Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Yaşar Ürük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşar Ürük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2025 Cumartesi

İZMİR’DE AĞIRLAŞAN BİR HASTALIK: YAŞARKEN UNUT, ÖLÜNCE HATIRLA!

                                                             

İki yüzlü, merhametsiz, vicdansız “zamanlar” yaşıyoruz. 

Ve bu zamanda öyle bir "hastalık" ağırlaşıyor ki toplumsal olarak.

Ve bu “hastalık” böylesine “yaşlı” ve “deneyimli” İzmir’i de sarıyor.

İzmir bir "huy" edindi: İnsanı yaşarken “yok” saymak, ölünce “baş tacı” etmek.

Bu şehirde artık “değer”, nefesin tükendiği gün başlıyor. Başlatan “gafiller” bir yana, kimse de sorgulamıyor, “normal” görüyor adeta.

Hayattayken selam vermeyenler, öldüğünde nutuk atmak için sıraya giriyor. Cenazede en ön safta görünmeye çalışıyor, törenlerde en cafcaflı kelimeleri onlar seçiyor. Ölmeden önce aç kal, işsiz kal, dışlan; öldükten sonra “unutulmaz İzmirli” ol.

İşte İzmir’in asıl trajedisi budur.

Hayattayken fikirlerin fazladır, sözlerin rahatsız edicidir, eleştirilerin dokunur.

Seninle yan yana görünmek birilerine yük olur.

Ama öldüğünde…

Artık zararsızsındır. 

Konuşmazsın, hesap sormazsın, itiraz etmezsin. O yüzden ölünün anısını sahiplenmek, yaşayanı sahiplenmekten çok daha güvenlidir. İzmir’in “vefası da” işte bu “korkak güvenliğin” üzerine kuruludur.

Bu sadece bir bireysel kayıtsızlık değil; toplumsal bir alışkanlık yapıldı.

Ölüyü kutsamak aslında bir “vicdan temizleme ayini” gibidir.

Yaşarken yüzüne bakmadıklarını, cenazesinde göklere çıkararak kendi korkaklıklarını gizlerler. Çünkü hayattayken yanında durmak “cesaret” ister.

Ölünce “yanında” görünmekse, kimseye dokunmaz. 

Zaten “tabut” başında kimse de hatırlamaz olan biteni.

İzmir’i özellikle bu “ölü kutsayıcı” siyaset ve yerel yönetim erbabıyla medyacılar, “aydın, özgürlükçü, demokrat şehir” diye pazarlıyor ya?  

Peki, soruyorum:

O halde neden aydınlar yaşarken yalnız kalıyor?

Neden “muhalif sanatçılar ve kalemler” kendi şehirlerinde garip ve sürgün gibi yaşıyor?

Belki de, İzmir’in o çok övülen aydınlığı, aslında mezar taşlarının gölgesinde yanıp sönen bir kandilden ibarettir.

Bu yüzden her ölümden sonra aynı tiyatroyu izliyoruz:

– Önce birkaç vicdanlı insanın çığlığı duyulur: “O yaşarken değer görmedi.”

– Sonra belediyeler, dernekler, odalar anma programları düzenler.

– Ve İzmirli, kendi payına düşen utancı unutur, kendini avutmak için “biz aslında çok vefalı bir şehiriz” masalına sığınır.

Gerçek vefa, mezar taşının dibinde değil, nefes alanın yanında olmaktır.

Gerçek, çelenk göndermek değil, yaşayana destek olmaktır.

Ama bu şehir, kahramanlarını, sanatçılarını, gazetecilerini hep toprağın altında keşfediyor artık!

Ama İzmir’de vefa artık, cesaretten değil; ölüler üzerinden yapılan günah çıkarma merasimlerinden ibaret.

Şu son zamanlarda “toprak” olan nice değerimiz var.


Hemen aklıma gelen Sancar Maruflu. 

Hem de “İzmir Baba” dediğimiz İzmirli… 

Son yıllarındaki özellikle 2010 sonrası sadece bana anlattıklarını yazsam, acaba “birileri” yeniden “utanmayı” hatırlar mı? “İzmir Babanın” İzmir aşkını “Bizans’a” satanlar da acaba “utanma” kaldı mı? 

Konak Belediyesi “vefa” göstermeye çalışmış, İzmir Gazeteciler Cemiyeti de mesaj yayınlamış.

Yahu tek başına İzmir Gazeteciler Cemiyeti, bugün “vefasızlığın” “tek sesliliğin” “despotluğun”, “Bizans ve emperyal seviciliğin”, “ayrımcılığın” kalesi oldu! Vefa kim İGC kim? İsmail Sivri zamanını aratanların “oyun alanı” oldu cemiyet!

Sonra Ercan Doğu var, yıllarca kalemiyle, yüreğiyle, İzmir’de “medya” gerçek “basın” iken el vermiş “ağabey”. Vilayetten emekli olduğunda, o Atatürkçü kimliğiyle “yapayalnız” bırakıldı. Oysa o mükemmel bir “basın öğretmeniydi” … Şiirleriyle ekoldü. Ömrünün son zamanlarında sadece bir kişi vefa gösterdi Ercan Ağabey’e.


Ya Gürol Tulunay?

Hem araştırmacı hem gazeteci… Yıllarca Urla’yı taşıdı sırtında. Balçova’nın yok edilen kimliğini çıkarmaya uğraştı.  Gürol Tulunay sağlığında her fırsatta Balçova’da gelişigüzel yapılmış otellerin altındaki “tarihi” anlattı durdu. Bir tek siyasetçi, vali, başkan, kaymakam, milletvekili de merak edip “Gürol Bey buyurun gidelim” demedi. Gürol Tulunay’ın şu anda hala Facebook’ta duran tarih/gezi yazıları bile, genç İzmirli gazetecilere rehberdir de kim bile kim anlaya?


Gürol ağabeyin sadece “hastane sürecini” anlatsam size, ona ölünce “methiye” düzenlerin içinde kaç kişi “utanır” kendinden? Ama Gürol ağabey tam bir gurur timsaliydi!

Peki, sevin sevmeyin de Tufan Atakişi… İzmir için Karşıyaka için atan kalp, şimdilerde hasta, bilen var mı? Ne olacak eserleri, “İzmir İzmir Dergisi”?


Orhan Beşikçi, Yaşar Ürük, Yaşar Aksoy, Abdülkadir Hazman, İlhan Pınar, Alaattin Gürırmak, Bülent Şenocak, Metin Özer ve daha kimler kimler?

Bunlar yaşayanlar, ama yaşarken de “yok sayılanlar” ve ısrarla "sayılmaya çalışılanlar"… 

Ama olsun varsın, “onların yazdıkları, söyledikleri işimize gelmez” değil mi? 

Allah geçinden versin ama, nasılsa “öldüklerinde” bir iki belediye belki bir anma yapar, Gazeteciler Cemiyeti de mesaj yayımlar…




Sancar Maruflu’nun o “arşivi” ne oldu mesela?

Ama artık “arşivler de” sadece “üç beş tüccar koleksiyoncu ve tüccar çakma tarihçinin" tekelinde nasılsa. 

Nasılsa onlar da alkışlanıyor her fırsatta cahilce ve ruhsuzca!

Benim yazdıklarım “söylesem tesiri yok, sussam gönlüm razı değil” havasında. Ama keşke en azından valiler, belediye başkanları, vekiller yalın olarak dinleseler, okusalar. 

Düşmanlıktan ve kibirli menfaatçilikten uzak İzmir’in gençlerine “rehber” olabilsek…

Ama ne yazık ki İzmir’i “zehirli sarmaşıklar” sardı ve “kurtulacağı” günleri bekliyor umutsuzca.

Ölen değerlerimize minnet, rahmet diliyorum, her şeye rağmen yaşamda direnenlere de sağlık selamet…

      Bu yazıyı okuyup beğenen varsa paylaşsın, yüksek sesle okusun dilerim.

 

7 Temmuz 2020 Salı

İzmirce Bir Haykırış Benimkisi


* İzmir için yüreğini adamış üstadlarıma saygıyla. Onlar hiç de az değil!

Hatırlatmak lazım, inanın hatırlatmak.
İzmir'de yaşıyoruz, "İzmirliyiz" ama nedense hep medeti İzmir dışında arıyoruz sanki.
Hem de yıllardır ve belki de asırlardır.
Ama artık "kemiğe dayandı" o "kahpe bıçak".
Görevlerimiz, makamlarımız, şan ve şöhretlerimizin önünde değil mi İzmir'e sadakatimiz ve borcumuz?
Bunun cesaretle ilgisi var mı?
Vardır belki.
Ama daha çok "aidiyet" ve bilgiyle, aşkla ve sadakatle ilgisi var.
Basmane'den Karşıyaka'ya, Kadifekale'den Gültepe'ye, Eşrefpaşa'dan Narlıdere'ye ortak sevgi duymamız lazım.
Çünkü inanın bana risk artıyor siz farketmeseniz de.
Algı da yaratılamıyor.
"Eskiden" böyle değildi.
Makam sahipleri rehavete girdiğinde, İzmir basınının muhabirleri sokaklarda yakalardı "nemelazımcıları".
Haber olurdu, tepki olurdu. Ve illa ki o rehavete düşmüş makamlar isteksiz de olsa harekete geçerdi.
Ama artık yok...
Siyasi ve sığ ayrımcılıklar "o AKP'li bu CHP'li" ayrımcılığı ne yazık ki İzmir'e kaybettiriyor.
İletişim yok, dayanışma yok.
Kibir ve riya çok!
Aslında o kadar çok "yürekli" ve "bilgili" insanı var ki İzmir'in...
Ama biz onları değil, sığ ve cahil siyasetin hastalığına tutulmuş, yüreksiz, ruhsuz çakma İzmirli güya aydınlardan medet umuyoruz.
Okumuyoruz...
Öğrenme isteğimiz kalmadı.
Sosyal medyada bir iki satırla alim, cellat oluyoruz. Kalp kırıyoruz ama farkında bile olmuyoruz.
Bugün bir vcd geçti elime.
İzlemekten çok hoşlandığım bir vcd.
2013 yılında Tahsin Isbilen dostumun yaptığı, Oktay Gökdemir hocamızın yaptırdığı bir vcd.
"Basmane'de Bir Gün" ismi.
Oturdum yeniden izledim.
Kâh gözlerim yaşardı, kâh heyecanlandım, kâh coştum.
İzlerken de fotoğraflar çıkardım.
Onlarca kıymetlimizden üçü var sadece.
Belki kırdığımız onlarca ama, burada üçü var işte.
Orhan Beşikçi , İlhan Pınar ve Sancar Maruflu...
2013 Basmane Günleri çerçevesinde yapılan duygu dolu bilgi dolu bir belgesel bu.
YouTube'de var mı bakmadım.
(Ama mesela bu belgeseli Sergenc Ineler kardeşimin de tüm Tarkem'cilerin de izlemesi lazım.)
İzmir'imin can aydını çok.
Onlardan sadece üçü var bu paylaşımda.
Ama söz size diğerlerini de ara ara yazacağım. Çünkü onlar "başka amaçlarla" hizmet etmediler İzmir'e. Onlar yazdılar, araştırdılar, konuştular. Ama hep de kırıldılar.
Dün Orhan Beşikçi ağabeyimle konuştum. "Artık çekilmek istiyorum" dedi.
Gece boyu kahroldum.
Oysa Orhan ağabeyin o "Basmane Günleri" yaparken, nasıl titizlendiğine şahidim.
"Başkaları" yapsaydı bu "etkinliği" emin olun "abad" olurdu. Ama o hep cebinden harcadı durdu.
İlhan Pınar, yazdığı onca kitap, makale, çeviri hep İzmir'in "bilinmeyenlerini" bildirmeye yönelikti. Şimdi İzmir'de oturmuyor biliyor musunuz?
Sancar Maruflu, ona "İzmir Baba" deniyor.
Ama evlatları babalarını hiç dinlemiyor, üzüyor, kırıyor. Sancar Baba'yı hastalıklar değil ama bu vurdumduymazlıklar kahrediyor.
Elimde bir liste var, yakında paylaşacağım o listeyi.
30 yıllık gazetecilik yaşamımda tanıdığım insan İzmirliler var o listede. Düşünen, yazan, araştıran ama asla kibir ve riya yapmayan derviş gibi insanlar.
Ama hepsinin ortak özelliği, hayatlarını verdikleri İzmir'e değil ama çakma İzmir ortamlarına kırgınlıkları.
Söyler misiniz bana, onlar yazmasaydı biz pek çok İzmir bilgisini nereden alacaktık, öğrenecektik?
Yazmak istediğim çok...
Çünkü yol uzun zaman kısa.
Ne siyaset umurumda ne de at gözlüğü takmış, menfaat uğruna siyaset yapıp, yazıp konuşanlar.
Yazacağım...
Çünkü "Hasan Tahsin Kocabaş" olarak adımla borcum var İzmir'e.

NOT: Devamı gelecek...

FOTOĞRAFLARDAKİLER:
İlhan Pınar, Orhan Beşikçi, Sancar Maruflu, Yaşar Ürük, Abdülkadir Hazman, Hasan Tahsin Kocabaş


















7 Temmuz 2020 İzmir
#hasantahsinkocabas
#İzmirBİZİZ


1 Mart 2020 Pazar

İZMİR’DE ASIRLIK “MİLLİ FUKARALIK” FOTOĞRAFLARI


Belki canınızı sıkıyorum “sıkça” yazarak. 
Ama amacım “sıkıntı” yaratmak değil, unutturmamak ve İzmir'de geçmişe dönük, fakat bugüne de mesaj verecek bir “farkındalık” yaratmak. 
Ülkemiz acı içinde, gençlerimiz “gerçek amacın” ne olduğunu bilmediğimiz bir emperyal mücadelenin kutsal kurbanları oluyorlar yine... 
Ekonomimiz bizler için yeniden “milli fukaralığın” çanlarını çalıyor. 
“Birileri yerken” diğerleri “bakıyor” ve emin olun “kıyamet” belki de yakın. Ne “yiyenler” yiyemeyenleri dinliyor, ne de yiyemeyenler “yiyenlere” derdini anlatabiliyor. 
Hele de geçmişi yüz yıl bile olmayan bir canavarımız var ki, adına “sosyal medya” diyoruz, orada da herkes infaz ediyor birbirini yüz küsur karakterle. O kadar aleni ki yazıp haykırışlarımız, yine emin olun “sosyal medyanın” yaratıcısı “emperyalizm” içten içe gülüp “Anadolu yine tuzağımıza düştü” diyor. O emperyalizm ki hem içeride işbirlikçileri var hem de sempatizanları. Öyle tabancayla, bombayla da değil saldırı yöntemleri, “böl parçala yut” cinsinden.  
  “Büyük milletiz” diyorlar ya? 
Öyle tabii, aksini düşünmüyorum “büyük” ve “fukara” millet. Milletin bir ferdi olarak yazıyorum şimdi, tekrara düşersem af ola. Ne dönerim yolumdan ne de satarım kimliğimi... Hep söylediğim ve inandığım gibi: “Dünden bugüne Anadolu’da ne varsa bizimdir”... Gerisi boş ve teferruat. 

“Milli Fukaralık” başlığımız...  

Sözünü edeceğimiz “fukaralık” yaşadığım İzmir’de... 
Hem de “maneviyat” süsü verilmiş “milli fukaralık”, hatta hem “milli” hem de “geleneksel” fukaralık.  
Doğduğum, büyüdüğüm İzmir’in “tescilli” fukara mahalleleri. 
Araştırmak, yoğun kafa yormak lüzumu hissetmiyorum. 
Çünkü duyuyorum ki etrafta bir yığın “platform” ve “çalıştay” adı altında toplantılar yapılıyor. “Milli Fukaralığın” yaşayan temsilcisi olarak, akıllara gelmiyorum ama, konuştukları “benim muhitlerim”. “Birileri” çağırıyor “birileri” geliyor ve konuşuyorlar... Hiç gitmedikleri, kıyıdan yukarı bakınca gördükleri, ya da “önceden hazırlayıp” gitmiş gibi yaptıkları yerleri konuşuyorlar. Aralarında, “oralarda” doğmuş olan varsa da “doyduğu” yere biadından belki de kelle-i kübradan “efendilere” hoş gelecek “kelamlar” eylemek muradı sadece. 
Uzun uzun “tarihi analizler” ya da yılları vererek bugünle kıyaslamalar değil derdim. 
Sekiz bin küsur yıllık yerleşim merkezi İzmir’de “bir taraf” asırlardır “yerken” nasıl oluyor da hala “diğer taraf” ısrarla “yemiyor”. Hem yemiyor hem de “sadece şükrediyor” ve sonunda bir şekilde rahmet-i rahmana “cennet” umuduyla “göçüyor”, ölüyor yani? 
Fena takıldım buna ben. 
30 yıl mı desem 40 yıl mı desem bilmiyorum. Belki de doğduktan sonra ilk kez “kıyıya” indiğimde sorduğum soru bu. Bilmiyorum ki hala “kadim cevabı”. Kimse konuşmuyor, çabalamıyor, belki de umursamıyor. Ben neden takıldım, onu da bilmiyorum. Oysa bugün “kıyı efendilerinden” olan pek çok “yukarı soylu” bile takılmamışken, ben neden ısrarla döne dura soruyorum? 


Neyse soracağım yine.  
Bu kez önümde tam fotoğraflar var “dünden”. 
Her birine uzun uzun baktım, hissettim. 
Kendimi koydum o fotoğraflardaki yerlerin bir taraflarına. Çocukluğum geldi aklıma, yağan yağmurlar, kömür kokuları, akan damlar, pencerelerden giren rüzgârın korkutucu senfonileri, karanlık sokaklar, sarı ışıklı yetersiz ampullerin aydınlatmaya çalıştığı odalar, tarhana kokuları, bazen duyulan bebek ağlayışları.  
Başka?  
Başka neler geldi, geliyor aklıma? 
Hem hüzün ve çaresizlik değil ya. Hep kış değil ya yaşanılan. O eski, yıkılacakmış gibi duran evlerin önündeki muhteşem komşuluklar geliyor aklıma. Cenazelerde ve düğünlerdeki kader birliktelikleri. Olmazın oldurulduğu, kimsenin “kaderine terk edilmediği”, olunca “şükredilen” olmayınca da “birlikte sabredilen” yerler ve insanların yaşam sırları takıldığım.  
Ama görüntüleri “bugün” anlayacak kalibremiz tartışılır. 
Çünkü “öne çıkan” hep “özenti ve kabul edilmişlik”. Hiç kimse “tartışmıyor ki” babası, dedesi, annesi ninesi neden fukaraymış, neden hastalıktan ölmüş, neden hayallere yasak varmış da en küçük dertte kurban kendileri oluyormuş? Neden yıllar değişmiş ama “oraların” kaderi değişmemiş? İzmir’in neden “yiyenleri” ve “yiyemeyenleri” sadece “depremde” birleşmiş? 
Fotoğraflara bakınca aslında konuşuyorlar, biliyor musunuz? Konuşmuyorlar, haykırıyorlar fotoğraftaki insanlar, insanlarımız. 
Fukaralığın ve hastalığın ve savaşın ve saldırıların hedefinde yaşayan ve artık kabirleri bile nerede bilmediğimiz eski hemşerilerimiz...  
Oysa bugün biz sadece “güzel” peşindeyiz. 
İzmir'in “padişah imtiyazlı” kitlelerinin, Kordon’da ya da Bornova veya Buca’da hatta Karşıyaka’daki köşk bahçelerinde verdikleri şık şıkıdım ziyafet fotoğraflarıyla anlatmaya çalışıyoruz İzmir’i... 
Ne Damlacık ne Aziziye ne Faikpaşa ne Çorakkapı ne Ballıkuyu ne Yağhaneler ne Çimentepe ne Eşrefpaşa ne Tilkilik ne Selvili Mescit ne Kako ne Anafartlar ne Arap Fırını önemli değil ki! Orada sadece “bizimkiler” yaşadı. Oralarda “bir şey yoktu ki”... 
Benim eklemediğim muhitleri siz yazın isterseniz. Ne değişecek ki? 
Oralarda “şık şıkıdım” hanımlar, ziyafetler, Vali Beylerin katılmaktan “şeref” duyduğu çay partileri yoktu ki...  
Ha şunu da söyleyeyim, adını yazabildiğim muhit ve çevrelerde sadece “Müslümanlar” yaşamıyordu onlarca yıl önce. Gariban Rumlar, Museviler, Ermeniler de yaşıyordu. Ama Kadifekale’nin Basmane’ye doğru yamaçları daha çok Müslümanlardı.  
Zaten “gariban” olanlar hep “bir aradaydı” bir vakte kadar... Zira “fukaralığın” milleti olmaz. O “vakti de” başka zaman yazarım isterseniz.  
Son iki asırdır tek bir gerçek var değişmeyen. Hem de ne olursa olsun değişmeyen. O da reva görülen fukaralık. Öylesine fukaralık ki hem yaşam hem doyum anlamında. Sığınılan sadece “kader”. Doğan doğardı, yaşayabilirse yaşardı, hastaysa ölürdü, büyürse ya evlenir ya askere alınırdı. Asker olanlar da ya şehit olurdu ya da dönebilirse döner, yaşayabildiğince yaşardı. Yaşlananlar ise... Nasıl diyeyim? Gün gelir ölürdü, giderdi işte. Yaşam dönemeçleri olmazdı, fakir doğarsa fakir ölürdü. Çok azı “fark edilir”, “yukarıdan” aşağı iner ya memur olurdu ya öğretmen ya da olabiliyorsa “imtiyazlı beylerin” güvendiği adam olurdu işte.  
Böyle yazıyorum diye kızmayın sakın, ben oralarda doğdum, büyüdüm yaşlanıyorum. 
Eğer 1968’de değil de 1800’lerde doğsaydım benim de kaderim anlattığım gibi olurdu inanın. İki dedem de 1900’lerde doğmuş, çöküşü ve işgali yaşamış. İstiklal harbini ve çok partili hayatı da görmüş ve “işçi” olarak göçmüş. Ben “işçi” olmadım ama sözümü de anlatamadım İzmir’e... Ekrandayken haykırmamın nedeni de buydu, “anlatabilmek”!  
Özellikle Kadifekale yamaçlarına takılıyorum. 
Neler gördü oralar neler. 
Ne muhacirler nne göçmenler, sonra Kürtler şimdilerde hem tarikat baskısı hem Suriye’den “göçenler”... İzmir’in “yukarısı” hep değişmiş yıllar içinde, değişmeyen ne yazık ki “fukaralık” ve çaresizlik. 
Daha önce de yazdım, söyledim. Bugün “Roma Tiyatrosu” alanı içinde kalan, Hacı Ali Efendi Caddesi üzerindeki Kireçlikaya’dan Basmane’ye inen bir yokuş vardır. Ben o yokuşu hem ilk okul hem orta okul hem de lisede indim çıktım. Topaltı İlkokulu, Şehit Fethibey Ortaokulu ve Lisesi’ydi istikametlerim. İşte o yokuş var ya? İster inanın ister inanmayın 1800’lerden beri aynı. Evlerin bile çoğu çok eski. Yollar daracık. Akşamları kapkaranlık. Ben de vurgulayıp duruyorum.  
Geçtiğimiz hafta Yaşar Ürük üstadın da desteğiyle bazı fotoğrafları konuşturdum. Fotoğrafların biri de yolunuz düşerse Apikam’ın dış duvarında, eski itfaiye çıkışlarından birinde duruyor. Bu fotoğrafla birlikte, Sayın Yaşar Ürük’ün de verdiği bir fotoğrafa dakikalarca baktım. Kim çekmiş bu fotoğrafları, ne zaman çekmiş, tam olarak neresi Kadifekale’nin buralar emin değilim, önemli de değil. Zaman sanırım 1800-1900'ler. Ama büyüteçle bakınca yüzlere, o yolda yürüyen entarili, başı fesli erkek çocuğu, o eski evin önündeki ihtiyar, çarşaflı kadınlar sanki dile geldi.  






Bizlerin bilmediği “başka türlü” bir “fukaralık” bu. 
Hani günümüzde bazı belediye başkanları, övünülecekmiş gibi “hayatında hiç denizi görmemiş insanlarımızı denize götürüyoruz” diyor ya? Acaba fotoğraftakiler, o yıllarda İzmir’in “aşağısını” ne kadar biliyordu? Çoğu olan biteni “günah, çarpılırsın” diyenler yüzünden merak bile etmiyorlardı belki. Ya hastalık, yaşlılık, doğumlar? Bu fotoğrafların çekildiği yıllarda İzmir’in “başka yurttaşlarının” kendilerine özgü hastaneleri, bakımevleri vardı. Ya “bizimkiler”? O Konak’taki bizim “Devlet Hastanesi” diye bildiğimiz “Gurebai Müslimin” Hastanesi 1851’de hizmete girmiş yahu. Doçent Başak Ocak’ın aynı adlı eserini okumadıysanız, okuyun. Okuyun da o hastanenin nasıl “mucize” bir yer olduğunu “yukarıya” anlayın. Hepitopu bir hastane...  
Tanıdığı olan “ecnebi hastanelere” gidiyormuş da tabii o hastaneler kabul ederse... 
Ya tanıdığı olmayanlar? Aşağıdaki yaşamla tek noktada benzerlik var, “ibadethane”. Aşağılarda “kilise” yukarılarda “cami”. Zaten fotoğraflarda minarelerin çokluğu gösteriyor bunu.  
Tarih neyi yazmayı tercih ediyor sizce? İzmir tarihi ne yazıyor peki?  
Yok mu “karanlıklar” yok mu yalanlar, yok mu yanlış ve noksanlar? Hem de nasıl. İzmir “hoşgörülü” diyoruz ya? Peki neye göre, kime göre? İzmir eşitlikten, paylaşımdan yana diyoruz ya? Hani nerede peki? Son iki yüz yılda ne konmuş da ortaya, nasıl paylaşılmış? İzmir’de o yukarılarda ömür tüketenler mi, 1922 yağmasına katılmış yoksa “yağma” için “özel davetler mi” yapılmış “başka yerlere”?  
İşgal günleri peki? 
O fotoğraflardaki fukara evlere giren işgalciler “gidin buradan, göçmenler gelecek” demiş mi? Genç kızlar tecavüze uğramış mı? Yaşlılar “zevk” için öldürülmüş mü? Ya “yukarıdan” çıkan “kahramanlar”? Neredeler, kimler, şimdi nerede, hangi kabristanda yatıyor? “Hacı Ali Efendi” kim? “Eşref Paşa” sadece semt mi?  
O fotoğraflar var ya o fotoğraflar? 
Ve sizinle paylaşmadığım niceleri, belki bugünleri yansıtmıyor, belki bugünün şartlarında size bir mesaj vermiyor, belki satırlarım da sizin için boş ve anlamsız. Olabilir... Ama belki de unuttuğumuz, bugün yaşadığımız her sıkıntının nedeninin “dünde” yattığıdır. Onlarca yıl İzmir’de siyasetten ekonomiye “gerçekler” unutuldu, yok sayıldı, önemsizleştirildi. İzmir’in en güzel yerleri “fukaralığın kalesi” olurken, ne yazık ki, paşalardan beylere, başkanlardan vekillere tüm “irade” sahipleri kendilerinin “gerçek” unutturmaya çalıştıklarınınsa “yalan” olduğunu sandılar. İzmir’in bugün en güzel yerlerinin, Kadifekale ve yamaçların nasıl haykırdığını, kıyılar belki duymadı. O en güzel yerlerin çocuklarının sümüklü oluşları, ayaklarının çıplak ya da çamurlu oluşları “beylerin paşaların” midelerini bulandırdı belki ama, o “yok sayılan” tepenin ortasında şehitliğe, yine o yamaçlardan bir şehit gömüldü mü hatırlandı işte.  
Ben yıllarca bunları yazdım, söyledim diye “beylerin” aşağılamasına tabi oldum ama, yamaçlarda kim varsa bana kucak açtı Damlacık’tan Basmane’ye... 
Bugün Tarkem gibi kuruluşlar ya da bazı “sivil toplum platformlarının” çalıştaylarla “fark etmeye” çalıştıklarını, kibirden uzak ben yıllarca gündem ettim ve susturulmaya çalıştım. Sevgili Yaşar Ürük’ün verdiği fotoğraflar ise bulundukları sessiz yerlerinde haykırmaya devam etti. 
Bilenlerin değil, “bilmiş ukalalarının” revaçta olduğu İzmir’de, gerçeklere saygı duyulacağı gün gelir mi bilmiyorum. Bildiğimse ne yazık ki 200 yıldır fukaralığın “millileştirildiği” yerlerin sırları yavaş yavaş ses vermeye başladı. Tabii duyana bu sesler. 
Fotoğraflara iyi bakın. 
Özellikle de “insanlı” fotoğraflara. 
Büyüteçle yaklaşın benim gibi. Yüzlere odaklanın. O minnacık fesli, entarili çocuğa bakın. O kapı önünde oturan ihtiyara bakın. Yolların haline, evlerin durumlarına bakın. İşte görecekleriniz atalarımız! 
Onların ne köşkleri oldu ne de “şık şıkıdım” elbiseleri... 
Onlar belki “Frenk Caddesi’nde” dolaşamadı vitrinlere bakarak. Onlar belki Kordon’da Sporting Club terasında “dostlarının” İzmir’i bombalamasını, beş çayı aperatifi gibi izleyemedi. Onlar işgalciye şak şak yapıp “Kemal’in askerleri” gelirken de “Kemalci” olmadı. Onlar Yunan işgal edince, canını kurtarmak için ecnebistanlara gidemedi. Onlar işgalcinin palikaryalarının dehşetini yaşadı, evinden ve canından oldu belki. Oralar, tepelerinde ay yıldızlı al bayrak yeniden dalgalandığında pek bir umutlandı belki, ama sonra aylar geçti yıllar geçti “gerçek” değişmedi. Kale “kadifeyken” birden oldu “fukara kale” ...  
Ve yıl ha 1800 ha 2020, sorarım size “gerçekten” değişen ne? Ve gerçekten “bir şeyler” değişecek mi “yarın”?  

ESKİDEN BERİ KADİFE(FUKARA)KALE...









CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI

  CHP • KURULTAY • BUTLAN • İÇ SAVAŞ CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI Özgürcü müsün, Kemalci misin? HASAN TAHSİN KOCABAŞ   İzmir,...