Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Eylül 2019 Pazar

EYLÜL’DE İZMİR’DE “İZMİRLİ” OLMAK



Günlerdir hazırlanıyorum, yazıyorum siliyorum, tekrar yazıyorum tekrar siliyorum. Çünkü öyle akıl tutulmaları öyle boş milliyetçi tavırlar, öylesine bilim dışı, metot dışı satırlar ve konuşmalar var ki... Neyi nereden alıp nasıl yorumlayacaksın? Her karşı çıkana cevap vermeli misin? Tarih nedir? Tarihsel olaylar nasıl yazılmalıdır? Kısır siyasi veya koyu ırkçılık kokan, menfaate biat eden cahil tiplerle nasıl uğraşacaksın?  
Biraz da imdadına Teodora Hacudi arkadaşımın facebook paylaşımı yetişti. Ne diyordu Teodora“Eylül'de İzmir’de Rum Olmak” Çok iddialı ve anlayanlar için yürek burkan kelimeler bunlar. Eğer o, İzmir’in yerli yurttaşı böylesine bir dikkat çekiyorsa, ben de çekmeliyim, işte çıkış noktam dedim kendi kendime.  Ama “İzmirli” olmayı öncesine koydum. Türk, Kürt, Rum, Ermeni, Musevi, İngiliz, İtalyan vurguları, resmin tamamını görebiliyorsanız “fazla” geliyor. Saçma sapan “sen daha çok ben daha çok” tartışmaları başlatıyor.  
Evet iddia ediyorum.  
“İzmirli” olmak çok ama çok başka bir duygudur. İzmirli olmak, dünyaya öğretecek kadar hoşgörülü, kafa tutacak kadar özgür, ölümü göze alacak kadar da sadakattir çünkü.  
Çünkü İzmir, binlerce yıldır batıdan esen rüzgarla, doğudan gelen göçleri İzmirli yapmış.  
Ve 1922’den beri her Eylül’de İzmir’de “özgürlüğe” vurgu yapılır da ödenen bedeller konuşulmaz.  
Konuşulmaz çünkü, emperyalist işbirlikçiler izin vermez. O kadar çok bel altı tehdit yaşadım ki, o kadar çok içinde tebessüm olan ve terbiye maksatlı terbiyesizlik gördüm ki yaza yaza anlatamam.  
Bana diyorlar ki “açık açık yazsana”...  
Tabii ki yazarım, hatta size iki yüz yıllık “loca” hikayelerini, bu hikayelerdeki enteresan dönekleri, 15 Mayıs'ta “Yunancı” 9 Eylül’de “Kemalci” olanları, Kramer Palas yemeklerini, Sporting Club buluşmalarını, baharda Bornova köşklerinin bahçelerinde yapılan “ne olacak bu Osmanlının hali” muhabbetlerini, bu muhabbetlerde “mirim, sultanımız iyi ama İzmir’e Kraliçe hazretlerinin dikkatini daha çok çekmeliyiz” söylemlerini, yangına rağmen yenilenen İzmir’de, nasıl olur da guraba-i mahallatın 200 yıldır aynı sokaklara mahkum olduğunu da anlatırım. Size yıllar, kişiler üzerinden öyküler, olup olmadığı meçhul kahramanlıklar ve ihanetler de anlatırım. İzmir sermayesinin nasıl oluştuğunu, kimlerin Nureddin Paşa’yla “şak” diye sıkı fıkı olduğunu, katırlara sürüklenen para kasalarının nerede ve kimlerin kontrolünde açıldığını da anlatırım. Tekrar ediyorum tek tek isimler de veririm... Ben İZMİRLİYİM çünkü! 
Ama vermeyeceğim...  
  Her yıl tartışıyoruz İzmir Yangınını... Oktay Gökdemir Hoca, çok güzel bir belgesel hazırladı. İsteyen onu izler ve öğrenir. Çünkü İzmir yangınına öyle bir takıldık ki, kim yaktı falan diye, o yangından sonra olan biteni, sanıyoruz ki “kahramanlık destanı”. Haydi oradan yahu... O yangından sonra tarihin bile utandığı bir yağma ve talan yaşandı İzmir’de...  
İşte derdim bu benim... 
Çünkü ben 1922’de İzmirli olmadım... 
Sağdan soldan da gelmedim 1922’de... 
Bir yerlerde “İzmir’de yağma var hücuuum” diye bağıran kansızların çağrısıyla da gelmedi benim dedelerim İzmir’e. 
Şimdi dikkat edin okuyacaklarınıza. Sizi önce biraz geriye, 1857’ye götüreceğim.  
22 Eylül 1857’de İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Lord Stratford İzmir-Aydın Demiryolu’nun başlangıcını oluşturacak Punta (Alsancak) Garı’nın temel atma töreninde yaptığı konuşmada şöyle diyordu:  
“Bu demiryolunun, sanayi ürünlerimizin Türkiye’ye girişini kolaylaştıracak faydalı bir sermaye yatırımı olacağı kanısındayız. Hepimizin bildiği gibi, Osmanlı’nın yeniden canlandırılmasında, Avrupa’nın her zamankinden daha çok çıkarı vardır. Batı uygarlığı Levant kapılarına geldi, dayandı. Şimdiye dek geçmeyi başaramadığımız bu kapılar, artık ardına dek açılacaktır. Açılmazsa, kendi çıkarlarımız doğrultusunda, zor kullanarak bu kapıları açacak ve isteklerimizi kabul ettirecek güce, hatta daha fazlasına sahip olduğumuzu herkesin bilmesini isterim. Anadolu’nun damarlarına yeni ve taze kan aşılayacak olan bu demiryolu gibi üretken girişimleri desteklemek, İngiltere Hükümeti’nin başta gelen görevidir.” 
Bence bir kez daha okuyunuz bu "ekselanslarının" konuşmasını. Bu kadar açıkça niyetlerini ilan etme cesaretini nereden alıyor olabilir Bay Büyükelçi? Bu konuşmada derin bir küstahlık hissetmediniz mi? Tarih 1857, yer İzmir! Bu ilk "trencilik" deneyimi İngilizlere verilmiş. Kim bilir ne imtiyazlar kaptılar ki, Osmanlı toprağında Osmanlı'ya ve dünyaya hitaben bu küstahça konuşmayı yapmış Büyükelçi. Tahtta Abdülmecit vardır 1856'da. Tanzimat ve Islahat Fermanları da Abdülmecit'in iktidarında çıkmıştır. Sözün açıkçası aslında emperyalizmin Osmanlı'ya çöküşüdür bu yıllar. 
Dikkat edin lütfen. İzmir’in işgali bu tarihten 62, kurtuluşu ise 65 yıl sonradır.  
İngiliz sefirinin nasıl emperyalist İngiliz çıkarına vurgu yaptığını, vurgusuna tehdit de eklediğini unutmayın. Tamamen emperyalist bir yüzsüzlükle ne diyor Sefir? “Osmanlı’yı canlandırmak” diyor. Haydi inanın buna şimdi. Acaba bu sefir Punta’da bu sözleri söylerken, dinleyenler arasında Osmanlı’nın valisi, paşası, hocası falan var mıydı? Yorum yapmayacağım. Çünkü imtiyazlarla birlikte rüşvet çarkı öyle bir dönmeye başlamış ki, devletleri batarken, halkları perişan olurken “birileri” abat olmayı başarmış inanın. Ve bu “başarılar” ne yazık ki Anadolu’da hiç eksik olmamış. Savaş zenginleri, deprem zenginleri, imtiyaz zenginleri derken Türkiye 65 yıl sonra “zafer zenginlerini de” görmüş.  
Bize dayatılan hep “Yunan”, Yunanlara dayatılan da hep “Türk”...  
Dayatanlar kim?  
Hep aynı adresler. Bugün de inanın böyle. Al ABD’yi vur İngiltere’ye...  
Dikkatimi çekense bizim Kurtuluş Mücadelesi ve zafer noktalarında şu İngilizlerin “antin kuntin çalışmaları neden yeterince incelenmemiş? İşgali sağlayan İngiltere, destekleyen İngiltere, savunan İngiltere ama tek düşman Yunanistan! Hatta daha da ileri giderek yerli halkları da “düşman” belledik yıllarca. Ne anılara indik ne anıları dinledik. Hep söylüyorum iddia ediyorum, duyduklarımızla okuduklarımız örtüşmüyor. Ne 1919 ne 1922 “apaydınlık” değil. Aydınlık olmasını da ciddi ciddi engelleyenler var. Hem içeride hem de çokça dışarıda. 
İzmir’in işgali öncesi toplumsal havalar hiç dikkat çekmedi. Hani sanırsın ki pat diye 1919 gelmiş, aylardan da Mayıs olmuş. Yunan Başbakanı Venizelos uzosunu içerken emir vermiş haydı vre gideli Zimirni’yi işgal edelim”! Ciddi söylüyorum sanki böyle olmuş. Ne Balkan savaşları ne Almanların tezgahında per perişan olduğumuz 1. Dünya savaşı ne Balkanlar’dan göçler ne Selanik meselesi hiç olmamış gibi.  
Yunan geldi... Sonra Kemal’in askerleri geldi, Yüzbaşı Şerafettin Hükûmet Konağı’na bayrak astı, sonra yangın çıktı, sonra söndü, sonra fuar yaptık, enkazı kaldırırken ölen atları da heykelleştirdik!  
Eeee? Başka?  
Bir grup çıkmış “Türkler İzmir’i yaktı, Ermenileri Rumları katletti” der... 
Diğer grup “Hayır İzmir’i Ermeniler Rumlar yaktı, kimseyi de katletmedi” der... 
Ve bu neredeyse 100 yıldır devam eder. İnanın bana “birilerinin torunları da” bulundukları “teraslarda” viskilerini yudumlarken tebessüm eder. Benim fakirlerim de hala Kadifekale’den Basmahane’ye 200 yıldır ellenmeyen sokaklardan iner, düne kadar da çöplerini eşekler taşır!  
Ne muhteşem anlatımlar yahu!  
Hani İngilizler efendiler?  
Ama başa dönelim şimdi.  
Tarih 15 Mayıs 1919.  
İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edildiği gün. Sadece o gün hunharca katledilen tüm Türk Müslümanları biliyor muyuz? Yoksa sadece “bize öğretildiği kadarını mı” biliyoruz? O gün “ilk kurşun” diye tarihe geçirdiğimiz Hasan Tahsin’in heykelini 1970’lere kadar neden dikmedik? Miralay Süleyman Fethibey’in cenazesi bugün nerede? Kanlı üniformasını, dişlerini neden çocuklarımıza gösteremiyoruz? O güzelim lahti, mezar taşı neden yıllarca Agora’da mahzun ve terkedilmiş bırakıldı? Şehadete erdiği ev bugün ne hallerde? İyi ki Katip Çelebi Üniversitesi düşündü de, yıllar sonra kemikleri olmasa da lahti yerine kavuştu. Burada lahti onaran Akın Ersoy’a da teşekkür etmemiz lazım. Ya Kapılar’da şehtliği olan polisler? Neden onları da “terk ettik”? Peki Damlacık, Tilkilik, Kemeraltı, Anafartalar, Hatuniye, Konak, Kordon, Mezarlıkbaşı’nda zevk için katledilenler? Ne zaman andık onları? O hayvan gibi sürüklenen, hayvan ambarlarına tıkılan liseli çocuklarımız? Sarı Kışla’dan silahsız çıkan ve katledilen subaylarımızın kaçının adını biliyoruz? 
Yahu bırakın bırakın da tansiyonum çıkmasın. Kurtulus ve Kuruluş’un kenti İzmir’de” neden bir “Milli Mücadele ve Cumhuriyet Müzemiz” düşünülmemiş? Neden o kahraman müftü Rahmetullah Efendi’nin adını taşıyan bir yer yok? Evi adeta metruk olmuş? Sarı Kışla’yı “yıkanların” asıl niyetleri neydi? Acaba gizli efendilerinden “geride bir şey kalmasın” emri mi almışlardı? Rüzgarın dönüşü olmayaydı, 1922 yangını daha nereleri yakacaktı?  
1919 İşgalinin özellikle ilk 40 gününde katledilenlerin gerçek sayılarını bile bilmiyoruz da, sağda sola mezarlarını bulunca “ah vah” ediyoruz.  
 Ne yazık ki savaşların hukuku yok. 1919 Mayıs’ında çok acılar çekti İzmirli Türkler. Ama İzmirli Türkler hep acılar çekti. Su “aşağı mahalledeydi”, elektrik “aşağı mahalledeydi”, okul, hastane, pastane hep “aşağı mahalledeydi”... Belediye reisleri, valiler Türktü ama ilgileri daha çok “aşağıyaydı”.. Merhamet ve vicdan sahipleri bir şeyler yapmak istedi ama yetmedi. Çünkü Osmanlının savaşlarında hep Türkler ölüyordu, savaş olmadığı zamanlarda da Levantenlerin imtiyazlı işletmelerinde “ucuz işçi” oluyordu.  
Tabii burada iş “fakirliğe” gelince İzmir’in fakirleri ayrımsız hep bir aradaydı. Fakir Rumlar, fakir Ermeniler, fakir Museviler, fakir Müslümanlar hep bir aradaydı. Levantenlerin kurduğu Düyun-u Umumiye Reji Kolcu gruplarının öldürdükleri de hep Türkler ve Rumlardı. İmtiyaz İngilizlere verilmişti bir kere... İngilizler de imtiyazı Levant’a dağıtmıştı. Zira “kadim emir” böyleydi. İzmir'in fakirleri ya işte ya savaşta ölecek, zenginleri de Sporting Clup terasında beş çayı içecekti. İçti de... Hala da içiyorlar inanın! 
 Yani sözün özü mesele “katliamsa” bu katliamın kurbanları hem Türkler hem Rumlar hem Ermenilerdir. Almanlar Türkleri Rumlara, İngilizlerse Rum ve Ermenileri Türklere düşman etti. Bu kadar açıktır bu.  
İşgal sırasında da Kurtuluş sırasında da o kadar çok insani olay yaşandı ki İzmir’de. Belki size bir gün onları da yazarım. Ama şunu bilin ki, İzmir’in temel halkları birbirlerine düşman olmamak için çok çaba gösterdi. Ancak çimenlerin, fillerin tepişmelerini önlediği nerede görülmüş? Olmadı olamadı... 
Yangın şurada çıktı, rüzgâr şöyle esti, önlemler yetersiz kaldı.... 
Çok söz söylenebilir.  
Ama benim kurgum şudur: 
Türk ordusu İzmir’e girdiğinde, İzmir’de yeterince Yunan askeri yoktu. Türkler İzmir’e girmeden birkaç gün önce Metropolit dışındaki tüm yönetim ve hatta Osmanlı vali ve belediye reisi de kaçmıştı. İzmir’e gelebilen Yunan askerleri de adeta ölü gibiydi. İzmir’de sadece yoğun olarak yerel halklar vardı yani. Ancak Yunanların gidişi ile Türklerin gelişi arasında sıfıra düşen asayiş, Nurettin Paşa’nın da gelişiyle başka bir hal aldı. Dikkat edin, Mustafa Kemal’in Nutuk’ta Nureddin Paşa’dan pek hoş bahsettiğini söyleyemeyiz. Nurettin Paşa’nın, İzmir’deki Amerikan ve İngiliz diplomatları ile, gemilerdeki yabancı subaylarla neler görüştüğünü araştırmak lazım. Siyasi yönü tartışılmaz olan ve Helen rüyasına yürekten bağlı Hrisostomos’un, İngiliz korumasındayken, korunmasından vazgeçilip Nurettin Paşa'ya teslim edilmesinin “sebeb-i hikmeti” hala meçhul.  
Tahminim, Hrisostomos bir yıl bulup Mustafa Kemal’le görüşebilseydi, galiba bundan en çok İngilizler rahatsız olacaktı. Bu arada esir edilen Yunan Başkomutanı Trikupis’e kahve ikram eden Mustafa Kemal’in, Hrisostomos’la görüşmek istemediği iddiası bana zorlama bir “resmi tarih” dayatması gibi geliyor. Kaldı ki Nurettin Paşa ile Hrisostomos arasındaki “anlaşmazlığın” işgalle alakası da yoktur. Karşılıklı nefret yıllar öncesine dayanır.  
İşgal sonrası hapishanenin açılması, belli noktalara yönlendirilmesi, hafiften yağma ve öldürmelerin başlaması, çocukluğumda duyduğum ama hakkında hiç bulguya ulaşamadığım “Kör Pehlivan Çetesi’nin” atlı, silahlı, başı bozuk adamlarla özellikle Rum ve Ermeni mahallelerindeki eylemleri de araştırılmazsa yakın zamanda başımıza iş açacak gibi.  
Burada hemen vurgulamam gerekiyor.  
Yunan’ların gidişi, Türk ordusunun gelişi ve yangına kadar olan sürede İzmir’de düzenli askeri birlikler var. En çoğu da İngilizler. İngilizlerin ajan takımları da işgal öncesinden itibaren İzmir’i mesken tutmuşlardı. Çok iyi Türkçe konuşur, Rum ve Ermenilerle araları çok iyi, Levanten iş adamlarının çalışanları gibi de görünürlerdi. Cevabını bulamadığım soru şu. Bu İngilizler İzmir’de neden “iyiye” katkı “kötüye” engel olmadılar? Türk ordusunun İzmir’de asayişi sağlaması birkaç gün sürmüştü. Zaten ardından da yangın çıkmıştı. Acaba bu arada İngilizleri ciddi panikletecek bir şeyler mi yaşandı? Yangın 9 Eylül’den 4 gün sonra başlıyor. Üstelik yangının başlama alanı, Nurettin Paşa'nın makamına da çok yakın. Mustafa Kemal ve komuta erkanı da İzmir’de. Asayiş güvenliği hala yok desem, Mustafa Kemal nasıl gelmiş? Ki kurtuluştan bir gün sonra geliyor.  
Yangın inanılmaz başlıyor, genişliyor. Peki ilk başlangıçta yangının genişleyebileceği düşünülüp, yangın alanlarındaki insanların nakliyesi akıllara geliyor mu? Sanmıyorum. Yangın kontrol altına alındıktan sonra ise o “korkunç yağma” başlıyor. Bu yağma günlerini hiç duymak istemedik. Kendi şehitlerimize sahip çıkmadığımız gibi, yanlışları da hep halının altına attık. Attık ama bunun nedeni bence çok açıktı. Çünkü İzmir yangını ve sonrası aslında ciddi gündem olmuştu TBMM’de. (O günlerin oturumlarına TBMM web sayfasından siz de ulaşabilirsiniz.) 29 Kasım 1922 tarihli gizli celsede Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey “20 bin ev yandı... Gayr-i Müslimlere ait olan mal ve eşyadan pek azı kalmıştır... Zarar en az hesapla 300 milyon altından fazladır” demiş. Yine Mardin Mebusu İbrahim Bey söylentilere dikkat çekerek: “İşitiyoruz ki, İzmir'in yağmasına birçok subay, komutan iştirak etmiştir. Bu vaki midir? Sonra Birinci Ordu Kumandanı Nurettin Paşa bütün nakit parayı ve eşyayı almış, birçoklarını dağıtmıştır. Bu doğru mudur? O paralar ne miktardadır? Karahisar Mebusu Mehmet Şükrü ise Sakallı Nureddin Paşaʼnın kasaları bomba ile açtırdığını, el koyduğu paraların ne kadar olduğunun bilinmediğini söylüyordu.  
İşin ilginç ve acı tarafı İzmir yangını çabuk öğrenilmiş ve neredeyse Türkiye’nin her yerinden İzmir’e akınlar olmuştu. Emval-i Metruke’nin tasfiyesine yol açmıştı yangın açıkçası. Bu olaya benzer bir hadise de siyasi iktidar tarafından ve yine içinde İngiliz parmağı da bulunarak 6-7 Eylül 1955’de İstanbul ama illa ki İzmir’de yaşanacak ve tarihin cilvesine bakın ki olay yerlerinden biri de 1922 yangının başladığı ve daha sonra İzmir Fuarı olacak yerdi.  
Biz yıllardır sadece “yangını kim çıkardıya” kafa yorduk. Aslında bunu bize dayattılar. Dayatanlar hala uğraşıyorlar aslında. 2020’nin, Sevr’in yüzüncü yılı olduğunu hatırlatırım size. Dört kuşak öncesinin işlediği suçlar elbette bugün hiçbirimizi bağlamaz. Ama yalan üzerine kurulan ve ırkçılık kokan anlatımlar, yeni kuşaklara düşmanlı tohumları atar. İzmir’de bugünkü fuarın bulunduğu yer 100 yıl önce farklı bir kültürün yaşam alanıydı. İzmir tarihsel hoşgörüsünü de bun farklılıklarından alıyordu. Belki eşitsizlikler, adaletsizlikler vardı ama, kaybeden hep yerel halk kazanansa imtiyazları sömürü aracı olarak kullanan denizaşırı halkların temsilcileri oldu. Sömürü isteği hala devam ediyor, halklar birbirlerine hala düşürülmeye çalışılıyor. Ne yazık ki derinliği olmayan sığ ve cahil merkezler, edindikleri kazançlarla düşmanlığı körüklüyor.  
Ben 52 yaşında artık gazetecilik yapmayan bir gazeteciyim. Tarih metodolojisine sahibim. 1974’de ilkokula başladım ve “yavrukurt” oldum. Her 9 Eylül’de biz bir ün tekrar Yunanlar gelirse, onları nasıl öldüreceğimizi” düşünüyorduk. Ama biliyor musunuz ben Miralay Fethibey’i ancak ortaokula “Şehit Fethibey Ortaokulu’na gittiğimde öğrendim. İnanın artık Yunanistan’da da yaşıtlarımın aynı cenderelerden geçtiğini biliyorum. Yunanca bilmesem de tercüman aracılığıyla çok tartıştım. Kim kimi daha çok kesti inanın önemli değil. Ne onlar tüm kayıplarının farkında ne de biz. Ve bu güzel şehrin, emperyalist kurbanı olduğunu hala kavrayamadık. Oysa bunları birlikte çıkarabiliriz ortaya. Kimsenin milliyetine, dinine küfretmeden, sadece “insanlık” adına yürüyebiliriz. Biz maşaların eylemleriyle çok uğraştık. Oysa o maşaları tutan emperyal elleri tutup kırabilirdik. Ve tarihimizde bize öğretilen bazı “kahraman ve iyi” insanların, aslında sıradan “hırsız”, adı bile geçmeyen ve sadece bir TV dizisi ile öğrendiğimiz “Gavur Mümin” gibi gerçek kahramanların da, özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz insanlar olduğunu anlayabilirdik.  
Size fuar enkaz alanının temizlenmesi sırasında gizlenen bazı gerçekleri de yazmak isterdim. Ama belgeler eksik. Bunlar benim düşüncelerim. Katılan katılır katılmayan katılmaz.  
Ben artık duyduğuma inanmıyor, gördüğüme aldanmıyorum. Aynada gördüğüm yüzle aram iyiyse ben de iyiyim.  
Emperyalistlerin çıkarları uğruna kurban olan masum Türkleri, Rumları, Ermenileri saygıyla anıyorum. Keşke savaş olmasaydı... Keşke kimse kimseyi kandırmasaydı... 
Keşke İzmir yine “çok sesliliğin, çok renkliliğin” merkezi olsa.  
Umutsuz muyum? Hayır!  
Çünkü ben “davetle” İzmirli değilim... 
Ben İzmirliyim... 
İzmirli olduğum için de her Eylül İzmir’de yüreğim acıyor...  



Hasan Tahsin Kocabaş, Smyrna

10 Şubat 2019 Pazar

HATIRLATIYORUM

HATIRLATIYORUM 1
İKTİDARIN İZMİR KÜLTÜRÜNE KATKILARI (!)


Durayım diyorum, konuşmayayım, yazmayayım diyorum, sadece izleyim diyorum ama olmuyor. Cehaletin menfaatçilikle kolkola yürüdüğü siyasi yollarda benim işim olmaz ama, üç kuruşluk menfaat uğruna da olmuşlara olmamış diyenlere isyan ediyorum. 
16-17 yıldır ülkemizi idare eden iktidar partisinin belediye başkan adayı Nihat Bey dinamik bir şekilde konuşuyor, dokunuyor, dinletiyor. Tamam, iddiası var kendince idealini yaşama geçirmeye çalışıyor. İyi de, bu aday muhtereme, özellikle, mensubu olduğu partinin kültür çalışmalarında kimler “klavuzluk” ediyor? 
Şu ana kadar duyduğum kişilerin, geçmişe dönük duyarsızlıklarını bizzat yaşayan eski bir gazeteci olarak bazı hatırlatmaları yapmak da sanırım görevim. Çünkü anladığım kadarıyla muhterem adayla görüşen “izmirli” gazetecilerin de hatırlayıp soracaklarına inancım yok. Şu anda yapılan sadece “minareden at beni, in aşağı tut beni” ve “sen ben bizim oğlan çene suyu çorba” vesselam.
2012 yılına ait iki fotoğraf size şimdi. 
Bu konuya bizzat Orhan Beşikçi üstadım da şahittir!
Amacımın tartışma açmak olmadığını, sadece bilgi vermek ve hatırlatmak olduğunu da belirtmeliyim.
Basmane’de “Kumrulu Mescit” adıyla bilinen ibadet mekanını biliyorsunuz. Bir vakıf eseridir burası. Burayı İzmir gündemine ilk sokan da Orhan Beşikçi idi. Onun sayesinde bu ata yadigarını öğrenmiştik ve durumu içler acısıydı. Gündemde tuta tuta restorasyon kararı alındı. Ve bu mekanın mahvolma süreci de böyle başladı. 
O vakitler iktidar partisiyle malum örgüt kolkola beraber yürüyorlardı yağmurlarda. Tarihler de 2011 ve sonrası. 
Bir kış günü çatının açılmasıyla başlayan saçmalıklar, çatının açıldığı gece yaşanan fırtına ve yağmur, mescit içindeki tüm kök boya levha ve renkleri akıttı, uçurdu. Restorasyon çok sıkıntılı geçti ve bugünkü aslından uzak, aslıymış kılığındaki yapı çıktı ortaya. Restorasyon kararı alındığında gitmiştik oraya. Orhan abimle içeri girmiş ve rahle üzerinde gördüğüm ölü kumruyu çekmiştim. Şoke olmuştum o an, ölü kumru, rahle üzerinden “bittik biz bittik” der gibiydi.




İzmir’de tarihle ilgili hükümetin hiç bir şey yapmadığını ben iddia ediyorum. Size yazacak çok konu var ve yazacağım. Keşke sayın vekillerimiz de merak duysalar da onları da bilgilendirsem. 
FETÖ denen kökü dışarıda yapının İzmir kültür ve tarih birikimine son 16-17 yıldır verdiği zararı sanırım Nihat Zeybekçi bilmiyor ama, yakın çevresinin çok iyi hatırladığını iddia ediyorum, çünkü pek çok olayın tanığıyım. 
Kumrulu Mescit bir örnek, hazin bir örnek. Size Emir Sultan Haziresi ile de yazacaklarım var. İzmir İl Müftüsünü götürdüğüm günü ve konuşmaları da yazacağım, fotoğrafları da paylaşacağım. Fettah Camisindeki saçmalığı da yazacağım, Tekel Binasını REJİ kültür merkezi diye yutturmaya kalkanları da yazacağım, hangi tarikatın İzmir’de neyin peşine düştüğünü de yazacağım, düne kadar “hocacı” şimdilerde hem “Nihatçı hem locacı” olanları da biliyorum, zeytinyağından yürüyerek İzmir’i dizayna kalkışanları da... 
Alsancak’da bir kafede oturup kent kültürü yönlenmez. Hep bu yapıldığı için Basmane yetim kaldı. Bugün Namazgah Hamamı yaşama döndü. Peki Kültür Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü diyelim ki son 10 yılda hayata ne geçirdi, neyi kurtardı, neyi halkın bilgisine ilgisine sundu? Kent envanteri yanlışlarla yayımlandı, doğrusu nerede?
Evet ben hatırlatıyorum sadece... 
Ve ilan ediyorum ki “eylemlerim devam edecek”!
DEVAMI ÇOK YAKINDA

10 Aralık 2018 Pazartesi

BİR KARIŞ FAZLA "ŞİMENDİFER" YA DA DEMİRYOLU PEKİ NEDEN?

İLK SÖZ

Onların söyledikleri her sözün altında, çekilen işgal acısı ve verilen kayıpların kahrı vardı.
Onlar, bir daha işgal acısı yaşanmasın, kayıplar verilmesin, gelecek kuşaklar özgür,
bağımsız; ama, başları dik yaşasınlar, "kula kulluk" etmeden, özgür ve eşit Cumhuriyet
yurttaşları olsunlar diye, düşünmeden konuşmazlar, bilmeden ahkam kesmezlerdi.
Onlar ne "düne" düşmandı ne de "düşmanlıkların" sürdürülmesine inanıyordu.
Onlar, yedi yüz yıllık bir imparatorluk yıkıntılarından, elde kalmış Anadolu üzerinde
inançla, ülküyle ve millet olmanın bağlayıcılığıyla yeni devletin kurucularıydı.
Onlar gerçekten "halka hesap" veren, vermek isteyen bir avuç yurtseverdi...
Onlar Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu kadrosuydu.
Mustafa Kemal'di İsmet Paşa'ydı ve daha kimlerdi... Onlar açlığı da esaretin acısını
da yaşamışlardı; ama, doğru düzgün çocukluk ve gençlik yaşamamışlardı.
Ve daha Cumhuriyet ilan edilmeden, 9 Eylül yaşanmadan kesin kararlarını vermişlerdi.
"Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür", ulusal egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutacak
ve asla bir kişiye, aileye, aşirete vermeyecek bir millet olmayı hedeflemişlerdi.
Ulusal hedefe daha hızlı, daha kolay, daha rahat ulaşabilmek için de çağın olmazsa
olmazı "demiryolunu" ciddiye almışlardı. Ancak demiryolları, "ulusal egemenlik" elinde
değildi. İmtiyazlar yüzünden Osmanlı, elinde avucunda son ne varsa dağıtmıştı. Çünkü
koca Osmanlı 19. yüzyılda artık neredeyse "sömürgeydi"... Hatta bir değil birden
fazla ve daha düne kadar Osmanlı'ya düşman devletlerin "kolonisiydi".
II. Mahmut ile son padişah arasındaki tarih, bilimsel metodolojiyle bir gün yazılırsa
görülecek ki, "gerçek" bugünkü kafalarımızda oluşan gibi değil ya da bir kısmı değil.
Tanzimat, Islahat, Balta Limanı, Düyun-u Umumiye yılları ve Reji denen belanın nasıl
teröre dönüştüğü, Osmanlı Devleti'nin güya hakimiyetindeki halka, devlet dışında
nasıl zulüm ve cinateyler işlediğini elbet bir gün herkes öğrenecek. Çünkü tarih asla
gizlenemez, saklanamaz bir bilim. Geçmiş nasıl saklanır ki zaten. Eninde sonunda
"gerçek" yüzümüze vurur ha vurur.
"Bir karış fazla demiryolu" demiş İsmet Paşa. Peki neden?
İşte o "neden" o eski vekilin ve o eski vekil gibi düşünüp konuşanlara çarpacak
"gerçek"! (1)
***
(1) Önceki günlerde iktidarın eski bir İzmir vekili, katıldığı bir toplantıda öyle sözler etmiş ki, kendi
kendime düşündüm "gerçek" olan "gerçekleri" onun yüzüne vurma görevi benim olsun istedim. Bu
okuyacaklarınızda asla sığ ve cahil siyasete cevap yok. Girmem ben o tartışmalara. Çünkü benim
işim de görevim de "gerçek"

ANADOLU'NUN RAYLARLA TANIŞMASI

Aslında "tren" ve "trencilik" Anadolu için o kadar da geç değildi.
1800'lü yılların başında İngiltere'de kullanılmaya başlanmış; bizde de 1850'ler. Ama
1850'ler bugünkü ülkemiz sınırları içinde. Yoksa Osmanlı 1851 yılında 211 km’lik
Kahire-İskenderiye demiryolu hattının imtiyazının verilmesiyle "demiryolculuğu"
başlatmıştı.
Zaten bizdeki "trencilik" hep "ecnebilerin" aldıkları imtiyazlarla yaptıklarıydı başlarda.
Doğru ya 19. yüzyılda Osmanlı için "para" ve "yatırım " sözcüklerinin karşılıkları
yoktu ki. Devletin tam anlamıyla battığı, sömürgeleştiği yıllardı. Elin İngilizi, Almanı
Anadolu'nun kara kaşı kara gözü için mi "trencilik" yapmak istedi?
19. yüzyılda, emperyalizmin doymak bilmez iştahı karşısında Osmanlı Devleti tam
anlamıyla "ham yapılacak" bir lokmaydı.
Üstelik demiryolları da el değmemiş "ham madde diyarlarına" gidecekti.
Eh arada "Osmanlılar da binsinlerdi" bu "çuf çufa"...
"22 Eylül 1857’de İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Lord Stratford İzmir-Aydın
Demiryolunu’nun başlangıcını oluşturacak Punta (Alsancak) Garı’nın temel atma
töreninde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Bu demiryolunun, sanayi
ürünlerimizin Türkiye’ye girişini kolaylaştıracak faydalı bir sermaye yatırımı olacağı
kanısındayız. Hepimizin bildiği gibi, Osmanlı’nın yeniden canlandırılmasında,
Avrupa’nın her zamankinden daha çok çıkarı vardır. Batı uygarlığı Levant kapılarına
geldi, dayandı. Şimdiye dek geçmeyi başaramadığımız bu kapılar, artık ardına dek
açılacaktır. Açılmazsa, kendi çıkarlarımız doğrultusunda, zor kullanarak bu kapıları
açacak ve isteklerimizi kabul ettirecek güce, hatta daha fazlasına sahip olduğumuzu
herkesin bilmesini isterim. Anadolu’nun damarlarına yeni ve taze kan aşılayacak
olan bu demiryolu gibi üretken girişimleri desteklemek, İngiltere Hükümeti’nin başta
gelen görevidir.”
Bence bir kez daha okuyunuz bu "ekselanslarının" konuşmasını.
Bu kadar açıkça niyetlerini ilan etme cesaretini nereden alıyor olabilir Bay Büyükelçi?
Bu konuşmada derin bir küstahlık hissetmediniz mi?
Tarih 1857, yer İzmir ya da Smyrna!
Bu ilk "trencilik" deneyimi İngilizlere verilmiş.
Kimbilir ne imtiyazlar kaptılar ki, Osmanlı toprağında Osmanlı'ya ve dünyaya
hitaben bu küstahça konuşmayı yapmış Büyükelçi.
Tahtta Abdülmecit vardır 1856'da.
Tanzimat ve Islahat Fermanları da Abdülmecit'in iktidarında çıkmıştır.
Aslında emperyalizmin Osmanlı'ya çöküşüdür bu yıllar.
Elde yokl avuçta yok ama dik durmaya çalışan Osmanlı, paçasını kaptırmıştır bir
kere. Canavar emperyalizmin, paçasından kaptığı kurbanını tümden yok etmeden
bıraktığını yazmaz tarih.
Yazmaz da 1800'lü yılların Osmanlı idareceleri görmemiş işte bunu?
İngiliz Büyükelçinin sözlerinin vurgusuna bir kere daha dikkat çekeyim.
Ne demiş küstah Ekselansları: "... Osmanlı’nın yeniden canlandırılmasında,
Avrupa’nın her zamankinden daha çok çıkarı vardır. Batı uygarlığı Levant kapılarına
geldi, dayandı. Şimdiye dek geçmeyi başaramadığımız bu kapılar, artık ardına dek
açılacaktır. Açılmazsa, kendi çıkarlarımız doğrultusunda, zor kullanarak bu kapıları
açacak ve isteklerimizi kabul ettirecek güce, hatta daha fazlasına sahip olduğumuzu
herkesin bilmesini isterim..."
1857'deki açılış töreninde hem de Punta (İzmir Alsancak) Garı'nın temel atmasında bu
içinde hem "mavi boncuk" hem de "tehdit" olan konuşmasına dikkat ettiniz mi?
İngiliz, Osmanlı'ya hizmet için mi yoksa kendi kanlı emperyalist hedefleri için mi
"trenciliğe" talip olmuş? 1857'de yurdumuzda demiryolculuk, gerçekte ne niyetlerle
başlamış? Bu sorunun tam ve gerçek yanıtını vermeden bugünü anlayamayız. Hele
sömürge olan bir imparatorluktan bağımsız Cumhuriyet devleti çıkaran kadroyu hiç
anlayamayız.
Oysa Cumhuriyet'imizin kurucu kadrosu -ki başta Gazi Mustafa Kemal ve İsmet Paşalarbağımsızlığın
ne anlama geldiğini, eğitim öğretim gördükleri yıllarda, Osmanlı'nın
subayları olarak çok iyi yaşamışlardı.
Belki bugün bazılarımızın anlamak istemediği de budur.
Osmanlı'nın 1857 sonrası demiryolu macerasına iki örnek daha vereyim size.
İstanbul'da çıkan Mümeyyiz Gazetesi'nin 29 Temmuz 1869 tarihli nüshasından bir haber:
"Osmanlı İmparatorluğu'nda, demiryolu inşası işinin imtiyaz avcısı yabancı şirketler
eline nasıl yollardan geçtiğini görmek için şu satırları okumak faydalıdır: 'Osmanlı
ülkesinde demiryolları inşası için gereken sermayenin sağlanması dolayısıyla
Avusturya şirketleri tarafından aktolunan meclisi meşverette biri Güney Avusturya
Demiryolları Kumpanyası'nın kefaleti altında (kredi...) kumpanyasının piyango
benzeri gibi her biri yüz florin fiyatında olmak üzere (600.000) piyangolu hissenin
ihracına ve bu hisselerin istenilen tutarı aşacağı gerçi sanılıp tahmin olunmaktaysa
da şimdi her bir hisse için 78 florin fiyat konularak öncelikle İngiliz ve Avusturya
kumpanyaları vasıtasıyla piyasaya çıkarılmasına ve diğeri de her bir hissesi 400 ve
senelik faizi de 12 frank olmak ve senede 4 defa piyango çekilerek bu piyangoların
ikisine 400.000 ve diğer ikisine de 200.000 frank piyango verilmek üzere 264 milyon
franklık bir tür hisse çıkarılmasına dair iki türlü karar verilmiş...' "
Emperyalist Avrupa'nın o yıllarda Osmanlı'ya kurduğu ekonomik tuzakları görmeyen, her
fırsatta Osmanlı üzerinden Cumhuriyet Türkiyesi'ne saldıranlar için bir örneğim daha var.
Osmanlı Devleti'nin yıkılış nedeni sadece "çağa ayak uyduramamak" değildi. İyi
niyetli, yurtsever pek çok devlet adamına rağmen, ruhunu benliğini üç kuruş rüşvet
için "emperyalizme satan" devlet adamları da vardı. Kendi ülkesinin geleceğini hiçe
sayıp, şahsi menfaatlerini her değerin önünde gören o satılıkların isimlerini ne yazık
ki bilmiyoruz. Ancak olaylar ve bazı notlar bize onların varlığını kanıtlıyor. Bugün
hepsi birer hayalet gibi aramızda dolaşıyor sanki.
1873 yılının 9 Haziranı'nda İstanbul'da yayımlanan Hulâsatülefkar Gazetesi'nde
yayınlanan "Edirne Demiryolu'nun açılış töreni" haberine bakalım şimdi:
"Adı geçen yerden gelen mektup manasına göre Zatı Samii Hazreti Sadaretpenahi
ile Vükelayı Fiham Hazaratı saat 9,5 sıralarında anılan mahalle gelme şerefini
buyurmuş ve devletli vilayet valisi Hacı İzzet Paşa Hazretleriyle bazı memurlar ve
vilayet ileri gelenleri hazır oldukları halde resmi karşılama yapıldıktan sonra orada
geçici şekilde tertip olunan bahçe ve istasyon mevkiine rengarenk bayraklar asılmış
ve türlü kandil ve fenerler yakılarak fevkalade şenlikler yapılmıştır. Akşam Rumeli
Demiryolu sahibi Mösyö Hirş tarafından Sadrazam ile bakanlardan seksen kişiye
özel olarak mükemmel bir ziyafet çekilmiş, yemekten sonra Mösyö Hirş'e şerefli
Osmanlı nişanının üçüncü rütbesinden ve beraberindeki görevlilere de çeşitli
rutbeden nişanlar verilmiştir. Yemeğin sonunda Mösyö Hirş tarafından kendilerine
verilen bu güzel bağışlardan ve üne kavuşturmasından dolayı Allah'ın gölgesi
padişahın ömrünün çok uzun olması duasını okuduktan sonra gerek Sadrazam'a
gerek vekillere yapılan teşekkür töreni orada hazır bulunanlar tarafından da
memnuniyetle kabul edilmiştir. Sözü edilen gecede saygıdeğer vekillere özel olarak
Sarayiçi denen yer döşenip süslenmiş, onlar bu iç açıcı yerde dinlenirken o gece
çeşitli fişekler atılarak sabaha kadar 'Padişahım çok yaşa' diye memur ve halkın
içten bağlılık sesleri göklere çıkmış, ertesi günü de saat dört sıraları Eskisaray
önünde Sadrazam'a özel olarak bir geçit töreni yapıldıktan sonra adı geçen yerde
hükümet memurları ve halkın ileri gelenleriyle kabul töreni yapılmıştır."
Ne diyorsunuz şimdi?
Bu son haberde adı geçen "Mösyö Hirş" kimdir der misiniz?
"Osmanlı'yı yıkılırken hortumlayan biri" olabilir mi?
Ama ben elimdeki kaynaklardan da aktarayım size.
Devleti soyma, halkı sömürmenin tarihi bir gün yazılırsa, kim bilir ne çok
şaşıracağız. Mösyö Hirş denen herife nişan takan Osmanlı, gariban halkını da
"padişahım çok yaşa" diye bağırtmış.
Ne hazin!
"Baron Hirş, Osmanlı saltanatının en ağır yüz karalarından büyük bir rüşvet ve
yolsuzluk rezaletini hatırlatır. Zamanın bazı devlet adamlarının bu adamdan aldıkları
rüşvetlerle işletme imtiyazı verildiği gibi Devlet, 190 milyon franga mal olan Rumeli
Demiryolları için 790 milyon frang borca girmişti. Baron Hirş hatıratında, Rumeli
demiryolları dolayısıyla Türk hazinesinden 270 milyon frang yani 11 milyon Türk
altını (1930'ların hesabıyla) kazanmış olduğunu yazar."
Hemen söyleyelim, bu Mösyö ya da Baron Hirş denen vurguncunun, Osmanlı Devleti'ne
hem de yıkılırken taktığı borç, Cumhuriyet Türkiyesi tarafından ödendi. "Birleştirilmiş
Osmanlı Borçları" arasında bu Baron'un haksızca bıraktığı borç da vardı. Bu
borçların son taksidinin 1954'de ödendiğini de hatırlatalım.
1856 ve sonrası tamamen emperyalist hedefler için Osmanlı topraklarında yine
emperyalistlerce yapılan demiryolları aslında çağın da ulaşım gereğiydi. Daha sonra
Cumhuriyet Türkiyesi'nin titizce ama kendi namına yürüteceği "devletçi" ve "halkçı"
politikalar, genç devletin dünyada başı dik alnı açık ilerlemesini sağladı.
Hem de 1950'lere kadar.

ŞU "İMTİYAZLAR" NEYMİŞ Kİ?

Dünya demiryolu serüvenine 1800'lerde girdi.
1800'lü yıllar "cihan devleti" Osmanlı'nın hızla çöküşe döndüğü yıllardır.
Tanzimat işe yaramadığı gibi Tanzimat'tan bir yıl önce imzalanan Balta Limanı
Anlaşması da özellikle "ekonomik sömürge" olma yolunu açmıştır Osmanlı'ya.
Demiryolu ile Balta Limanı Anlaşması'nın ne ilgisi var diyebilirsiniz. Ancak bu anlaşmanın
nedeni ile maddeleri o kadar farklıdır ki, Osmanlı bu anlaşmayla sınırsız imtiyaz
dağıtma kapılarını ardına dek açmıştır. Yukarıda adını geçirdiğimiz Mösyö Hirş gibi
vurguncular da bu kapıdan rüşvet dağıtarak girmiş ve koca İmparatorluğun üç beş
emperyalist ülkenin oyuncağı olmasını sağlamıştır. Osmanlı'nın 1800 ve sonrası tekrar
tekrar mercek altına alınmalıdır.
Belki daha sonra daha ayrıntılı kaleme alırız; ama, şu imtiyazlara ucundan da olsa bir
girmemiz, genel anlamda yararlı olur diye düşünüyorum. Çünkü bu imtiyazların yarattığı
sıkıntılar öyle acılar yarattı ki, daha sonraları Cumhuriyet kadroları, özellikle "dış borç"
konusunda çok hassas davrandılar. "Bugün para veren yarın emir verir" düşüncesiyle
1950'lere kadar dış borç alınmadığı gibi, yatırımlar konusunda da kılı kırk yaran bir
anlayışı benimsediler ve Devletçilik ilkesini bağımsızlığın "olmazsa olmazı" yaptılar.
Mustafa Kemal Paşa'nın, 1923'de daha Lozan imzalanmadan, Cumhuriyet ilan edilmeden
düzenlenen İzmir İktisat Kongresi'nde yaptığı konuşmanın çok iyi anlaşılması gerekir.
Osmanlı, 1800'lerden itibaren ekonomik imtiyazlarla siyasal üstünlüğünü de yitirdi.
Arada bazı ulusal kaygılar ağır bassa da, yanlış tercihler İmparatorluğu tarih
sahnesinden sildi attı.
Evet, büyük tehlike farkedilmişti aslında.
1800'lerde Osmanlı'nın uyguladığı yed-i vahit (tekel), özellikle İngilizlerin tepkisini
çekmişti. İngiltere Osmanlı'dan, kendi sanayi mallarının ham maddelerini temin
edebilmek için Yed-i Vahit (Tekel) uygulamasını kaldırmasını istedi. Önce Osmanlılar
buna karşı çıktı. Fakat Kavalalı Mehmet Ali Paşa krizi çıkınca Osmanlı, İngiltere'den
yardım istedi. Mustafa Reşit Paşa'nın "gayretleriyle" İngiltere "aradığı fırsatı"
yakaladı ve Reşit Paşa‘nın Baltalimanı’ndaki kendi konağında "ünlü" Baltalimanı
Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma İngiltere'ye ekonomik anlamda büyük imtiyazlar
verirken, gelecek karanlık günlerin de habercisi oldu aslında.
Anlaşmayla İngiliz tüccarlar, Osmanlı topraklarında Osmanlı vatandaşlarından bile
ayrıcalıklı ve daha az vergiye tabi oldu. Hemen söyleyelim bu anlaşma gibi başka
anlaşmalar da başka ülkelerle 1841'e kadar imzalandı. Osmanlı sanayisi, yerli
sermaye, iç ticaret bir daha belini doğrultamadı. Devlet borçlanması öyle büyüdü ki,
ödeme Cumhuriyet Türkiyesi'nin sırtına bindi. 1800'lerde verilen bu imtiyazların
acısı 1954'e dek sürdü. Arada bir dünya harbi ve bir de İstiklal Harbi verildi, yepyeni
bir Devlet kuruldu.
Demiryolları da 1856-1857'den itibaren hep de "imtiyazlı" devletlerin kumpanyaları
tarafından kuruldu. Projelerde bu demiryollarının varması planlanan son durakları
nedense hep yeraltı zenginlikleri dorukta doğu bölgeleriydi. Tabii bu hatların geçtiği
yerlerde elde edilenler de bir hayli fazlaydı. Anadolu içinde de bazı banliyö projeleri
yapılmadı değil. Örneğin İzmir'de; Buca'ya, Bornova'ya, Karşıyaka'ya, Seydiköy'e
falan istasyonlar inşa edildi, raylar döşendi. Lakin seçilen bu yerler ya Levantenlerin
yoğun yaşadığı yerlerdi ya da Levantenlerin iş yerlerinde çalışan halkın oturduğu
yerlerdi. İşyerlerinde çalışan işçileri çabukça trenle getirmek götürmek neye yarar,
buyrun siz düşünün. Tabii Levanten aileler de bu ternlerden "özel "yararlandı. Ne de olsa
istasyonların bulunduğu yerlerde yazlık ya kışlık köşkleri bulunuyordu!

RAKAMLARA BAKSAK MI?

Osmanlı Devleti'nin yaptırdığı demiryolları ile ilgili birbirine yakın uzunluk rakamları vardır.
Burada bazı noktalara işaret koymak gerekiyor. 1857'den 1923'e kadar yapılan
demiryollarının bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmıştır. İçte kalan
yolların bazıları da savaşlar nedeniyle tahrip de olmuştur zaman içinde. Birinci Dünya
Savaşı sırasında Rusların yaptığı hatlar da vardır.
Ama bir nokta vardır ki asla gözardı edilmemelidir. Osmanlı sürecinde bu yollar
tamamen emperyalist yabancıların, kendi çıkarları çerçevesinde yapılmıştır. 1923'de
kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise kendi parasıyla ve sadece ulusal çıkarlar uğruna
demiryolu yapmış ve emperyalizm elindeki hatları da son kuruşuna kadar ödeyip
millileştirmiştir.
"Osmanlı İmparatorluğu devrinde 60-65 yılda yapılmış demiryollarından Yeni
Türkiye Devleti'ne, hepsi yabancı devletlerin maksatlarına göre ve yabancı
sermayelerle yapılmış dar ve geniş 3.350 kilometre hat kalmıştı. Cumhuriyet'in
1925'den 1933 sonuna kadar 7-8 yıl içinde hepsi milli maksatlara göre ve milli
parayla olmak üzere yaptığı hatlar 2.048 kilometredir. Osmanlı İmparatorluğu'nda 66
yıllık inşaat kilometre toplamına bölünürse bir yıla 50 kilometre kadar düştüğü
görülür. Halbuki Cumhuriyet inşaatı yılda 227'den fazla, yani diğerine oranla dört
mislinden çoktur. Yedi yıl zarfında demiryollarımız Malatya'ya, Sivas'a, Sivas'tan
Samsun'a, Kütahya'dan Balıkesir'e kadar uzanmıştır. Fazla olarak Anadolu-Bağdat
hattı ve şubeleri (1378 kilometre), Mersin-Adana hattı (66 kilometre), Bursa-Mudanya
hattı (42 kilometre) ki toplam olarak 1488 kilometre demiryolu yabancı şirketlerden
taksitlerle ödenmek üzere satın alınarak millileştirilmiş ve devlet idaresine
geçirilmiştir. Demiryolu inşaat planına göre 1936'da demiryollarımızın toplamı 7600
kilometreyi geçecektir. Türkiye Cumhuriyeti yeni yaptırdığı demiryolları inşaatı için
bugüne kadar 200 milyon lira gibi büyük bir para ayırmıştır."
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları'nın resmi web sayfasındaki "tarihçe" bölümüne
bakalım: "1856-1923 yılları arasında Osmanlı topraklarında şu hatlar inşa edildi:
Rumeli Demiryolları 2.383 km normal hat, Anadolu-Bağdat Demiryolları 2424 km
normal hat, İzmir -Kasaba ve uzantısı 695 km normal hat, İzmir -Aydın ve şubeleri
610 km normal hat, Sam-Hama ve uzantısı 498 km dar ve normal hat, Yafa-Kudüs 86
km normal hat, Bursa-Mudanya 42 km dar hat, Ankara-Yahşihan 80 km dar hat.
Toplam 8.619 km."
TCDD'nın 2011 Faaliyet raporundaki "tarihçe" kısmında çok belirgin bir tablo var. İlginç
olan bu tablo 2011'den sonraki yılların Faaliyet Raporları'nda kaldırılmış. İsteyen
TCDD'nın resmi web sayfasına bakabilir.



Yukarıdaki tabloyu lütfen dikkatlice gözden geçirin. Cumhuriyet öncesi, tamamen
emperyalist amaçlar için Osmanlı'dan çokça da tehdit ve kandırmayla alınan imtiyazlarla
yapılan demiryolu miktarı var. Cumhuriyet'in ilk yıllarında ise tamamen milli kaynak ve
amaçlarla yapılan demiryolları uzunluğu bulunuyor. Cumhuriyet kurucu kadrosunun,
Osmanlı'dan devralınan borçları ödediğini, emperyalistlerin yaptığı ve sınırlarımız içinde
kalan demiryollarını da para ödeyerek millileştirdiğini lütfen aklınızdan çıkarmayın. Peki,
diikkatinizi çekiyor mu 1951 ile 2004 arası? Sizce neden hepi topu 945 kilometre
yapılmış? Ne var ki bu 1950'lerde ve sonrasında?
İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye'nin sokulduğu uzun ve karanlık yolları burada tahlil
etmeyeceğim. Ancak şu var ki önce Atatürk'ün ölümü, ardından İsmet Paşa'lı yıllar ve
2. Dünya Savaşı Türkiye'yi 1923'deki ruh ve hassasiyetlerinden kopardı. Çok partili
hayatın başladığı 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra da ülkede estirilen "Küçük
Amerika" rüzgarları ve türlü ekonomik ve siyasi fırıldaklar Türkiye'yi "demiryolu"
halkçılığından "karayolu liberalliğine" geçirdi. 1950'lerde, Cumhuriyet'in kurucu
kadrosunun kaçtığı "dış borçlanma" başladı. Bir zamanlar İngiltere ve benzerlerinin
Osmanlı'ya oyandıkları oyun, 1950'lerde Amerika ve benzerleri tarafından Türkiye
Cumhuriyeti'ne oynanmaya başlandı. İkinci Dünya Savaşı‘nda ekonomik sıkıntılara
göğüs geren; ama, bir tek vatandaşını savaş cinayetlerinde kaybetmeyen Türkiye,
1950'lerden sonra hem ekonmomik, hem siyasal fırıldakların mekanı yapıldı. Askeri
darbeleri ve neden sonuçlarına girmiyorum. Ancak "Atatürk gerçeği" 1950'lerde
kemirilmeye başlandı. Karayolu çılgınlıkları, otomobil ithalatları, lastik ve yedek
parça endüstrisi, dev benzin şirketlerinin hücumu hep "Küçük Amerika"
sevdamızdandı. Ama unutulan bir gerçek vardı ki, o da kendi otomobilimizi, kendi
karayolu sanayimizi neden oluşturmayıp "Büyük Amerika‘dan" medet umduğumuz
gerçeğiydi.


SON SÖZ

Aslında uzatmadım.
Daha da yazabilirdim.
Ama o kadar hassas bir konuda o kadar cahilce yaklaşımlar sergileniyor ki. 10. Yıl
Marşı'yla akıllarınca alay edenler, Anadolu'nun 1838-1923 çilesini nasıl bilmez?
Cumhuriyet'in onuncu yılındaki o muhteşem heyecan ve umudu nasıl analiz
edemezler? 1919–1938 mucizezini yaratan Türkiye'nin, 1950'den sonra düşürüldüğü
emperyalist tuzaklar nasıl olur da gözardı edilir?
Osmanlı'nın yıkılışını, Cumhuriyet'in kurucu kadrolarına yükleyen zavallı beyinler
nasıl olur da Baron Hirş'i ve çevirdiği tezgahları unutur?
Osmanlı'nın yıkılmamak için verdiği imtiyazların, kendine silah namlusu olarak dönmesini
nasıl öğrenemediler acaba?
Osmanlı'ya 1880'lerde kurulan büyük kumpasın, 1950'lerde de Türkiye
Cumhuriyeti'ne kurulduğunu anlamamak için nasıl bir beyne ve yüreğe sahip olunur
ki?
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal 1924’de “Memlekete her vasıta ile bir karış fazla
şimendifer vücuda getirmek, fakat vaziyet her ne olursa olsun bir gün geri
kalmamak düsturu milletin hakiki ihtiyacına tamamen mutabıktır” demişti. Altı yıl
sonra 30 Ağustos 1930'da Başbakan İsmet Paşa da hem demiryollarına hem de
"şimendifer" ihtiyacına tıpkı Gazi Paşa gibi aynı vurguyu yapmıştı: “Bana şimendiferde
esas politikamın ne olacağını sordukları zaman, ‘bir karış fazla şimendifer’
demiştim. Bence şimendifer politikası her şeyden evvel yeni inşaat politikası idi.”
Şimdi isterseniz bir kez daha okuyun.
Mutlaka eksiği vardır bu yazının. Ama galiba büyük eksik, kaybettiğimiz milli
hafızamız.
Tıpkı Osmanlı'nın 1838'de kaybetmeye başladığı gibi.

*********************************************************************************
Yararlanılan Kaynaklar:

• A.Nedim Atilla, "İZMİR DEMİRYOLLARI", İBB APİKAM Yayınları, İzmir 2014
• Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (1931-1941), "TARİH IV", Kaynak Yayınları, İstanbul 2001
• Sadık Kurt, "İZMİR'DE KAMUSAL HİZMETLER (1850-1950), İBB APİKAM Yayınları, İzmir 2012
• İsmail Yıldırım, "ATATÜRK DÖNEMİ DEMİRYOLU POLİTİKASINA BİR BAKIŞ", Atatürk
Araştırma Merkezi, http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-35/ataturk-donemi-demiryolupolitikasina-
bir-bakis
• Nazmi Kal, "Cumhuriyet'in Sloganı Bir Karış Fazla Demiryolu",
http://haber.tobb.org.tr/ekonomikforum/2016/268/108_114.pdf
• TCDD Resmi web sitesi
• TCDD 2011 Faaliyet Raporu

21 Kasım 2017 Salı

O UNUTULMAMASI GEREKEN BİR İNSANDI!


Bugünlerde gündemde bazı isimler dolaşıyor.
Karşılıklı tartışmalar, bir ismin bir okula verilmesi, tabela asılıp indirilmesi… Kimler neyi amaçlıyor belli değil; ama, sanki 1918 yine geldi de İngiliz Muhipler Cemiyeti de hortlayıp, İngiliz çıkarları için kullanılan sözde din adamları, ortalarda fetvalar yayınlıyor sanki. Oysa biz “gerçekleri” unuttuğumuz için oluyor bu “dejavu” halleri…
Mustafa Sabri ya da Dürrizade bilmem kim? Ali Kemal ya da Sait Molla… Varsın yine sürsünler önümüze eski hainleri… Bizim hatırlamamız gereken kahramanlarımız, o hainlerden daha çok. İnanın daha çok. Yeter ki öğrenmek, tanımak isteyelim.
Benim yazacaklarımsa sadece hatırlatma ve bir hakkı teslimdir.
Aslında ne çok örnek insanımız, ulusal kahramanımız var tarihimizde.
Eminim çoğumuz ne kendisini biliyor ve hatırlıyoruz ne de yaşadığı yerleri, hatta kabrini biliyoruz.
Oysa hepsi yaşadı, örnek oldu ve göçtü bu dünyadan.
Hepsinin ayrı hikayesi; ama, ortak ve örnek yaşamları var mensup oldukları millete ve ayak bastıkları toprağa.
Tarihimizi biz yazmadık galiba… Özellikle de son iki yüz yılı… Yazanlarımız olduysa da ya bilerek eksik bıraktılar ya da “birileri” eksik bıraktırdı. Zaman içinde ya tesadüfen rastladık onlara ya da kader bir şekilde bir hatırasıyla karşımıza çıkardı.
İzmir…
Güzel İzmir… Türkiye’nin incisi, on binlerce yılın süzgecinden geçip onca acıyı ve katliamı yaşayıp serüvenini sürdürmüş İzmir…
Kimlere ev sahipliği yapmadı ki?
Kimler kimleri boğazladı İzmir’in topraklarında?
Ya depremler?
Hangi taşlar hangi başların üzerine yıkıldı?
İzmir’in eski kalmış sokaklarında dolaşırken, aslında eskimiş o duvarlara kulak verince duyabiliyoruz. İnanın duyabiliyoruz geçmişin haykırışlarını.
Yokuşlarında, dönemeçlerinde İzmir’in…
Kadifekale’den bakınca, ta Karşıyaka’ya doğru… Ne görebiliyoruz “düne” dair? Kaçımız neyi görüyor ve duyuyor? Oysa tepeden bakınca İzmir’e kalp gözü ve kulağı açık olanlar, bilgiyle beynini doldurup, inançla yüreğini süslemiş olanlar… Neler duyuyor neler…
Yıl 1919… Aylardan Mayıs… Günlerden Perşembe…
15 Mayıs 1919 Perşembe…
Sabah saatleri… İzmir’de hava serince. Lakin bu serinlik ve yer yer kararan bulutlar mevsimsel değil. İzmir’de ciddi bir sıkıntı var. Hani dedik ya tependen bakınca diye?
İşte o “tepeden bakılınca” görünen karanlık bir kasvet…
İzmir yine talihsiz bir günü yaşayacak, tepeden bakınca da belli oluyor.
Tarihsel ayrıntılar, kişiler, olaylar, yerleri yazmayacağım… Bize öğretilen tarihte onlar yeterince var. Her ne kadar “önem” sırasına dizmeyi bize bırakmadılarsa da sonuçta kahramanlar da hainler de bizden işte. Önemli olan mukayeseli öğrenebilme ve metodolojik yeteneğe sahip olabilme.
İzmir’in işgali aslında öyle bir çırpıda anlatılacak ve sadece birkaç kahramanın üzerinden anlaşılabilecek bir olay değil. Bu kara günün bir öncesi hatta hala bence büyük bir kısmı karanlıkta olan işgal ve kurtuluş sonrası var…
Neyse elbet bunlar da bir gün gelir çıkar ortaya. Kimler üzülür kimler sevinir bilemem. Lakin artık bu dünyadan göçmüş insanlara ve soylarına hakaret etmeden gerçekleri ortaya çıkarma da bir zorunluluktur.
Dedim ya, İzmir’in işgali öyle sabahtan akşama olan bitenin anlatılacağı bir olay değil. Bugünün öncesi var ki, işte o öncesinde artık unutulmuş ve her biri birer gerçek vatan sevdalısı insanların kaygıları, koşuşturmaları var. Ve bu çabaların bütününü sadece “İlk kurşunu atan Hasan Tahsin (Osman Nevres)’le” açıklamak bence büyük haksızlık. Hasan Tahsin ne kadar büyük bir kahraman ise tabanda vatan sevdasını yitirmeden çaba gösterenler de büyük ve hatırlanması gereken kahramanlardır.
Bir gün önceye gidelim…
14 Mayıs 1919 günü…
İzmir’de artık işgalin olacağı ve herkesin teslim olması, işgalciye biat etmesi gerektiği devlet tarafından da savunulduğu gün. Ancak hala işgalin olmayacağını, bunun yalan dolan olduğunu söyleyenler de var. Aya Fotini’deki “ayin arası kışkırtıcı” nutukların çekildiği, gayri Müslimlere alttan alttan bilgilerin gittiği aşikar da nedense İzmir’in Türk Müslüman yüzü, sürekli bir kandırmacayla avutulma derdinde…
Ancak 15 Mayıs’ın “kapkaranlık bir gün” olacağını kesin olarak öğrenenler, büyük bir çabayı da başlatmışlar 14 Mayıs’ta. İzmir’in merkezinde Maşatlık alanında bir “işgali ve ilhakı red” toplantısı yapmaya karar vermişler.

İzmir’in “devlet başı” Valisi artık “gerçeği” açıklayacaktır: İzmir İşgal edilecek!

İzmir’in Müftüsü Rahmetullah Çelebi Efendi. 


Rahmetullah Efendi’nin yaşam öyküsüne hızlıca baktığımızda şu bilgiler var: 1872 yılında İzmir'de doğmuş. İptida ve rüştiyeyi bitirmiş. 1900 yılında icazetname almış. İzmir Müftülüğü görevine 1908’de İzmir Vilayeti Müftü Vekili olarak başlamış ama 1910’dan sonra da asaleten bu göreve getirilmiş. 1916 ile 1919 yılları arasında Adalar Kazası Tahrirat Naipliği göreviyle bir süre İzmir'den ayrılmış. Hatta buna biraz da sürgün demek lazım. Çünkü 1919 yılında tekrar İzmir Müftülüğü görevine döndüğünde, 30 Mart 1919 tarihli Hukuk-u Beşer Gazetesi’nde “Rahmetullah Efendi vilayetimiz müftülüğüne tayin olunmuştur. Esbak Vali Rahmi Bey'in keyfî muamelesinden dolayı mukaddema azledilen Müftü Rahmetullah Efendi vilayetimiz müftülüğüne tayin olunmuştur” diye haber olmuştur ki bu gazetenin “Hasan Tahsin” Bey’in gazetesi olduğunu hatırlatmak isterim.
İşgal öncesinde İzmir’de Maşatlık alanında düzenlenen mitingde, vatan sevgisinin imandan olduğunu, haykıran Rahmetullah Efendi: “Kardeşlerim… Ciğerlerinizde bir soluk nefes kaldıkça, damarlarınızda bir damla kan kaldıkça, anavatanımızı düşmanlara teslim etmeyeceğinize Kur’an-ı Kerim’e el basarak benimle birlikte yemin edin…” şeklindeki sözlerle halkı direnişe çağırmış.
İşgal sırasında ise sadece İzmir Müslümanlarının can, ırz ve mal emniyetlerini düşünmüş, işgal yönetimiyle ilişkilerinde duruşunu hiç bozmadan dikkatli bir süreç yaşamış ama ulusal mücadeleye de çıkar beklemeden desteğini sürdürmüştür.
Osmanlı Devleti’nin son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Müftüsü olan Rahmetullah Efendi, Gazi Mustafa Kemal’in de takdirini kazanmış. 29 Ocak 1923’te Atatürk’ün Latife Hanım’la nikâhlarını da kıymış olan Rahmetullah Efendi, vefat ettiği tarih olan 28 Ağustos 1944 tarihine kadar müftülük görevini sürdürmüş.
İzmir’in aydın din adamı Müftü Rahmetullah Çelebi Efendi, 72 yaşında 29 Ağustos 1944 tarihinde vefat etmiş ve aynı gün Kokluca Kabristanı’nda toprağa verilmiş. 1949 yılında da eşi İkbal Hanım vefat ederek, Müftü Bey’inin yanına defnedilmiş.
İzmir’in kurtuluş sürecinde her gününü vatanın bağımsızlığı için çabalayan bu kişiyi ne yazık ki zaman içinde unutmuşuz. Kabri de bu unutulmuşluğun izlerini an be an yaşamış işte.

KABRİN YENİLENME ÖYKÜSÜ

 2017 Şubat ayında, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nden sevgili bilim insanı Yrd. Doç. Dr. Ahmet Mehmetefendioğlu ile bir sohbet sırasında, Rahmetullah Efendi’nin kabrinin halini öğrendim. Açıkçası bu kabrin nerede olduğunu bile bilmiyordum. Ertesi gün, İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Daire Başkanlığı Defin Hizmetleri Şube Müdürü Ümit Harite’den, mezarın tam yerini öğrendim ve aramaya gittim.
Açıkça söylemeliyim ki manzara dehşet vericiydi. Sanki İzmir yeniden işgal olmuş da işgalci güruh Müftü Efendi’den intikam almış gibiydi kabri… Yanındaki eşi Hanımefendinin de kabrinin hali aynıydı… Utanmıyorum dökülen gözyaşlarımı yazdığımdan, ama utanıyorum ki, yıllarca İzmir’de “Kuvva-yı Milliye ruhunu” yaşamak için uğraşan ben, neden o ana kadar bu hazin durumu tespit edemedim? Ne kadar kaldım mezarı başında hatırlamıyorum. Ne yaptığımı da hatırlamıyorum. Ama ister inanın ister inanmayın o gece düşümde de bir an gördüm Müftü Efendiyi… Lakin nasıl ve ne şekilde gördüm onu da hatırlamıyorum. 





Odama döndüğümde, derhal sevgili Başkanım Aziz Kocaoğlu’na yazmaya koyuldum. 
Tarih: 27 Şubat 2017.
Sayın Başkanım derhal talimatı vermiş yazımı okuduğunda. Genel Sekreter yardımcısı Aysel Özkan, Mezarlıklar Daire Başkanı Hülya Şahin, Defin Hizmetleri Şube Müdürü Ümit Harite ile neredeyse tüm daire çalışanları, büyük bir heyecan ile sıvadılar kollarını. Bende de öyle bir hal oldu ki, belki günde iki kez gidip bakıyordum. Kokluca Kabristan’ı görevlileri de ayrı bir heyecana kapıldılar, onların hassasiyetini yok sayamam. Çok çabuk yol alındı. İzmir’in bağımsızlık sürecine inancıyla, ruhuyla sahip çıkmış bu aydınlık insanın kabrinin de aydınlık olması için büyük çaba harcandı. Eminim Başkanım Aziz Kocaoğlu da sık sık “ne oluyor nasıl oluyor” diye sormuştur.








Ve kabir onarıldı…
1944’den sanırım 1964’e kadar elden geçmeyen, 1964’den 2017’ye kadar da unutulan bu kahraman din adamının kabri, şimdi adına layık bir hale getirildi. Eşi İkbal Hanım’la umarım ki daha rahat uyuyordur Müftü Efendi.





Bu kabri, yüreği vatan sevgisiyle çarpan her yurttaşın ziyaret etmesi gerekiyor bence. Çünkü Müftü Efendi’nin ailesi yok artık. Onun yaşayan ailesi neden bizler olmayalım?
Şimdi sıra diğer “sahipsiz” görünen kahramanların kabirlerinde…


Hasan Tahsin KOCABAŞ

2017/ İzmir




CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI

  CHP • KURULTAY • BUTLAN • İÇ SAVAŞ CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI Özgürcü müsün, Kemalci misin? HASAN TAHSİN KOCABAŞ   İzmir,...