düşünmeden canını verdi, diğeri milletinin işgalci çizmeler altında ezilmesini seyredip, bir de verdikleri madalyayı göğsüne takıp sadece öldü.
Biri benim de mahşere dek "arkadaşım" ki sesini de hatırlıyorum hala, şakalarını da, kaygılarını da. Diğeri, çocukluğumdan beri "ibret" için okuduğum, nefret ettiğim biri...
Yani?
Yani biri "kahraman ve şehit" diğeri "hain ve ölü".
Biri şehit polis Fethi Sekin. Diğeri İzmir Valisi nam-ı "kambur" İzzet Paşa, bey, efendi her neyse.
Fethi Sekin ile bir gün, yayın yaptığım TV'un önünde tanışmıştık. Motoruyla görevdeydi. Ben de durakta otobüs bekliyordum. Sert bir yüzü vardı ama samimiydi, düşünceliydi. Kalbi beyninden çok çalışırdı ki, şehitliği de belki kalbinin güzelliğinden gelmişti ona. Adliye yakındı yayın yaptığım televizyona. Sadece bir kez ben çay ısmarlayabildim. Israrla, bulunduğu noktaya mutlaka gelmemi söylerdi. Ve eklerdi de "çoook malzeme çıkar sana bizim oradan". Doğruydu, ondan çoook "malzeme" alıp "sağı solu sinir ederdim" yayınımda. Özellikle de "kent içi trafik ile ilgili". Özellikle de "bazı amirlerin" görevlerini layıkıyla yapmak isteyen "trafik polislerine" müdahale etmeleriyle ilgili. Özellikle de bir sözünü unutmuyorum Şehidimizin. "Valla şu sonradan görme müteahhitlerin, siyasilerin, hatırlıların araba kullanmalarını yasaklasa devlet, trafik çok rahat edecek. Valla onların hatalarını görmezden gelip, ekmeğinde olan şoförlerle uğraşmak ağrıma gidiyor Hasan kardeş, söyle Allah aşkına bunu."
Hep söylerdim de, asıl söyleyenin Şehit Fethi Sekin olduğunu hiç bir zaman kimse bilmedi. O memurdu çünkü, ona nasıl kıyabilirdim ki?



Adını söylesem yayında, bana bir şey olmazdı ama, onu çok üzerlerdi. Güldüğünde, yüzüne yakışan görünüşü hiç unutmam hiç. Hayatımda hem arkadaşım olup hem de şehit olan iki isimden biriydi Fethi Sekin. Diğeri de yine bir terör saldırısında Tuzla'da şehit edilen yedek subay öğrencilerinden biriydi. Bugün ve her zaman hayırla, duayla, minnetle anılacak Fethi Sekin. O tabancasına davranmasaydı, neler olurdu kim bilir? Ya da Fethi Sekin dikkatli olmasaydı, boş verseydi, duyarsız olsaydı, Allah bilir ya kaç cana kıyacaktı o teröristler?
Fethi Sekin şehitliğe ulaştığında, al bayrağa sarılı tabuda konduğunda dağlar taşlar, uçan kuşlar, tüm İzmir, tüm Türkiye ağladı ve dualarla, gözyaşlarıyla, tükenmez minnetle uğurladı aziz şehidini. İzmir şehidini hiç unutmayacak!
...Ve 100 yıl önce 5 Ocak'ta.
Biri vardı ki, kalbine yenildi. Ne tesadüf değil mi?
Ama "kalp krizi" ve ölen de bir Vali! İzmir Valisi İzzet!
1919 Mart ayında Damat Ferit tarafından İzmir'e, Nurettin Paşa'nın yerine, Vali tayin edilmişti. Tam bir İstanbul işbirlikçisi, İttihatçı düşmanı ve Hürriyet ve İtilaf Partisi” yanlısıydı. Milli havaya vurgu yapan “Anadolu” ve “Duygu” gazetelerini kapattı. Kentteki muhalifleri "İttihatçılık ve Bolşevik" olmakla itham ve tehdit ediyor ve "devletin bu nazik günlerinde İzmir’de huzuru bozmanıza izin vermem” diyerek güya "devlet millet çıkarlarını" koruyormuş gibi ahkam kesiyordu. Bu arada kendi gibi olan Ali Nadir Paşa’nın İzmir ve havalisinden sorumlu 17. Kolordu komutanı olmasını da sağladı.
İzmir 15 Mayıs 1919'da işgal edildi.
İşgal edileceği herkes tarafından duyulmuş olmasına rağmen Vali İzzet, hala İzmirlileri aldatmaya devam etti. İşgal günü ve haftası onca katliama seyirci kaldı, işgalcilere sevimli görünecek ne varsa yaptı, makamını korumak adına herşeyini fedaya hazırdı. Makamını da korudu hani. O kadar uyumlu o kadar işbirlikçi çalıştı ki, devrin Yunan hükümeti kendisine “Anoteron Taksiarhis” nişanı taktı.
Kimbilir belki öldüğü an ceketinde de bu nişan vardı!



Vali İzzet'in "hastalığı ve ölümünü" tarihçi akademisyen Prof. Engin Berber, aralık 1994'de "Toplumsal Tarih Dergisi'nde", "Aydın Valisi İzzet Bey'in Hastalığı ve Ölümü" adlı makalesinde ayrıntılı şekilde kaleme aldı.
1920'ye geldiğinde İzmir'de işgal, İzzet Efendinin de büyük gayretleriyle adeta kurumsallaşmıştı. Yunan işgalcilerinin her dediklerini yapıyor, her davetlerine icabet ediyor ve Yüksek Komiser Stargiadis ile de arasını iyi tutmaya çalışıyordu. Stargiadis bile İzzet Bey kadar "millete düşman" değildi neredeyse. Ama "kader" işte. Hastalıklı Vali İzzet Bey, takvimler 5 Ocak'ı gösterdiğinde, kalbine yenildi.
Kap krizi ile öldü!
Hep merak etmişimdir, bu Vali, son nefesinde acaba "pişmanlık" duymuş muydu? "Ölüleri hayırla anın" sözüne inanırım da, söyler misiniz bu hainliği tescilli, açık işgal destekçisi herifi nasıl "hayırla" anabiliriz? Kendi yurttaşları keyfen katledilirken, kızlara kadınlara tecavüz edilirken, yağma ve talan doruğa çıkmışken, işgal valisi Stargiadis bie tepki gösterirken bu güya "Türk" Vali'nin sadece "seyirci" olması nasıl açıklanır?
6 Ocak 1920'de Yunan ordusunun "organizasyonuyla" düzenlenen törenle gömülmüş. Osmanlı bayrağına sarılı, ucuna da fesi konulan tabutu, Yunan işgalcilerin ağırlıklı katılımıyla önce Hisar Camisi'ne götürülmüş, İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi kıldırmış cenaze namazını. Sonra Hisar Camisi'nden Emir Sultan Dergahı'na kadar, yine İzmir'deki işgalci yöneticiler, generaller, diplomatlar, vilayet memurları, halk Yunan piyadesinin saf düzeninde "cenaze alayı" şeklinde ilerlemiş ve gömülmüş. Dikkat buyurun, Vali İzzet'in cenazesine işgalci Yunan hükümeti korgeneral rütbesine ulaşmış bir asker cenazesi muamelesi yapmış.
Aradan 100 yıl geçti.
Biz bugün Hasan Tahsin'den Süleyman Fethi Bey'e, gevrekçi kızdan, şehit polislere pek çok "İşgal şehidini" hatırlıyoruz. Peki Vali İzzet'i hatırlayan var mı?
Ciddi soruyorum var mı hatırlayan? 5 Ocak'ın bu adamın da ölüm yıl dönümü olduğunu hatırlayan var mı?
Bense meraktayım, acaba o hainin cenaze törenine kaç kişi "katılmak zorunda" kaldı, kaç kişi "ağlayarak" katıldı? Acaba Rahmetullah Efendi, cenaze cemaatine "merhumu nasıl bilirdiniz, hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye sordu mu? Sorduysa nasıl sesler çıktı?
Size bir "kahraman şehit" bir de "hain ölü" yazdım.
Şehidimiz Fethi Sekin'e yüreğimden dualarla rahmet diliyorum. Ama o "hain ölü" İzzet için Allah'tan dileğim, onu mahşerde, sessiz kaldığı şehitlerle karşılaştırması.
Ne hazindir ki millet olarak hainimiz de çok ama bizi ayakta tutan galiba o gül yüzlü tüm şehitlerimiz!


CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI

  CHP • KURULTAY • BUTLAN • İÇ SAVAŞ CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI Özgürcü müsün, Kemalci misin? HASAN TAHSİN KOCABAŞ   İzmir,...