Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

28 Ekim 2017 Cumartesi

BİR KARIŞ FAZLA "ŞİMENDİFER" YA DA DEMİRYOLU, PEKİ NEDEN?

İLK SÖZ

Onların söyledikleri her sözün altında, çekilen işgal acısı ve verilen kayıpların kahrı vardı. Onlar, bir daha işgal acısı yaşanmasın, kayıplar verilmesin, gelecek kuşaklar özgür, bağımsız; ama, başları dik yaşasınlar, "kula kulluk" etmeden, özgür ve eşit Cumhuriyet yurttaşları olsunlar diye, düşünmeden konuşmazlar, bilmeden ahkam kesmezlerdi. Onlar ne "düne" düşmandı ne de "düşmanlıkların" sürdürülmesine inanıyordu. Onlar, yedi yüz yıllık bir imparatorluk yıkıntılarından, elde kalmış Anadolu üzerinde inançla, ülküyle ve millet olmanın bağlayıcılığıyla yeni devletin kurucularıydı.
Onlar gerçekten "halka hesap" veren, vermek isteyen bir avuç yurtseverdi...
Onlar Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu kadrosuydu.




Mustafa Kemal'di İsmet Paşa'ydı ve daha kimlerdi... 
Onlar açlığı da esaretin acısını da yaşamışlardı; ama, doğru düzgün çocukluk ve gençlik yaşamamışlardı. Ve daha Cumhuriyet ilan edilmeden, 9 Eylül yaşanmadan kesin kararlarını vermişlerdi.
"Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür", ulusal egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutacak ve asla bir kişiye, aileye, aşirete vermeyecek bir millet olmayı hedeflemişlerdi.
Ulusal hedefe daha hızlı, daha kolay, daha rahat ulaşabilmek için de çağın olmazsa olmazı "demiryolunu" ciddiye almışlardı. Ancak demiryolları, "ulusal egemenlik" elinde  değildi. İmtiyazlar yüzünden Osmanlı, elinde avucunda son ne varsa dağıtmıştı. Çünkü koca Osmanlı 19. yüzyılda artık neredeyse "sömürgeydi"... Hatta bir değil birden fazla ve daha düne kadar Osmanlı'ya düşman devletlerin "kolonisiydi". II. Mahmut ile son padişah arasındaki tarih, bilimsel metodolojiyle bir gün yazılırsa görülecek ki, "gerçek" bugünkü kafalarımızda oluşan gibi değil ya da bir kısmı değil.
Tanzimat, Islahat, Balta Limanı, Düyun-u Umumiye yılları ve Reji denen belanın nasıl teröre dönüştüğü, Osmanlı Devleti'nin güya hakimiyetindeki halka, devlet dışında nasıl zulüm ve cinateyler işlediğini elbet bir gün herkes öğrenecek. Çünkü tarih asla gizlenemez, saklanamaz bir bilim. Geçmiş nasıl saklanır ki zaten. Eninde sonunda "gerçek" yüzümüze vurur ha vurur.
"Bir karış fazla demiryolu" demiş İsmet Paşa. 
Peki neden?
İşte o "neden" o eski vekilin ve o eski vekil gibi düşünüp konuşanlara çarpacak
"gerçek"! (1)

(1)
Bu yıl içinde iktidarın eski bir İzmir vekili, katıldığı bir toplantıda öyle sözler etmiş ki, kendi
kendime düşündüm "gerçek" olan "gerçekleri" onun yüzüne vurma görevi benim olsun istedim. Bu okuyacaklarınız da asla sığ ve cahil siyasete cevap yok. Girmem o tartışmalara. Çünkü benim işim de görevim de "gerçek". 

Hasan Tahsin Kocabaş - 2017 İzmir

ANADOLU'NUN RAYLARLA TANIŞMASI

Aslında "tren" ve "trencilik" Anadolu için o kadar da geç değildi.
1800'lü yılların başında İngiltere'de kullanılmaya başlanmış; bizde de 1850'ler. Ama 1850'ler bugünkü ülkemiz sınırları içinde. Yoksa Osmanlı 1851 yılında 211 km’lik Kahire-İskenderiye demiryolu hattının imtiyazının verilmesiyle "demiryolculuğu" başlatmıştı. Zaten bizdeki "trencilik" hep "ecnebilerin" aldıkları imtiyazlarla yaptıklarıydı başlarda. Doğru ya 19. yüzyılda Osmanlı için "para" ve "yatırım " sözcüklerinin karşılıkları yoktu ki. Devletin tam anlamıyla battığı, sömürgeleştiği yıllardı. Elin İngilizi, Almanı Anadolu'nun kara kaşı kara gözü için mi "trencilik" yapmak istedi?
19. yüzyılda, emperyalizmin doymak bilmez iştahı karşısında Osmanlı Devleti tam anlamıyla "ham yapılacak" bir lokmaydı. Üstelik demiryolları da el değmemiş "ham madde diyarlarına" gidecekti.
Eh arada "Osmanlılar da binsinlerdi" bu "çuf çufa"...
"22 Eylül 1857’de İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Lord Stratford İzmir-Aydın Demiryolunu’nun başlangıcını oluşturacak Punta (Alsancak) Garı’nın temel atma töreninde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Bu demiryolunun, sanayi ürünlerimizin Türkiye’ye girişini kolaylaştıracak faydalı bir sermaye yatırımı olacağı kanısındayız. Hepimizin bildiği gibi, Osmanlı’nın yeniden canlandırılmasında, Avrupa’nın her zamankinden daha çok çıkarı vardır. Batı uygarlığı Levant kapılarına geldi, dayandı. Şimdiye dek geçmeyi başaramadığımız bu kapılar, artık ardına dek
açılacaktır. Açılmazsa, kendi çıkarlarımız doğrultusunda, zor kullanarak bu kapıları açacak ve isteklerimizi kabul ettirecek güce, hatta daha fazlasına sahip olduğumuzu herkesin bilmesini isterim. Anadolu’nun damarlarına yeni ve taze kan aşılayacak olan bu demiryolu gibi üretken girişimleri desteklemek, İngiltere Hükümeti’nin başta gelen görevidir.”
Bence bir kez daha okuyunuz bu "ekselanslarının" konuşmasını. Bu kadar açıkça niyetlerini ilan etme cesaretini nereden alıyor olabilir Bay Büyükelçi? Bu konuşmada derin bir küstahlık hissetmediniz mi? Tarih 1857, yer İzmir ya da Smyrna! Bu ilk "trencilik" deneyimi İngilizlere verilmiş. Kimbilir ne imtiyazlar kaptılar ki, Osmanlı toprağında Osmanlı'ya ve dünyaya hitaben bu küstahça konuşmayı yapmış Büyükelçi. Tahtta Abdülmecit vardır 1856'da. Tanzimat ve Islahat Fermanları da Abdülmecit'in iktidarında çıkmıştır. Aslında emperyalizmin Osmanlı'ya çöküşüdür bu yıllar. Elde yok avuçta yok ama dik durmaya çalışan Osmanlı, paçasını kaptırmıştır bir kere. Canavar emperyalizmin, paçasından kaptığı kurbanını tümden yok etmeden bıraktığını yazmaz tarih.
Yazmaz da 1800'lü yılların Osmanlı idareceleri görmemiş işte bunu?
İngiliz Büyükelçinin sözlerinin vurgusuna bir kere daha dikkat çekeyim.
Ne demiş küstah Ekselansları: "... Osmanlı’nın yeniden canlandırılmasında, Avrupa’nın her zamankinden daha çok çıkarı vardır. Batı uygarlığı Levant kapılarına geldi, dayandı. Şimdiye dek geçmeyi başaramadığımız bu kapılar, artık ardına dek açılacaktır. Açılmazsa, kendi çıkarlarımız doğrultusunda, zor kullanarak bu kapıları açacak ve isteklerimizi kabul ettirecek güce, hatta daha fazlasına sahip olduğumuzu herkesin bilmesini isterim..."
1857'deki açılış töreninde hem de Punta (İzmir Alsancak) Garı'nın temel atmasında bu içinde hem "mavi boncuk" hem de "tehdit" olan konuşmasına dikkat ettiniz mi? İngiliz, Osmanlı'ya hizmet için mi yoksa kendi kanlı emperyalist hedefleri için mi "trenciliğe" talip olmuş? 1857'de yurdumuzda demiryolculuk, gerçekte ne niyetlerle başlamış? Bu sorunun tam ve gerçek yanıtını vermeden bugünü anlayamayız. Hele sömürge olan bir imparatorluktan bağımsız Cumhuriyet devleti çıkaran kadroyu hiç anlayamayız.
Oysa Cumhuriyet'imizin kurucu kadrosu -ki başta Gazi Mustafa Kemal ve İsmet Paşalarbağımsızlığın
ne anlama geldiğini, eğitim öğretim gördükleri yıllarda, Osmanlı'nın subayları olarak çok iyi yaşamışlardı. Belki bugün bazılarımızın anlamak istemediği de budur. Osmanlı'nın 1857 sonrası demiryolu macerasına iki örnek daha vereyim size. İstanbul'da çıkan Mümeyyiz Gazetesi'nin 29 Temmuz 1869 tarihli nüshasından bir haber:
"Osmanlı İmparatorluğu'nda, demiryolu inşası işinin imtiyaz avcısı yabancı şirketler eline nasıl yollardan geçtiğini görmek için şu satırları okumak faydalıdır: 'Osmanlı ülkesinde demiryolları inşası için gereken sermayenin sağlanması dolayısıyla Avusturya şirketleri tarafından aktolunan meclisi meşverette biri Güney Avusturya Demiryolları Kumpanyası'nın kefaleti altında (kredi...) kumpanyasının piyango benzeri gibi her biri yüz florin fiyatında olmak üzere (600.000) piyangolu hissenin ihracına ve bu hisselerin istenilen tutarı aşacağı gerçi sanılıp tahmin olunmaktaysa da şimdi her bir hisse için 78 florin fiyat konularak öncelikle İngiliz ve Avusturya kumpanyaları vasıtasıyla piyasaya çıkarılmasına ve diğeri de her bir hissesi 400 ve senelik faizi de 12 frank olmak ve senede 4 defa piyango çekilerek bu piyangoların ikisine 400.000 ve diğer ikisine de 200.000 frank piyango verilmek üzere 264 milyon franklık bir tür hisse çıkarılmasına dair iki türlü karar verilmiş...' "
Emperyalist Avrupa'nın o yıllarda Osmanlı'ya kurduğu ekonomik tuzakları görmeyen, her fırsatta Osmanlı üzerinden Cumhuriyet Türkiyesi'ne saldıranlar için bir örneğim daha var. Osmanlı Devleti'nin yıkılış nedeni sadece "çağa ayak uyduramamak" değildi. İyi niyetli, yurtsever pek çok devlet adamına rağmen, ruhunu benliğini üç kuruş rüşvet için "emperyalizme satan" devlet adamları da vardı. Kendi ülkesinin geleceğini hiçe sayıp, şahsi menfaatlerini her değerin önünde gören o satılıkların isimlerini ne yazık ki bilmiyoruz. Ancak olaylar ve bazı notlar bize onların varlığını kanıtlıyor. Bugün hepsi birer hayalet gibi aramızda dolaşıyor sanki.
1873 yılının 9 Haziranı'nda İstanbul'da yayımlanan Hulâsatülefkar Gazetesi'nde yayınlanan "Edirne Demiryolu'nun açılış töreni" haberine bakalım şimdi:
"Adı geçen yerden gelen mektup manasına göre Zatı Samii Hazreti Sadaretpenahi ile Vükelayı Fiham Hazaratı saat 9,5 sıralarında anılan mahalle gelme şerefini buyurmuş ve devletli vilayet valisi Hacı İzzet Paşa Hazretleriyle bazı memurlar ve vilayet ileri gelenleri hazır oldukları halde resmi karşılama yapıldıktan sonra orada geçici şekilde tertip olunan bahçe ve istasyon mevkiine rengarenk bayraklar asılmış ve türlü kandil ve fenerler yakılarak fevkalade şenlikler yapılmıştır. Akşam Rumeli Demiryolu sahibi Mösyö Hirş tarafından Sadrazam ile bakanlardan seksen kişiye özel olarak mükemmel bir ziyafet çekilmiş, yemekten sonra Mösyö Hirş'e şerefli Osmanlı nişanının üçüncü rütbesinden ve beraberindeki görevlilere de çeşitli rutbeden nişanlar verilmiştir. Yemeğin sonunda Mösyö Hirş tarafından kendilerine verilen bu güzel bağışlardan ve üne kavuşturmasından dolayı Allah'ın gölgesi padişahın ömrünün çok uzun olması duasını okuduktan sonra gerek Sadrazam'a gerek vekillere yapılan teşekkür töreni orada hazır bulunanlar tarafından da memnuniyetle kabul edilmiştir. Sözü edilen gecede saygıdeğer vekillere özel olarak Sarayiçi denen yer döşenip süslenmiş, onlar bu iç açıcı yerde dinlenirken o gece çeşitli fişekler atılarak sabaha kadar 'Padişahım çok yaşa' diye memur ve halkın içten bağlılık sesleri göklere çıkmış, ertesi günü de saat dört sıraları Eskisaray önünde Sadrazam'a özel olarak bir geçit töreni yapıldıktan sonra adı geçen yerde hükümet memurları ve halkın ileri gelenleriyle kabul töreni yapılmıştır."
Ne diyorsunuz şimdi?
Bu son haberde adı geçen "Mösyö Hirş" kimdir der misiniz?



"Osmanlı'yı yıkılırken hortumlayan biri" olabilir mi?
Ama ben elimdeki kaynaklardan da aktarayım size.
Devleti soyma, halkı sömürmenin tarihi bir gün yazılırsa, kim bilir ne çok şaşıracağız. Mösyö Hirş denen herife nişan takan Osmanlı, gariban halkını da "padişahım çok yaşa" diye bağırtmış.
Ne hazin!
"Baron Hirş, Osmanlı saltanatının en ağır yüz karalarından büyük bir rüşvet ve yolsuzluk rezaletini hatırlatır. Zamanın bazı devlet adamlarının bu adamdan aldıkları rüşvetlerle işletme imtiyazı verildiği gibi Devlet, 190 milyon franga mal olan Rumeli Demiryolları için 790 milyon frang borca girmişti. Baron Hirş hatıratında, Rumeli demiryolları dolayısıyla Türk hazinesinden 270 milyon frang yani 11 milyon Türk altını (1930'ların hesabıyla) kazanmış olduğunu yazar."
Hemen söyleyelim, bu Mösyö ya da Baron Hirş denen vurguncunun, Osmanlı Devleti'ne hem de yıkılırken taktığı borç, Cumhuriyet Türkiyesi tarafından ödendi. "Birleştirilmiş Osmanlı Borçları" arasında bu Baron'un haksızca bıraktığı borç da vardı. Bu borçların son taksidinin 1954'de ödendiğini de hatırlatalım. 1856 ve sonrası tamamen emperyalist hedefler için Osmanlı topraklarında yine emperyalistlerce yapılan demiryolları aslında çağın da ulaşım gereğiydi. Daha sonra Cumhuriyet Türkiyesi'nin titizce ama kendi namına yürüteceği "devletçi" ve "halkçı" politikalar, genç devletin dünyada başı dik alnı açık ilerlemesini sağladı.
Hem de 1950'lere kadar.

ŞU "İMTİYAZLAR" NEYMİŞ Kİ?

Dünya demiryolu serüvenine 1800'lerde girdi.
1800'lü yıllar "cihan devleti" Osmanlı'nın hızla çöküşe döndüğü yıllardır. Tanzimat işe yaramadığı gibi Tanzimat'tan bir yıl önce imzalanan Balta Limanı Anlaşması da özellikle "ekonomik sömürge" olma yolunu açmıştır Osmanlı'ya. Demiryolu ile Balta Limanı Anlaşması'nın ne ilgisi var diyebilirsiniz. Ancak bu anlaşmanın nedeni ile maddeleri o kadar farklıdır ki, Osmanlı bu anlaşmayla sınırsız imtiyaz dağıtma kapılarını ardına dek açmıştır. Yukarıda adını geçirdiğimiz Mösyö Hirş gibi
vurguncular da bu kapıdan rüşvet dağıtarak girmiş ve koca İmparatorluğun üç beş emperyalist ülkenin oyuncağı olmasını sağlamıştır. Osmanlı'nın 1800 ve sonrası tekrar tekrar mercek altına alınmalıdır. Belki daha sonra daha ayrıntılı kaleme alırız; ama, şu imtiyazlara ucundan da olsa bir girmemiz, genel anlamda yararlı olur diye düşünüyorum. Çünkü bu imtiyazların yarattığı sıkıntılar öyle acılar yarattı ki, daha sonraları Cumhuriyet kadroları, özellikle "dış borç" konusunda çok hassas davrandılar. "Bugün para veren yarın emir verir" düşüncesiyle 1950'lere kadar dış borç alınmadığı gibi, yatırımlar konusunda da kılı kırk yaran bir anlayışı benimsediler ve Devletçilik ilkesini bağımsızlığın "olmazsa olmazı" yaptılar. Mustafa Kemal Paşa'nın, 1923'de daha Lozan imzalanmadan, Cumhuriyet ilan edilmeden düzenlenen İzmir İktisat Kongresi'nde yaptığı konuşmanın çok iyi anlaşılması gerekir. Osmanlı, 1800'lerden itibaren ekonomik imtiyazlarla siyasal üstünlüğünü de yitirdi. Arada bazı ulusal kaygılar ağır bassa da, yanlış tercihler İmparatorluğu tarih
sahnesinden sildi attı.
Evet, büyük tehlike farkedilmişti aslında.
1800'lerde Osmanlı'nın uyguladığı yed-i vahit (tekel), özellikle İngilizlerin tepkisini çekmişti. İngiltere Osmanlı'dan, kendi sanayi mallarının ham maddelerini temin edebilmek için Yed-i Vahit (Tekel) uygulamasını kaldırmasını istedi. Önce Osmanlılar buna karşı çıktı. Fakat Kavalalı Mehmet Ali Paşa krizi çıkınca Osmanlı, İngiltere'den yardım istedi. Mustafa Reşit Paşa'nın "gayretleriyle" İngiltere "aradığı fırsatı" yakaladı ve Reşit Paşa‘nın Baltalimanı’ndaki kendi konağında "ünlü" Baltalimanı Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma İngiltere'ye ekonomik anlamda büyük imtiyazlar verirken, gelecek karanlık günlerin de habercisi oldu aslında. Anlaşmayla İngiliz tüccarlar, Osmanlı topraklarında Osmanlı vatandaşlarından bile ayrıcalıklı ve daha az vergiye tabi oldu. Hemen söyleyelim bu anlaşma gibi başka anlaşmalar da başka ülkelerle 1841'e kadar imzalandı. Osmanlı sanayisi, yerli sermaye, iç ticaret bir daha belini doğrultamadı. Devlet borçlanması öyle büyüdü ki, ödeme Cumhuriyet Türkiyesi'nin sırtına bindi. 1800'lerde verilen bu imtiyazların acısı 1954'e dek sürdü. Arada bir dünya harbi ve bir de İstiklal Harbi verildi, yepyeni bir Devlet kuruldu. Demiryolları da 1856-1857'den itibaren hep de "imtiyazlı" devletlerin kumpanyaları tarafından kuruldu. Projelerde bu demiryollarının varması planlanan son durakları nedense hep yeraltı zenginlikleri dorukta doğu bölgeleriydi. Tabii bu hatların geçtiği yerlerde elde edilenler de bir hayli fazlaydı. Anadolu içinde de bazı banliyö projeleri yapılmadı değil. Örneğin İzmir'de; Buca'ya, Bornova'ya, Karşıyaka'ya, Seydiköy'e falan istasyonlar inşa edildi, raylar döşendi. Lakin seçilen bu yerler ya Levantenlerin yoğun yaşadığı yerlerdi ya da Levantenlerin iş yerlerinde çalışan halkın oturduğu yerlerdi. İş yerlerinde çalışan işçileri çabukça trenle getirmek götürmek neye yarar, buyurun siz düşünün. Tabii Levanten aileler de bu trenlerden "özel "yararlandı. Ne de olsa istasyonların bulunduğu yerlerde yazlık ya kışlık köşkleri bulunuyordu!

RAKAMLARA BAKSAK MI?

Osmanlı Devleti'nin yaptırdığı demiryolları ile ilgili birbirine yakın uzunluk rakamları vardır. Burada bazı noktalara işaret koymak gerekiyor. 1857'den 1923'e kadar yapılan demiryollarının bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmıştır. İçte kalan yolların bazıları da savaşlar nedeniyle tahrip de olmuştur zaman içinde. Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusların yaptığı hatlar da vardır. Ama bir nokta vardır ki asla gözardı edilmemelidir. Osmanlı sürecinde bu yollar tamamen emperyalist yabancıların, kendi çıkarları çerçevesinde yapılmıştır. 1923'de kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise kendi parasıyla ve sadece ulusal çıkarlar uğruna demiryolu yapmış ve emperyalizm elindeki hatları da son kuruşuna kadar ödeyip millileştirmiştir.



"Osmanlı İmparatorluğu devrinde 60-65 yılda yapılmış demiryollarından Yeni Türkiye Devleti'ne, hepsi yabancı devletlerin maksatlarına göre ve yabancı sermayelerle yapılmış dar ve geniş 3.350 kilometre hat kalmıştı. Cumhuriyet'in 1925'den 1933 sonuna kadar 7-8 yıl içinde hepsi milli maksatlara göre ve milli parayla olmak üzere yaptığı hatlar 2.048 kilometredir. Osmanlı İmparatorluğu'nda 66 yıllık inşaat kilometre toplamına bölünürse bir yıla 50 kilometre kadar düştüğü görülür. Halbuki Cumhuriyet inşaatı yılda 227'den fazla, yani diğerine oranla dört mislinden çoktur. Yedi yıl zarfında demiryollarımız Malatya'ya, Sivas'a, Sivas'tan Samsun'a, Kütahya'dan Balıkesir'e kadar uzanmıştır. Fazla olarak Anadolu-Bağdat hattı ve şubeleri (1378 kilometre), Mersin-Adana hattı (66 kilometre), Bursa-Mudanya hattı (42 kilometre) ki toplam olarak 1488 kilometre demiryolu yabancı şirketlerden taksitlerle ödenmek üzere satın alınarak millileştirilmiş ve devlet idaresine geçirilmiştir. Demiryolu inşaat planına göre 1936'da demiryollarımızın toplamı 7600 kilometreyi geçecektir. Türkiye Cumhuriyeti yeni yaptırdığı demiryolları inşaatı için bugüne kadar 200 milyon lira gibi büyük bir para ayırmıştır."
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları'nın resmi web sayfasındaki "tarihçe" bölümüne bakalım: "1856-1923 yılları arasında Osmanlı topraklarında şu hatlar inşa edildi: Rumeli Demiryolları 2.383 km normal hat, Anadolu-Bağdat Demiryolları 2424 km normal hat, İzmir -Kasaba ve uzantısı 695 km normal hat, İzmir -Aydın ve şubeleri 610 km normal hat, Sam-Hama ve uzantısı 498 km dar ve normal hat, Yafa-Kudüs 86 km normal hat, Bursa-Mudanya 42 km dar hat, Ankara-Yahşihan 80 km dar hat. Toplam 8.619 km."
TCDD'nın 2011 Faaliyet raporundaki "tarihçe" kısmında çok belirgin bir tablo var. İlginç olan bu tablo 2011'den sonraki yılların Faaliyet Raporları'nda kaldırılmış. İsteyen TCDD'nın resmi web sayfasına bakabilir.


Yukarıdaki tabloyu lütfen dikkatlice gözden geçirin. Cumhuriyet öncesi, tamamen emperyalist amaçlar için Osmanlı'dan çokça da tehdit ve kandırmayla alınan imtiyazlarla yapılan demiryolu miktarı var. Cumhuriyet'in ilk yıllarında ise tamamen milli kaynak ve amaçlarla yapılan demiryolları uzunluğu bulunuyor. Cumhuriyet kurucu kadrosunun, Osmanlı'dan devralınan borçları ödediğini, emperyalistlerin yaptığı ve sınırlarımız içinde kalan demiryollarını da para ödeyerek millileştirdiğini lütfen aklınızdan çıkarmayın. Peki, dikkatinizi çekiyor mu 1951 ile 2004 arası? Sizce neden hepi topu 945 kilometre yapılmış?
 Ne var ki bu 1950'lerde ve sonrasında?
İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye'nin sokulduğu uzun ve karanlık yolları burada tahlil etmeyeceğim. Ancak şu var ki önce Atatürk'ün ölümü, ardından İsmet Paşa'lı yıllar ve 2. Dünya Savaşı Türkiye'yi 1923'deki ruh ve hassasiyetlerinden kopardı. Çok partili hayatın başladığı 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra da ülkede estirilen "Küçük Amerika" rüzgarları ve türlü ekonomik ve siyasi fırıldaklar Türkiye'yi "demiryolu" halkçılığından "karayolu liberalliğine" geçirdi. 1950'lerde, Cumhuriyet'in kurucu kadrosunun kaçtığı "dış borçlanma" başladı. Bir zamanlar İngiltere ve benzerlerinin Osmanlı'ya oyandıkları oyun, 1950'lerde Amerika ve benzerleri tarafından Türkiye Cumhuriyeti'ne oynanmaya başlandı. İkinci Dünya Savaşı‘nda ekonomik sıkıntılara göğüs geren; ama, bir tek vatandaşını savaş cinayetlerinde kaybetmeyen Türkiye, 1950'lerden sonra hem ekonmomik, hem siyasal fırıldakların mekanı yapıldı. Askeri darbeleri ve neden sonuçlarına girmiyorum. Ancak "Atatürk gerçeği" 1950'lerde kemirilmeye başlandı. Karayolu çılgınlıkları, otomobil ithalatları, lastik ve yedek parça endüstrisi, dev benzin şirketlerinin hücumu hep "Küçük Amerika"sevdamızdandı. Ama unutulan bir gerçek vardı ki, o da kendi otomobilimizi, kendi karayolu sanayimizi neden oluşturmayıp "Büyük Amerika‘dan" medet umduğumuz gerçeğiydi.

SON SÖZ

Aslında uzatmadım.
Daha da yazabilirdim.
Ama o kadar hassas bir konuda o kadar cahilce yaklaşımlar sergileniyor ki. 10. Yıl Marşı'yla akıllarınca alay edenler, Anadolu'nun 1838-1923 çilesini nasıl bilmez? Cumhuriyet'in onuncu yılındaki o muhteşem heyecan ve umudu nasıl analiz edemezler? 1919–1938 mucizezini yaratan Türkiye'nin, 1950'den sonra düşürüldüğü emperyalist tuzaklar nasıl olur da gözardı edilir?
Osmanlı'nın yıkılışını, Cumhuriyet'in kurucu kadrolarına yükleyen zavallı beyinler nasıl olur da Baron Hirş'i ve çevirdiği tezgahları unutur?
Osmanlı'nın yıkılmamak için verdiği imtiyazların, kendine silah namlusu olarak dönmesini
nasıl öğrenemediler acaba?
Osmanlı'ya 1880'lerde kurulan büyük kumpasın, 1950'lerde de Türkiye Cumhuriyeti'ne kurulduğunu anlamamak için nasıl bir beyne ve yüreğe sahip olunurki?
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal 1924’de “Memlekete her vasıta ile bir karış fazla şimendifer vücuda getirmek, fakat vaziyet her ne olursa olsun bir gün geri kalmamak düsturu milletin hakiki ihtiyacına tamamen mutabıktır” demişti. Altı yıl sonra 30 Ağustos 1930'da Başbakan İsmet Paşa da hem demiryollarına hem de "şimendifer" ihtiyacına tıpkı Gazi Paşa gibi aynı vurguyu yapmıştı: “Bana şimendiferde esas politikamın ne olacağını sordukları zaman, ‘bir karış fazla şimendifer’ demiştim. Bence şimendifer politikası her şeyden evvel yeni inşaat politikası idi.”
Şimdi isterseniz bir kez daha okuyun.
Mutlaka eksiği vardır bu yazının. Ama galiba büyük eksik, kaybettiğimiz milli hafızamız.
Tıpkı Osmanlı'nın 1838'de kaybetmeye başladığı gibi.




Yararlanılan Kaynaklar:

• A.Nedim Atilla, "İZMİR DEMİRYOLLARI", İBB APİKAM Yayınları, İzmir 2014
• Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (1931-1941), "TARİH IV", Kaynak Yayınları, İstanbul 2001
• Sadık Kurt, "İZMİR'DE KAMUSAL HİZMETLER (1850-1950), İBB APİKAM Yayınları, İzmir 2012
• İsmail Yıldırım, "ATATÜRK DÖNEMİ DEMİRYOLU POLİTİKASINA BİR BAKIŞ", Atatürk
Araştırma Merkezi, http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-35/ataturk-donemi-demiryolupolitikasina-
bir-bakis
• Nazmi Kal, "Cumhuriyet'in Sloganı Bir Karış Fazla Demiryolu",
http://haber.tobb.org.tr/ekonomikforum/2016/268/108_114.pdf
• TCDD Resmi web sitesi
• TCDD 2011 Faaliyet Raporu




21 Temmuz 2017 Cuma

SANKİ HALA SALLANIYORUZ!


Fotoğrafta ne görüyorsunuz? 
Doğanın isyanı mı var yoksa? Yoksa tabiat ana ısrarla mesaj mı veriyor şu "yaradılanların en üstünlerine"?





Dikkat edin yaşadıklarımızı unutuyoruz hep, oysa yazlar daha sıcak kışlar da daha soğuk. Yağmurlar bir garip yağıyor ve her yağışında korkuyoruz, yalan mı? İstanbul'daki afete hücre bilmem neyi dediler dalga geçer gibi... Dün yaşadığımız depremle ilgili de ne garip ve iğrenç mesajlar yayınladı bazı kendine müslüman diyenler... Ya bilim adamları? Öğrenebildiklerimin hepsi faylardan, kırılmalardan falan bahsedip çene suyu çorba yaptılar. 
Tabiat ana çok şefkatlidir aslında. Sever yaşayanları, onlara hep verir de hiç istemez. Belki onun için ana diyoruz.
Biz... "yaradılmışların en üstünü" üstünlüğünü şeytanın hizmetine vermişiz sanki. Ekolojik dengeyi mahvettik, yeşile saygımız, yeşili korumacılığımız sıfır. İnançlı olduğumuzu, her şeyi Allah'ın takdirine bağlamayı pek iddia ediyoruz ama, tabiatın bize bahşettiği derelerin akış yollarını değiştiriyoruz, denizi rant hırsıyla dolduruyoruz, dağları ağaçtan arındırıp taş ocağı kelliğine teslim ediyoruz. Tabiat anaya ihaneti, gelişmişlik sanma aptallığını yaşıyoruz. Ve hala "yaradılanların en üstünü" olduğumuzu iddiaya devam ediyoruz. Allah, yarattığı dünya dengesini bozduğumuz için bize kızıyor mu bilemem çünkü dindar biri değilim. Ama hem üstün hem de cahillerin kul köle olma merakıyla, sadece parasal güçlülülere biat etmesi galiba hepimizi kıyamete sürüklüyor.
Bu fotoğrafı dün "bir yerde" ben çektim. Bir teras burası. İki katlı bir binanın terası. Ve teras tabanı fayans gibi taşlarla döşeli. Binanın çevresinda ağaçlar var. Ve o ağaçların bir yavrusu, teras tabanının taşları arasından büyüyor...
Ne dersiniz? Ranta, paraya beyinsizce hırs yapan bazı insan görünümüzdeki dünya şeytanları yüzünden hepimiz güma gideceğiz belki... Zina, fuhuş, ahlaksızlık nerededir bilemem... Ama bildiğim bir şey var ki riyakarlık... Bir insan nasıl olur da hem yalana, talana hem de İslam'a inanır?
Anlayan varsa bana da anlatsın da cahil kalmayayım!

26 Mart 2017 Pazar

HİÇ Mİ GELMEDİ AKLINIZA MUSTAFA KEMAL PAŞA BE GAFİLLER!

Ne yazacak bir köşem, ne konuşacak bir ekranım veya mikrofonum yok artık... Basın kartım da bir acayip geri alındı sessizce... Zaten yediğim tüm darbelerimi hep sessizlik içinde yaşadım ben... Ergenekon sürecinde yaşadıklarımı, Fetö-Akp ortaklığındaki zulmü unutabilir miyim? Tescilli bir feöcünün kanundışı mekanını yazdım diye, tam üç yıl ekmeksiz yaşarken, o günlerde o fetöcüye yalakalık edenlerin bugün kandırıldık demeleri umurumda değil!
Bir kaç gerçek dostumdan başka kimim oldu ki benim...
Sonuçta İzmirli bir yerel gazeteciydim... Kim duyardı ki zaten haykırsaydım da?
İktidara da diklendim muhalefet de...
Herkesin unuttuğu zamanlarda NUTUK hatılattım, dağıttım da haber mi oldum?
Orta Anadolu'ya, Doğu Anadolu'ya kitaplar, kırtasiyeler, fotokopi makineleri toplayıp yolladım da ödül mü aldım?
Hep denize attım ben denize...
Ben göğsümü gere gere Kuvvacıydım hep... İhtiyaca binaen sarılmadım Atatürk'e ben, yaşam biçimi seçtim. Onun gibi barışçı oldum, onun gibi kinden kaçtım...
Yaşım elliye dayandı... Hatalarım inkar etmem, "kandırıldım" düzmecesine de sapmam... 
Ama fena takıldım şu "İzmir'in Fethi" dayatmasına...
Eylülden beri uğraşıyorum, yazıp yolluyorum...
Kimse Çaka Bey'e karşı değil ki!
2002'lerde Çaka Bey'in büstü kaybolduğunda bn haykırmıştım İzmir TV'den Sabah Resimleri'nden...
Ne çok gülen olmuştu, ne çok ilgisiz vardı...
Hem d AKP içinden...
Şimdi kalkmışlar da bana tarih dayatacaklar ha?
Ama üzüldüğüm meslektaşlarımın teslimiyeti....
Hiçbiri yoktu Çaka Bey büstü kaybolduğunda ortada...
Şimdi baskıyla Çaka Bey yazıp söylüyorlar...
Şimdi geleyim bam teline...
İZMİR'in Fethi sözdeliğine inanan, dayatan, coşku duyan. El çırpan, yalakalık eden, teslim olan, doğru sanan, inanan, gerçek sayan ey ahali!
Diyelim ki ciddisiniz ve inandınız yalanlarınıza!
Peki nasıl bir yürek var ki alayınızda?
Nasıl bir vicdan var ki topunuzda?
Nasıl bir inanç yükü taşıyorsunuz ki sizler!
Bugün bile... Sözde fethi kutlarken, bu kutlama özgürlüğünü dahi borçlu olduğunuz isim MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'tür be hey gafiller!
9 Eylül 1922 yaşanmasaydı...
Muzaffer olmasaydı o kuvvacı ordu...
Teşkilat-ı Mahsusacılar, MİmMim'ciler başarılı olmasaydı...
İyonya Üniversitesi de çalışaydı...
Hain Kambur İzzet ve avanesi de kaçmaya gerek duymayaydı...
Allah aşkına diyeceğim ama...
Neye inanıyorsanız onun aşkına, bu saçmalığınızı da yapabilir miydiniz?
Size İstiklal Zaferi yaşatılmasaydı, siz Çaka Bey'i bilir miydiniz?
İzmir'in Fethi coşkusunu yaşarken gerçekten aklınızdan MUSTAFA KEMAL PAŞA geçmedi mi?
Bu yazdıklarımı istediğiniz gibi kullanın... İsterseniz beni engizisyonlarına sevkedin... Sahte hocalarınızdan aleyhimde fetha çıkarın...
Ne döndüm yolumdan, ne de dönerim... Siz unutturmaya uğraşıtça boşa, ben her saniye haykırmaya devam edeceğim Mustafa Kemal gerçeğini!
Varsın olmasın benden çalınanlar...
Bana sokaklar yeter!
Elbette güneş ufuktan doğacaktır!


30 Kasım 2016 Çarşamba

CAN'IM SIKKIN

Bekledim...
Can gittiğinden beri bekliyorum aslında... Siz şimdi onun "öldüğü" günden bahsediyorum sandınız değil mi?
Hayır... Ben son yedi aydan bahsediyorum...
Aslında gittiği gün de Cuma'ydı... Bugün de Cuma... Ve özellikle cumayı bekledim yazmak için.
Çünkü benim "can'ım çok sıkkın"...
Cuma günleri onunla "özel" günümüzdü aslında... Bunu ne Aylin biliyor ne de bir başkası. Aycan bir ara kuşkulanmıştı ama anlamadı.
Ne bileyim... Bu "özel" günü "özel" yapan sadece tesadüf aslında. Hatta bizim "özel" günümüzde çekip gideceğini bile bilmiyordum. Cuma günleri, yayınım biter bitmez gazeteye gelirdim. En keyifli gündü benim için Cuma. 
Benim Can'ım çok sıkıldı be dostlar...
Son cumamızın tarihi 15 Nisan 2016.
O gittikten sonra paylaştığım fotoğrafların tarihidir bu. İşte tam o gün gitti hastaneye...
Gitmeseli miydi?
Hayır... Umuttu bizimkisi... Ve bana umudunu söyledi Can... Allah şahidimdir söyledi...
Ama umudu başkaydı onun... Can o fotoğrafta el salladı ya?
İşte aslında o an "gitti" belki de...
Can'ı hastaneye uğurlamak için çıktım gidiyorum... Baktım sigaram yok. Önce sigara alıp sonra da gazeteye gitmek istedim. Tam gazetenin karşı kaldırımdan yürüyorum...
Hiç oturmadığı yerde otururken gördüm onu...
"Şşşşşt nereye len" diye seslendi...
Nasıl oldu bilmiyorum... Telefonla fotoğraf çekmeyi de pek sevmem aslında. Hemen doğrulttum makineyi... Çektim iki kez... El sallarken hem de...




Peki kime salladı o eli?
Bana neden sallasın ki?
Yoksa?
"Yok yav" diyeceğim ama diyemiyorum... Şimdi daha iyi anlıyorum. Can "canımı sıkmak için" el sallamış.
"İyi hadi al çabuk gel" dedi... Bunu da anlamadım hiç, bana telefon ettiğinde, sokakta gördüğünde hep "çabuk gel" diyordu... Hatta gazetenin içinde bir yerlerde olsam da, kahve içmeye "çabuk" çağırıyordu.
Döndüm geldim gazeteye. "Bağırış çağırış" odasında oturuyor...
Girişte solda, masanın hemen önündeki koltukta.
Öldürseler oturmam ben o koltuğa... O koltuk Can'ımın koltuğu...
Oda kalabalık o an. Aşağıda kurban kesilecek, Can "yine" kızıyor... Ama bir başka sükunet de var üzerinde. Odadakiler kurbanla ilgilenmeye gidince, kaldık odada yalnız... Koltuğa eğildi, elleri dizlerinin üzerinde. Tam karşısında oturuyorum. Ne söylemeliyim bilmiyorum... Oysa hiç düşünmeden "patır kütür" konuştuğum adam karşımda. Kafasını kaldırıyor... "Hasan" !
"Ne oldu usta" diyorum. Bakıyor önce. Hem de inanması güç ama sessizce...
Can ve sessizlik... Mümkün değil.
"Hasan, geri dönmeyebilirim...." Kesmeye çalışıyorum.
Ne mümkün...
"Hayır hayır dinle... Dönmeyebilirim. Mahir'e de söyledim. Belki dönmeyeceğim. Buraya göz kulak olun. Yoka gitmesin. Sen biliyorsun ne düşündüğümü. Çökmesinler gazeteye. Bir b...k olmaz bu şehirden ama bari yoka gitmesin...."
Dayanamıyorum...
"Yeter ya" diye yükseltiyorum sesimi...
"Sıkıysa dönme... Ben kiminle kurtaracağım Türkiye'yi, İzmir'i? Kim bana öğretecek hesap makinesi kullanmayı?"
Susuyorum... Bir güç susturuyor beni.
Sonra kesilen kurban... Vedalaşma...
Sonra hareket hastaneye doğru...
Ertesi sabah erkenden dayanıyorum hastane kapısına. Ameliyat öncesi göreyim bir kez daha. Çekinerek giriyorum odaya. "Gelsene yaa" diyor...
Ne konuştum, o ne dedi, Aylin ne dedi hatırlamıyorum... Ameliyathane kapısına kadar uğrurluyorum dilimde dua...
Kendi kendime fısıldıyorum. "Alma be Allahım, nasıl olsa senin o Can... Ama şimdi değil.
Bundan sonrası önemli değil, yazmaya da değmez...
Can Süphandağlı'yı siz çoook eskiden beri tanıyor olabilirsiniz.
Ama ben kısacık sürede harbiden tanıdım can gibi Can'ı...
Bir fotoğraf daha var mesela... Sıcakta soğukta çıkıp çıkıp kahve içtiğimiz balkon gibi yerde gazetenin. 2014 yerel seçimleri öncesi. Binali Yıldırım adaydı ya? Esnaf Kefalet mi nedir, oraya ziyarete gelecek. Binali bey bakan değil ama bir polis koruması, akla ziyan. Ben de köpürüp duruyorum. Yoldan geçenlere sataşıyorum "ya neden diğer adaylara da motorlu polisler eşlik etmiyor, sorsanıza" diye... Mahir Dinç de orada... Mahir beni, ben Mahir'i gazlıyorum. Can çıldırıyor... Bir bana kızıyor bir Mahir'e... Aylin arada kalmış... Habire kahve çay yollatıyor, getiriyor bize... Can "ya adam bakan sayılır" diyor "bakan sayılmak nasıl oluyor usta" diyorum. "E işte böyle oluyor" diyor. Bize karşı mı değil mi belli değil. O fotoğraf da öyle çekildi aşağıdan. Can'ı canından bezdirmiştim valla o gün.



Can'la iletişimimiz böyleydi zaten. Bazen aynı konuyu aynı düşüncelerle birbirimize anlatır, ama anlaşamazdık. Aylin az girmedi araya... Bazen canım sıkılır Aycan'ın masasındaki süslü kalemlere takar, gider Can'a şikayet ederdim. "Bu kız neden böyle ya usta" diye... Gülerdi. "Zamane" derdi gözlerini çevire çevire...
Tabii bir de "hesap makinesi" takıntısı var.
Bilmem mi? Öğrendim işte.
Canım sıkılır, sarardım Can'a...
"Ya usta bu kentsel dönüşüm neden olmuyor, bu hükümet para mı vermiyor?"
Özellikle de para vurgusu...
Can'da hava değişir hemen. "Hadi içeri gidelim kahve içelim"...
Odaya geliriz. Karşılıklı otururuz. Birsen hanımın masasındaki hesap makinesini alırdı hemen. Ben de ilk kahkaha patlar tabii. Lakin konu açılmış, Can'ın kafasında fikirler uçuşmaya başlamış. Bir eli makinede, bir elinde kalem kağıt. Çok anlarmışım gibi, İzmir'in konut sorunundan girer, apartmanlşarı yapar, milleti doldurur. Sonra boşalttığı binaları yıkar, bitiş değil ayrışık nizamla yüksek katlar çıkar. Hava sirkülasyonu, sosyal alanlar ve binalar yapılır. Maliyet de arada hesaplanır.
Ben sıkılmış... Can memnun...
Ben Can'ı ne kadar sevdiğimi 15 Nisan'da, bana el salladığında anladım millet.
Her gece telefona giderdi elim ama açamazdım... Aylin'in ve Aycan'ın seslerini beğenmiyordum çünkü. Sanmıştım ki, ben aramayacağım aramayacağım. Ama bir gün Can arayacak "nerdesin len kaçak" diyecek... "Hadi çabuk gel, çay hazır" diyecek... Ya da arayacak "sabah kahvaltı yapma pişi yapacağız" diyecek...
Olmadı.
Onunla gideceğimiz yerler, dolaşacağımız mekanlar, yiyeceğimiz yemekler, içeceğimiz rakılar vardı.
Sonra... Memleketin gidişi, İzmir'de ne olacağı, paranın pulun durumu vardı konuşacağımız.
O da olmadı.
Can'ın gidişinin benim Can'ımı bukadar sıkacağını bilmezdim.
O cenaze namazına gelen işadamları, kanaat önderleri, siyaset erbabı, basın temsilcileri de seviyordur belki Can'ı... Tabii ki üzülmüşlerdir. Ama biliyorum ki, Can'ın bu erkenden gidişinin analizi yapılmadı. Biliyorum yapılmayacak.
Ancak ona sözüm var ben yapacağım.
Can İzmir'i çok seviyordu... O ülkesine aşıktı... Her soruna çözümü, her soruya cevabı, her söze sözü vardı.
Ama İzmir...
İzmir vefasız... İzmir kendini yürekten seven çocuklarını, çocuklarının kendini sevdiği gibi sevmiyor. Sevseydi, Can'ın "kafası atmazdı"... Can'ın yüreği sapasağlamdı... Yüreği sapasağlam olanların beyni isyan ediyor. Ama Can yüreğini, beyninin emrine vermedi. Beyninin emrine verseydi...
Evet verseydi...
Ne benim Can'ım olurdu... Ne de Can benden haberdar olurdu... Ne de bu yazı yazılırdı.
Bana göz kulak ol dedi de, ben o odaya nasıl gireceğim şimdi?
O koltuğa oturduğumda karşımda kimi göreceğim?
Benim Can'ım çok sıkkın millet...
Mİlletimin de Can'ı sıkkın...
Can artık yok... Can'ı alan, sabrını veriyor da, boşluk dolmuyor işte.
Zaten dolamaz ki?
Şimdi merak ediyorum Can ne yapıyor? Yine elinde hesap makinesi, hesaplıyor mu?
Ama hesap kitap bitti...
Baki kalan özlem... O ise "o güne" kadar bitmeyecek.
Nur içinde uyusun... Geç buldum, bağlandım erken kaybettim...
Ve biir merakım daha var...
Bu kent, kendini seven çocuklarını harcamaktan ne zaman vazgeçecek?

21 Eylül 2016 Çarşamba

"9 EYLÜL 1922: ESARETİN SONU" SERGİSİ - Apikam 2016 İzmir

Uzun zaman oldu şöyle "bildiğimce" kamera karşısına geçmeyeli... Apikam'ın sevgili çalışanı kardeşim Nihat, eline aldı el kamerasını ve çekti... O çekti ben konuştum... Şaka yapmıyorum, Türkiye'nin bu sürecinde bizi huzura kavuşturacak yegane anlayış Atatürk düşüncesidir... Özellikle yakın tarihi bilmezsek, bilip de unutursak, çocuklarımıza anlatmazsak, kula kulluğu inanç sayarsak, laikliği, halkçılığı, devrimciliği Atatürk düşüncesinden çıkarmazsak ne oluruz? 15 Mayıs'ı ve 9 Eylül'ü unutursak ne oluruz? İşte bu yüzden daha çok daha çok daha çok yurttaşın ziyaret etmesini istiyorum bu sergiyi... Sırada başka sergiler de var, tasarlıyoruz... Ama ekim ortasına kadar sürecek bu sergiye mutlaka gelin... Sergiyi görmeden, sağda solda konuşanlara lafım yok, onları zaten ciddiye almıyorum... Ama "Cumhuriyetçiyim" diyen dostların gelmemesi, İzmir basınının ilgisizliği üzüyor beni... ha bu arada, Yeni Asır Gazetesi Haber Müdürü Zafer Şahin'e teşekkür ediyorum, geldi ziyaret etti... Bizim başka Cumhuriyetimiz mi var? Bizim başka Türkiye'miz İzmir'imiz mi var?
AK Partili, CHP'li, MHP'li ve tüm siyaset adamlarını, öğrencileri, polisleri, askerleri, Vali Beyi, Emniyet Müdürü'nü, Müftü'yü, Müslümanı, Hıristiyanı, Musevi'yi... Tüm yurttaşları bekliyoruz... Belki iyi olmadı kayıt ama idare edin artık... Dedim ya, uzun zaman oldu :) Şimdiden teşekkürler... Gelenlerin, geleceklerin ayaklarına sağlık...
Hasan Tahsin Kocabaş
















27 Temmuz 2016 Çarşamba

KIZANLARA DONDURMA...



Ne güzel yollar yöntemler uyduruldu... "Kandırıldık, aldatıldık" falan... Peki daha bir kaç yıl önceye dek yazılanlar, söylenenler, o "kozmik" toplantılar falan?? ne yüzsüz, riyakar tiplermiş yahu!' Bari dik dur be... Yazdığının, yaptığının ardında dur be... 
Ya aldanmayanlar? Karşı çıkanlar? Ve "o yollarda beraber yürüyenlerin ortaklığından" zulüm görenler, can verenler, hayatı kararanlar, yuvası yıkılanlar ne olacak? 
Bugün de bakıyorum İzmir'e...
Ne kişiliksiz insanlarmış... Ya da yine takiyye yapıyorlar... Nasıl olsa her kalıba sığıyorlar ve taraftar da buluyorlar... 
İzmir'de özellikle 2002 - 2015 arası didik didik edilmeli...
Krediler, arsa tahsisleri, toplantı odası görünümdeki odalarda gecelerden sabahlara kadar yapılan toplantılar, bu toplantılara girebilmek için salya sümük yağ çekip ikbale erenler...
Yeter be, midem bulanıyor artık...
Sadece asker, polis mi yani? Ya iş dünyası? Para olmasa bu kafdar güç oluşabilir miydi? 
AKP içinde ikili oynayanlar?
Odalarda, laik görünümlü derneklerde?
Önümüzde 9 Eylül var... İzmir'de de Türkiye'de de samimiyetleri tes edeceğiz...
Bakalım etkinliklere kimler katılacak?
Bakalım kaç dernek, oda 9 Eylül açıklaması yazacak?
Bakalım 9 Eylül'de, 29 Ekim'de İzmir'de "neler olacak"...
Özeleştiri diyorum ama, "kandırıldım" diyerek nokta koymayı kastetmiyorum...
O okulların reklamları için takla atanlar... Çocuklarını o okullara kayıt için torpil arayanlar, göze girmek için sağa sola bağış yapanlar hele de "artık onları yok sayamayız" diyenler... Söyleyecek bir şeyleri yok mu? 
FETÖ'nün darbeye kadar kazandığı gücün ayrıntılarını bilmiyoruz... Öğrenir miyiz onu da bilmiyoruz? Bu darbenin yenilenme felaketini yaşar mıyız, o da belli değil... Bir meçhule giden gemi olmaktan kurtulalım. AKP'si, CHP'si, MHP'si, HDP'si artık rehber olarak bilimi alsın, kendine göre tarih yazmayı bıraksın. Madem VATAN diyoruz, o zaman "Vatan" paydasında ön yargısız birleşeceğiz. Öyle Atatürk'e saldırmakla falan olmayacağını umarım anlaması gerekenler anlamıştır. Ha Atatürk'ü de bilgisizce bir obje haline getirmeyelim. İş Atatürk resmiyle de olmaz sadece. Ona bakarsanız, kapatılan Yamanlar okulunun girişinde muhteşem bir Atatürk Köşesi de vardı... Atatürk'ün düşüncelerini, idealini anlamadıktan sonra bir halt olamayız. 
AMA HER ŞEYDEN ÖNCE BİR HESAPLAŞMA OLACAKSA, BU SADECE SİLAHLI KUVVETLER YA DA EMNİYETLE OLMAMALI. BU ŞER GÜCÜN MOTORU, ONA MADDİ KAYNAK SAĞLAYANLARDIR. ONLARIN GEREĞİ GÖRÜLSÜN... 
İşte bu yüzden bu videoyu izleyin Yurtseverler, vatanseverler... Ali Türkşen aslında en temel sözleri etti... 




12 Temmuz 2016 Salı

BAŞBAKAN "YÜZ YILLIK HESAP" DERKEN ?


Uzun zamandır "yazmak" istiyorum aslında...
Aslında yazacak da çok konu var, sabrediyorum... Taşın uzaktan gelmeyeceğini çok iyi anladığım bir ortamdayım. Sürekli "taş yiyorum" hem de "en yakınımda" dediğim yerlerden...
Eskisi kadar çok konuşmuyor, yazmıyorum...
Ama yazmamı engelleyen bir durum da yok... 
Bulunduğum pozisyon aslında mesleğimi de yapmamı sağlıyor ama, dedim ya "yakından yediğim taşlardan" darbeliyim...
Artık çoğu düşüncemi "not" alıyorum, paylaşmıyorum. 
Yüreğimde, beynimde kopan fırtınaları kimseler bilmiyor, bilmeyecek de... "Dostum, kardeşim, arkadaşım" diye bildiklerimin ne kadar bu bağlara sadık olduklarından artık emin de değilim...
Tek başınayım fikri alemimde... 
Bazen o fikirlerin beynimde sessizce çatışmasından, dayanılmaz baş ağrıları da çekiyorum... 
Not alıyor, düşünüyor ve bekliyorum...
Ama bazı konular var... 
O konularda çerden çöpten, ruhsuz ve ahlaksız yorumları dikkate almıyorum. Ama o "bazı konularda" bazı isimlerin yorumlarına takılıyorum... "Yok" diyorum... "Yok olmaz, bu sözlerin karşılık bulması lazım... Birileri yaşama sebebimiz olan tarihleri tahrip ederken de susamam ben" ...
İktidar güçleri inanılmaz bir inatla "tarihi yeniden yazma" gayretinde... 
Hem de ne yazma... 
Çanakkale Zaferi'ni parlatırken, İstiklal Harbi'ni neredeyse yok sayıyor... II. Abdülhamit'i parlatırken, İstiklal Harbi kadrosunu ve özellikle de lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü itibarsızlaştırmaya çalışıyor...
Çanakkale Zaferi'nden sonra düştüğümüz zilleti görmezden gelip, bugün Çanakkale Zaferi'ni anmamızı sağlayan 9 Eylül neredeyse iktidarın ajandasında silinmiş... Ne İktisat Kongresi, ne Lozan, ne Cumhuriyet'in ilk on yılındaki büyük hamleler hep yok ya da yeniden yazılmaya çalışılıyor.  
Üstelik ne bir tartışma, ne bir sorgulama, ne bir bilgi belge alışverişi olmadan, tüm "buyurulanlara" biat edilsin istiyorlar... 
Doğruyu sunduğunuzda küfür ediyorlar, hakaret ediyorlar, itham ediyorlar...
Ama yok... 
Benim "yuttaşlık" hakkım ve kimliğimin temeli İstiaklal Harbi'dir... 
O kadar da kolay savuşturamam ben, duymazdan göçrmezden gelemem... 
Ben görevimi yapmalıyım, mutlaka yazıp kaç kişi okursa okusun, bildiklerimizi hatırlatmalıyım. Bu ülkenin kimsenin, kimselerin babalarının çiftliği olamayacak kadar kutsal olduğunu hatırlatmalıyım...
Başbakan Binali Yıldırım, sadece kendi partidaşlarının bulunduğu bir toplantıda oldukça ilginç bir konuşma yapmış... Konuşmasında "hesabı sadece millete veririz" dediği için ve ben de "milletin sıradan bir ferdi" olduğum için inatla yazıyorum... Bunca yoğun olan Başbakanın, tutup da yazımı okuyup beni arayıp cevap vermesi mümkün değil, ama yazıp en azından dijital ortamdan tarihe not düşeceğim. Çünkü bu sözlere açıklık getirmesi zorunluk ötesi... Belki de bir tarihi fırsat....



Ne demiş Sayın Başbakan?
"... Türkiye zor bir çevrede. 100 yıldır ertelenen bir hesap var. Lozan ile ertelenen bir hesap var. O hesap tekrar karşımıza konmuştur. O hesap bu toprakların kaderini değiştirecek sinsi planların uygulamaya sokulacağı bir dönemden geçiyoruz..."
Lütfen bir kaç kez okuyalım...
Çünkü sadece bu satırlarda hem "doğrular" var hem de sanki "sinsi malum amaç"...
Cumhuriyeti eritme...
1919 – 2002 arasını yok sayma...
Tarihi yeniden yazma...
"Tek partili" yıllara öfke duyarken, "yeni tek parti düzeni liderlerinden" olduğunu unutturma çabası....
Peki bu sözler sadece alkışlanır veya sadece tepki mi çekmeli?
Hayır... 
Israrla tartışmaktan yanayım... 
Trollerinin yaptığı gibi, adımı gizleyim "küfür, tehdit, itham" olmaz bende... Ben biat da etmem... Çünkü "fikrim hür vicdanım hür irfanım hür" benim...
Geçelim...
Ne diyor Başbakan? "100 yıldır ertelenen bir hesap var. Lozan ile ertelenen bir hesap var".
100 yıl dediğimiz 2016'dan 1916'ya isabet eder...
Lozan ise 1923... Yani Başbakanın ifade ettiği bir 1916 ve civarı bir de 1923...
Ve bir "hesap...
Neden sürekli olarak hedefte 1920'li yıllar var?




Neden 1916? Ya da civarı?
Neden iktidar güçleri 16 Ağustos 1838'de İngiltere ile imzalanan "Balta Limanı Antlaşmasını" konu etmez? Neden 1839 Tanzimat ve sonuçlarından bahsetmez? Neden Tanzimattan sonra Anadolu'yu vampir gibi emen Reji'li Düyun-u Umumiye'li yılları açmaz? Neden sürekli olarak "II. Abdülhamit'e övgü Mustafa Kemal'e yergi" siyaseti güderler?
Aslında Başbakan, çok anlamlı bir 100 yıl vurgusu yaptı... Ama 100 yılı aldı getirdi 1923'e damgaladı... Okumayan çoğunluk 1923'ü, 100 yıl önceki tarih zannederse şaşırmam... Sonuçta kültürel hayatımız sadece "beğenmek" ve "paylaşmaktan" ibaret artık! Tartışma yok, araştırma yok, sorgulama yok, uygarlık yerlerde...
Oysa o çok övündükleri Osmanlı son döneminde söylenen bir söz vardır: "Barika-i hakikat, müsademe-i efkardan doğar" yani "gerçeğin ışığı, fikirlerin tartışılmasından doğar"... Peki nerede iktidarın "özgür ve uygarca görüş, bilgilendirme kriteri"?
Oysa Başbakanın sözü, şimdi hepimizi araştırmaya itmeliydi... 
Türkiye tarihinin hala çok aydınlatılmamış, konuşulmayan, yazılıp tartışılmayan süreçleri var. Evet 100 yıl önce her türlü kumpas, devletin dağılması, toprakların paylaşılması hesabına yönelikti. İçten ve dıştan ne çok vurdumduymazlıklar vardı... Tevfik Fikret'ten Namık Kemal'e, Şair Eşref'ten Ziya Paşa'ya neler neler yazılmıştı... Tevfik Fikret'in "Han-ı Yağma" şiirini hiç okumuş muydu acaba Başbakan? O şiir, Başbakanın ifade ettiği "100 yıl" içinde bir yerlerde... Düyun-u Umumiye'nin Reji kolcularının terörünü hiç merak etmiş miydi acaba Başbakan? Padişah efendinin sarayda oturduğu o zamanlarda, kaç zavallı köylünün, Reji tetikçisi kolcularca infaz edildiğini biliyor mu acaba Başbakanımız?
Bir ülke düşünün, ülkenin has yurttaşları fakirliğin her aşamasını yaşarken, sadece "anlaşma" hükümlerince ülkede oluşturulmuş yabancı köleler egemen... Ülkenin sahipleri, kolonilerin kölesi yani... Ama başta Padişah hazretleri, halife-i ru-i zemin hazretleri var; ne alâ!
1838 Balta Limanı Antlaşması ile Osmanlı'nın cellatı olan İngilizleri hiç karıştırmayalım "sinsi hesaba"... 1918'de ABD Başkanı Wilson'un "paylaşım harita paçavrasını" konuşmayalım... Ama 1923 Lozan'ı, Cumhuriyet devrimini yerlerde çiğneyelim, öyle mi?




Din diyanet işlerine girmeyeceğim... 
Her konunun dine bağlanması, dinsel çalışmalarla sürecin yorumlanmasına karşıyım. Çünkü Osmanlı'nın son yüz yılında hakim olan fakirlikti. Yani zenginler ve fakirlerin dinsel farklılıkları ilginçti hilafet Osmanlı yaşamında.
Başbakan yüzyıllık hesaplar derken doğru bir noktayı işaret etti ama verdiği "Lozan" noktası yanlış ötesi bir başka sinsi amaca işaret etti.
Herkes konuşabilmeli...
Araştırma, sorgulama, tartışma olmalı...
Türkiye üzerine oynanan oyunlara girersek, bu oyunlardaki "yerli işbirlikçileri de" açıkça ifade etmemiz gerekir. Tarihten korkarak, gizleyerek ya da değiştirmeye çalışarakda yaşayabileceğimiz tek bir sonuç vardıır, o da geri dönüşsüz bir yokoluş felaketi...Tarihe bakın, Andolu'dan bin yıldır kimler gelmiş kimler geçmiş... Bir de "saygıyla hatırlananlara" bakın... En kötü iletişim bile iletişimsizlikten daha iyidir, iktidarın iki konuda ısrarcı olması geleceğimiz için umuttur. Biri "özeleştiri" diğeri ise "iletişim"... Karşı sesleri susturarak iktidar değil zalim olunur. Oysa tarihte saygıyla anılanlar "zalimler" değildir... 
Atatürk ve Cumhuriyet gerçeği asla silinemez... 
Çünkü Atatürk ve Cumhuriyet kim ne derse desin hep saygıyla anılacaktır.



Not: Başbakan Binali Yıldırım'ın AKP siyaset akademisindeki konuşması, bu yazıya neden olmuştur. Haberi okumak için :
http://www.sondakika.com/haber/haber-basbakan-yildirim-karadeniz-i-akdeniz-i-cevreleyen-8600096/?m=0

CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI

  CHP • KURULTAY • BUTLAN • İÇ SAVAŞ CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI Özgürcü müsün, Kemalci misin? HASAN TAHSİN KOCABAŞ   İzmir,...