Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Şubat 2015 Pazar

BİR DE BENDEN OKUYUN “O HAFTAYI”!...

2002 ile 2006 arasında kesintisiz sabah yayınlarımda söylediklerim, Haber Ekspres ve Yenigün’de yazdıklarım hala hafızamda ve yazdığım söylediğim hiçbir şeyi “inkâr” etmiyorum…
Sormadan “karar verenleri” zaten ciddiye almıyorum da, “dostum” ya da “arkadaşım” diyenlerin, bir küçük “neden” bile demeden, makineli tüfek gibi ve çoğunlukla da “arkamdan” yargılamalarında inanamıyorum…
17 Ağustos’ta Aya Vukla’da yapılan Ortodoks ayininde de, 5 – 9 Şubat arası İzmir’i ziyaret eden Ortodoks Patriği’nin programında da yer aldım…
İnanarak ve bir an bile pişman olmadan yer aldım…




4 Kasım’da İstanbul’da Patrik ile yaptığım neredeyse beş saatlik görüşmede de, inandığımı istediğim gibi söyledim, hatta ekranda yaptıklarımı, köşelerimde yazdıklarımı da bizzat anlattım…
Patriğin gösterdiği samimiyeti nasıl anlatayım ki?



Konuşmadan, tartışmadan “yargıda” bulunduğuma mı yanayım, yoksa “acıların” her dönem ve devirde “ortak” olduğuna yapmamız gereken vurguyu mu savunayım?
1919’un 15 Mayısında neler yaşadığını unutabilir miyim ben?
1922’nin 9 Eylül coşkusunu mu “yok” sayayım?
Mümkün mü?
Bana ne dönemin riyakârların pirim yaptığı dönem oluşundan?
Bana ne çıkarcılık adına en yüze değerlerin bile ucuz Pazar tezgâhına düşürüldüğünden?
Birisini bir zamanlar “Yiğit” sayanlar düşünsün, ben hiç saymadım ki?
Ne “Yiğitlerin” ne çıkarlar karşılığı nerelere geldiğini görmüyorum mu?
Ya İzmir?
Ben Diyarbakır’a gittiğim için eleştiren bazı dostların, aylar sonra belediye başkanı elinden plaket aldığına mı takılayım?
Herkes kendi “doğrusunu” yaşar…
Patriğin İzmir ziyaretinin, geleceğe sağlayacağı büyük insani yararları görmüyorsa birileri, ben ne yapayım? Sormuyorlar ki anlatayım?





Geçmişinden korkan, kaçan, utanan biri değilim ki?
Geçmişinden kim korkuyorsa onlar düşünsün…
Dünyada “din adına” türlü cinayetlerin işlendiğini yaşamıyor muyuz?
Bir Müslüman olarak, inandığım dinin bunca katliama referans yapılmaya çalışılmasının arkasında ne var acaba?
Peki…
Ben sizi 1919 şartlarında götürsem?
1919 ile 1922 arasında İzmir doğru düzgün masaya yatırılmış mı?
Neden bu kirli ve kanlı savaşın sadece iki mağduru olmuş?
İzmir’de Levantenler, Katolikler, Museviler de yaşarken, neden “fatura” sadece Müslümanlara ve Ortodokslara çıkarılmış?
Çok konuşulacak konu var çoook? Ama konuşamıyoruz ki…
Türkiye ile Yunanistan arasında, aslında tabanda dostluklar yaşanırken neden tavanda “devletlerarası dostluk” oluşmuyor? Acaba Türkiye ve Yunanistan arasında ekonomik, sosyal, siyasal birlikteliklerin olacak olması dünyada “birilerini mi” rahatsız ediyor?
Aslında Patriğin gelişiyle keşke bu meraklar başlasaydı…
Mesela “Türk – Yunan İlişkilerinde İngiliz etkisi” gibi bir başlıkla da sempozyum yapılabilseydi? Mesela işgal öncesi ve sırası ABD Konsolosluk faaliyetleri de masaya serilebilseydi… Ya da İşgal sonrası İzmir’deki bazı gayrimenkullerin el değiştirmesine mercek tutulabilseydi…
Mümkün mü?
Asla… En azından şimdilik…
REJİ denen kanlı örgütün Ege’de kıydığı zavallı köylülerin kimler olduğu hiç merak mı edildi? Biz Alsancak’taki eski Tekel binalarını REJİ adıyla güya “kültür merkezi” yapmak isteyenlerden bile özeleştiri istemedik ki?
Biz Yunanistan düşmanı” olarak büyütüldük ama Atatürkçüyüz, öyle mi?
Atatürk’ün “barış anlayışını bile” anlayamayan Atatürkçüyüz biz…
Yunanlar da “Türkiye Düşmanı” olarak büyütüldü, yalan mı?
Ben “tartışma” olanağı buldum…
Neyse… Sorulacak çok soru var hem İzmir’de hem Atina’da…
Ama önyargıları kıracağız, kırmalıyız önce…
Tamamen insanca bakarsak yaşama, insanlığın o yüze erdemlerinin nasıl ortak olduğunu da anlarız.
“Patriğin burada ne işi var” diyenlere güldüm ben mesela…
Adam Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı…
Üstelik askerliğin de, öyle kısa dönem, parayla falan değii tam yapmış…
Üstelik TSK ona “maaş mutemetliği görevi” vermiş.
Gaziemir’den Gelibolu’ya giden bir askerlik serüveni var…
Hatta bir asker arkadaşı da, elinde baklavasıyla görmeye geldi onu.
Evet ben Aya Vukla’nın “kültür merkezi” olarak kullanılmasından yanaydım…
Neden?
Doğru muydu?
Yunanistan’da, adalarda, Selanik’te birden bire başlayan Osmanlı eserlerinin tamiratının ardında ne var?
Ben yanlış düşündüm ve şimdi doğruların peşindeyim sorarak, araştırarak, tartışarak…



Yıllardır “inanç turizmi” diye bağırıp çağıran, sağa sola çemkirenlerin yıllardır yapamadığını bir anda gerçekleştiriverdi İzmir… Ama bu bir haftalık süreç kolay olmadı. Taş uzaktan gelmez mantığıyla, bu ziyareti önemseyen hepimiz “taşlandık”… Hem de hiç ummadığımız dostlarımızca…
Unutamam o acıyarak okuduğum sosyal medya mesajlarını…
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun, İzmir Valisi Mustafa Toprak’ın, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş’ın, Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur’un, Bornova Belediye Başkanı Olgun Atilla’nın, Selçuk Belediye Başkanı Zeynel Bakıcı’nın, İzmir Emniyet Müdürü Celal Uzunkaya’nın, İzmir Kültür Müdürü Abdülaziz Ediz’in, İzmir İl Müftüsü Ramazan Muslu’nun, İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş’ın ve tüm kadrolarının vatanperver bir şekilde, bu toprakların dünyaca ünlü “konukseverliğini” nasıl yaşama geçirdiğini mutlaka İzmir’in bilmesi gerekiyor. Çünkü bu ortamlarda ne ticaret, ne kâr, ne siyaset hiç olmadı.
Sadece “insanlığın yüce değerlerine” can suyu verildi…






Egede Son Söz haber portalında Teodora Hacudi ayrıntıları tek tek yazmış.
Öyle ayrıntılar var ki… Merak edip de izlenseydi, her biri uluslararası “haber” olurdu…
Lakin Allahtan Yunan medyası temsilcileri adım adım takip etti…
Patriğin her ziyaret ettiği yerde yaptığı konuşmalarda hep Anadolu vardı… Anadolu’nun bilgeleri, yüce kişileri… Bir zavallı cahilin telefonda bana söylediği gibi “Hristiyanlık propagandası” yapmadı Patrik… Ya da bir başka zavallının dediği gibi “bölücülük de” yapmadı… Patrik İzmir’den dünyaya “insani birliktelik” tavsiye etti… Ne Müslümanı ne Musevi’yi düşürmedi, yüceltti…           
Patriğin İzmir ziyareti sonrası, İzmir’in geleceği adına değerlendirmeler yapılmalıydı, yapılmıyor şimdilik… Ama şu kadarını söyleyim.
İzmir ne yazık ki “çalışmaktan” çok “konuşmayı” maharet sayanların baskısı altında! Yetki ve mühür sahipleri ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, kentin dinamiklerinin öncelikle “özeleştiriye” ihtiyaçları var.
Konuşacak… Yazacak… Tartışacak çok, ama hepsi de bilgi ve gözlem temelli olmalı. Gelmeden, gelmemek için baha üreterek, katılmadan, katılanları imayla zan altında bırakarak kent sevgisi olmaz.
Sadece bloğumda yazıyorum… Soracağınız ne varsa buyurun…
Ama lütfen önyargılarınıza teslim olmayın.
Patriğin her girdiği yerde, o yerin “seçilmişiyle” diktiği ağaçların tutması için dua ediyorum ben…



İzmir 5 – 9 Şubat arası çok güzel bir adım attı…
Kaybetmedi, kazandı.


23 Ocak 2015 Cuma

UĞUR MUMCU



YARIN 24 OCAK... NURLAR İÇİNDE YAT UĞUR MUMCU... NE YAZIK Kİ SENİ ANLAYAMADIK!

21 Eylül 2014 Pazar

BELKİ BİR SÜRELİĞİNE... AMA SON YAZI!


Uzatmayacağım...
Artık fiili gazetecilik yap(a)mıyorum... Ama o kadar onur duyduğum bir görevim var ki, ne zaman ne de sağlık durumu etkilemiyor beni. TV'de yıllarca neyle uğraştıysam, ne için kendimce mücadele verdiysem şimdi Başkan Kocaoğlu'nun yanında ve yine aynı üslup ve inançla "küçük" ama önemli adımlar atmaya çalışıyorum ölesiye sevdiğim kent için...
Yaptıklarım, yapmaya çalıştıklarım GERÇEK dostlarımı sevindirirken kuşkusuz, kimin gerçek kimin de sahte olduğunu anlatıyor bana. Bu da yaşamın belki de bana kazandırdığı yeni bir deneyim.
Ben "büyük" gazeteci falan olmadım... Geçmişimi, hatalarımı örtmek için de gürültülü lakin inandırıcılıktan, samimiyetten uzak düşünceleri de savunmadım. Dün neysem bugün de o...
Ve artık ne beynimde ne de yüreğimde üç beş sene öteye ilişkin hiç bir amacım yok...
Sadece huzurlu, dingin bir yaşam peşindeyim...
İşin ucunda emeklilik var, belki de "yalnız" bir "huzurevi" yaşamı... Kime ne ki?
Ne ticari, ne siyasi ne de başka bir açık ya da gizli amacım yok...
Allah bana onurların en büyüğünü yaşattı, yaşatıyor...
Laf olsun diye ekrana çıkmadığımın karşılığını alıyorum şimdi...
Sokağa başka bir boyuttan bakma şansım var benim...
Halkımı sevdim, seviyorum, seveceğim... 12 yıl süren SABAH RESİMLERİ ile halkımın yüreğine girdiğimi şimdilerde öyle yoğun görüyorum ki... Hem de sadece "merkezde" değil İzmir'in adım attığım her ilçesinde, her mahallesinde hatta köyünde çok şükür...
Gazeteci olarak hatalarıma, yanlışlarıma rağmen tek muhatabım olan halkımın sevgisini hiç bir şeye değişmem, değişmeyeceğim...
Ama kırgınlıklarımi sonunda beni belki bir süreliğine de olsa "yazmaya" veda mı ettirecek acaba? 
Gazetecilik benim mesleğim değil, hayatım... Ne basın kartı ne de bilmen ne TV ya da gazete... Umurumda değil. Kaldı ki meslektaşlarımın hepsi birbirinden değerli ve önemli gazeteciler...
Belki yine yanılırım bilmiyorum, ama buraya kadar bugün!
Sorun da etmiyorum söylenenleri, çevrilenleri, yüzümüze "hayırlı olsun" derken, ardımızdan "ne danışacaklar ki" sözlerini...
Ben kabul de ediyorum... Herkes mükemmel ama ben değilim... Herkes kurtarıcı adayı maşallah, bense belki de "huzurevi" yolcusu... Kader işte, ne diyebilirim ki?
Bir süre önce Başkan Kocaoğlu ve bir heyetle Diyarbakır'a gittim ben de... Bir çok gazeteci arkadaşım da vardı. Ama gidiş netleştiğinde ve ben de gideceğimi söyleyince tuhaf bir direnç karşılaştım. Tuhaf ve asla düşünmediğim düşünceler yağmur gibi yağdı. Bazıları öylesine yakındı ki bana oysa... Hatta direnç yüzünden "acaba gitmeyi iptal mi edeyim" diye de düşündüm. Lakin gittim, iyi ki de gittim, bir daha olsa yine giderim. 
Geçenlerde İzmir Gazetcileri de Başkan Atilla Sertel önderliğinde gitti Diyarbakır'a... Çok sevindim. Hele gidenlerin bazılarına "gittikleri" için daha çok sevindim...
Fakat ne yalan yazayım ki?
Benim günahım neydi? Madem siz de gidecektiniz, neden beni eleştirdiniz, üzdünüz, kırdınız?
Bu nasıl bir mantıktır ki, özeleştiriye kapalı?
Özür dileyen, özeleştiri yapan bunları da açık açık yapana neden "yakılacak cadı" muamelesi reva görülür?
Bu durumu değiştiremem...
Demek ki ne yapmalıyım?
"Bana müsaade" demek en doğrusu...
Ha "basın kartıma" takanlara da bir çift sözüm var benim...
Gelin bir gün bana "takılın", size "sokağı" göstereyim...
Bana gerçekten müsaade... TV'lerde, gazetelerde bana katlandığınız için sağolun...
Hele arkadaşlarım...
Sizler de sağolun...



NOT 1: 45 yaşından sonra "duygusallıktan" vazgeçemem... Değişemem yani. Başkalarını bikmem ama, "düşene" tekme atamam, iftira ve yalan borazanlığı yapamam. Yani bu dünyanın insanı değilim. Kalemi elime aldığım zamanlar Facebook ve twitter üzerinde zaten görürsünüz...

NOT 2: Bu yazıdaki karikatürü çizip, armağan eden sevgili Turan İyigün ağabeyime de teşekkür ediyorum. 

27 Ağustos 2014 Çarşamba

SABAH RESİMLERİ SON PROGRAMI 27 HAZİRAN 2014



SABAH RESİMLERİ'NİN "SON" PROGRAMINI PAYLAŞIYORUM... Daha sonra sona doğru önemli programları da paylaşacağım. HATIRLAMAK İSTEYENLERE SAYGILARIMLA...

12 Mart 2014 Çarşamba

BERKİN’İN “ŞEYTAN UÇURTMASI…”

İnternette buldum o fotoğrafı…
Yaşı daha da küçük… Eline vermişler bir “şeytan uçurtması”, koşuyor yolda uçsun diye…
Baba olanlar bilir…
Çocukları seven herkes bilir, çocukların hele de erkek çocuklarının mutlaka “şeytan uçurtması” isteyeceklerini.
Her baba bilir yapmasını…
Çocuk seven herkes bilir kâğıttan kuyruğuyla şeytan uçurtması yapmayı…
Belli ki Berkin için de yapmışlar…
O da kapmış, fırlamış sokağa… 
Özgürce uçsun diye, havalansın diye şeytan uçurtması.



Sağcı ya da solcu, Alevi ya da Sünni, Türk ya da Kürt ne fark eder?
O çocuktu ve çocuk öldürüldü!
Ona ağlamayan insan olur mu?
Ekmek almak için sokağa çıktı ve devleti öldürdü…
Bu kadar işte… Ne tartışması, ne savunması?
Berkin yaşında çocuğum var benim… Heyecanına, öfkesine, sevgisine tanıklık ediyorum sık sık…
Bir an olsun…
Allah düşmanıma vermesin evlat acısı… Hele de o karakaşlı, kara gözlü güzel çocuk…
Üstelik “şeytan uçurtmasını da” uçurmuş ya, ne bilsin “şeytan” sadece “uçurtmadan” ibaret değil!
Şeytan her yerde şimdi…
Dün Berkin’in acısıyla acıyı hissetti yüreğinde tüm insan babalar, anneler, kardeşler, evlatlar…
Hangi siyasetten olursa olsun… Ne fark eder ne? Ölen masum bir çocuk yahu!
Dün Berkin’in yaşıtları da dikkat çekmek istediler her yerde…
Olmasın diye yeni çocuk ölümleri…
Karataş Lisesi’nin güzel yüzlü çocukları da sessizce, uygarca, büyüklerine ders verircesine andılar Berkin’i…
Birbirinden güzel çocuklar, güzel yürekli, temiz alınlı, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür memleketim çocukları…
Ama bu çocuklardan bile korkanları gördüm ben dün…
Devlet korkar mı?
Yapmasınlar, anmasınlar diye ne yalanlar dolanlar okul çevresinde…
Hele “biri”… Polis mi değil mi bilmem. Öğretmenleri, velileri, çocukları kışkırtıyor. Diyor ki “iki gazeteci olduğunu iddia eden provoke ediyor ortalığı!”
“Kimsin sen” dedim…
“Polissen git provoke edenleri yakala ama o iki gazeteci benim kardeşim, kim olduklarını biliyorum…”
Çekti gitti…
Ne gerek var ne? Bu çocuklar bizim çocuklarımız. Sağcı olsalar solcu olsalar ne fark eder? Onlar, yaşıtları bir masumu anıyorlar…
Sonra okul bahçesinde sessizce oturdular…
Sonra dağıldılar…
Ne cam kırıldı ne molotof atıldı…
Bıyıkları terlememiş daha bir öğrenci “abi biz kötü bir şey için toplanmıyoruz ki, neden bu baskı” diye sordu?
Cevap veremedim…
Gözüme okul bahçesindeki Atatürk anıtındaki söz takıldı:
“Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir.”
Ne dersiniz?
Türkiye’de bugün Türkiye okullarına gidip bu sözü anlamamış ne çok makam sahibi var değil mi?
Yazık be…
Ne Berkin’in ölümüne üzülebiliyoruz ne de Berkin için üzülen çocuklarımızı seviyoruz.

Allah Berkin’e rahmet, ailesine sabır versin…

5 Ağustos 2013 Pazartesi

ÇOCUKLARI ÇOCUKLAR MI ÖLDÜRDÜ?

Gerçek olan “gerçeklerden” o kadar bihaber yaşıyoruz ki, hatta yaşadıklarımızı, yaşadıktan sonra derhal unutuyor ve bize “karanlık ellerin” dayattığı kadar hatırlayıp “doğru” yaptığımızı sanıyoruz.
Ne kadar “zavallı” ve acınacak bir durumdayız Allah bilir…
27 Ağustos 2012’de oynadığı parkta nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla öldürüldü 6 yaşındaki dünyalar güzeli Umut…



2013’ün ilk dakikalarında ise çatıdan yeni yıl fişeklerini izlerken, yine nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla da 11 yaşındaki dünyalar güzeli Arif öldürüldü.
Umut kadar yer tutmadı Arifcik muhterem medyamızda…
Nedendir, niçindir bilemem.



Sonra dendi ki “Umut’un katil zanlısı yakalandı”.
Sevindik tabii… Tesadüfen de olsa bir çocuk katilinin yakalanması toplumsal huzur için çok önemli çünkü. Çünkü böyle sağlanır devlete polise sonsuz güven… Ancak 2013’ün temmuz ayında bir haber daha çıktı, Umut’un katil zanlısı diye ilan edilen şahıs, ikinci duruşmada “delil yetersizliğinden” tahliye olmuştu.
“Nasıl olur” dedik hep birlikte… Demek ki bir yerlerde ciddi hata yapılmış, toplumsal baskıya karşın “kaplama” bir “katil mi” icat edilmişti yoksa?
Olur muydu böyle şey?
Ancak Umut ile Arif’in kanları kurumadan, arada bir tarihte İstanbul’a turist olarak gelen Sierra isimli bir hanım da öldürüldü. İstanbul medyası, Amerikan medyası falan ayağa kalktı. Amerika’dan polisler, dedektifler geldi ve katil yurt dışında yakalanıp paketlendi.
Ne müthiş ama değil mi?
Gel de şimdi başka şeyler düşünme!
Umut ile Arif’in katilleri belli ki ortalıkta dolaşıyor hala… Ya da “delil” bulunamıyor.
İzmir’de “maganda terörünün” her cinsi yaşanıyor. Normal bir basın olsak gök kubbeyi aşağı indiririz. Çünkü görevimiz bu. “Müdürüm” yalakalığı yerine “Sayın Müdür” veya “Müdür Bey” hatta “Sayın Vali” diye çıkışır, sayfalarımızda, ekranlarımızda bıkmadan usanmadan gideriz bu cinayetlerin üzerine. Baskı kurarız polis üzerine. Kurarız, kurmamız lazım, kurmalıyız çünkü “maganda kurşununun” yarın kimlerin evladını bulacağının garantisi yok.
Şu anda İzmir sokaklarında özellikle emniyet ve asayişle ilgili pek çok sorun yaşandığı halde “yaşanmıyormuş” gibi yapmak ve yansıtmak hele de maganda terörü sanki “çocukken oynanan oyuncak silahlar” yüzünden oluyormuş gibi sulu zırtlak ve reklam kokan çalışmalar yapmak da bana doğru gelmiyor. “Cambaza bak’ın” yeni taktiği sanki bazı gazetelerin “mükemmel” bir işmiş gibi pompaladıkları kampanya. “Büyük resmi” fark etmeden küçücük bir fırça ayrıntısını “ana sorunmuş” gibi göstermektir sadece.
Maganda terörünün nedenini çocukların oynadığı oyuncaklara bağlayıp “oyuncak silahınızı getirin topunuzu götürün” demek ne demek Allah aşkına? Türk çocuklarının erkekleri tabanca kızları bebekle oynayıp büyüdü, tabancayla oynayanların tümü katil mi oldu? Bu mudur neden? Diyelim ki tüm oyuncak silahları kaldırdınız peki medyadaki şiddet? Bilgisayar oyunlarındaki şiddet? Ekonomik sefaletler, cehalet, dayanışma ve paylaşmanın olmayışı? Buna da çözüm bulacak mı o oyuncak şirketiyle bilmem ne “giad”?



Peki, bu gazetelerle oyuncakçının yaptığına bizzat Vali ve Emniyet Müdürü’nün katılımına ne demeli? Devlet vatandaşa karşı görevini yüzde yüz yerine getiriyor da iş oyuncak silahlara mı kaldı? İşte “cambaza bak” burada başlıyor işte. Biz “hani katiller” diyoruz bazı meslektaşlarımız da “çocuklar silahı bıraksın topla oynasın” diyor işte! Sanki futbol sahalarında güller atılıyor!

Haftaya böyle girmek istedim. Her türlü huzuru yerine getirdikten sonra böyle kampanyalar huzurun süsü olabilir. Ancak sokaktaki vehameti bilmeden, yaşamadan “seçkinci” yaşam bakışlarıyla “sorun çözmeye” girişmek aklımıza doğrudan o “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyeni getiriyor. 

1 Haziran 2013 Cumartesi

O “İKİ AĞAÇ” VAR YA…

Neden böyle oluyor, neden? 
Diyalogsuzluk, saltanat hırsı, kibir, şiddet, öfke, rant hedefli çakma demokratlık...
Türkiye şu 10 yıldır neler yaşadı, daha neler yaşayacak?
Korkuya, baskıya, deformasyona dayalı bir “demokrasi” olabilir mi?
“Birlikte yaşamak” derken aynı zamanda “kökten ayrışma” nasıl becerilebiliyor?
Neden sürekli “karşıtlık” sürekli “intikam alma hırsı”?
Hele o büyük cehaletin, kıblesi para olan birkaç Bizans medyacısı tarafından istismarı?
Hani “bir” ve “birlikte” olacaktık?
Birikti…
Birikti…
Birikti…
Ve patladı işte!
Bugünü “tahmin” edemeyene gerçekten acıyorum.
Hele “iki ağaç için” laflarıyla bu büyük ve onurlu tepkiyi “başkalaştırmaya” çalışanlara daha çok acıyorum.



Mesele “iki ağaç” sanıyorlar ya?
Yazık vallahi… Mesele “iki ağaç” olsa bile, o “iki ağacın” yerine sadece “kara rant” için dikilecek, kahrolası ne varsa tepki gösterilmesi şarttır! İnsanlık gereğidir bu dünyada en az “insan” kadar yaşama hakkı olan “ağaçlar” için mücadele etmek.
Peygamberimiz bile buyurmuş “kıyamet başladığında bile elinde fidan olan diksin” diye…
Hem Hazreti Peygamber için cicili biçili geceler, toplantılar düzenleyeceksin hem de o büyük insanın böylesine önemsediği bir olayı “yok” sayacaksın…
Bu nasıl bir inançtır ya hu?



Geçtim…
İki ağaçla bir lüks apartman ya da bir AVM nasıl mukayese edilebilir?
Ağaçları kesmek, denizleri nehirleri mahvetmek, ormanları yok etmek, dünyanın “kaçtığı” ne kadar zararlı şey varsa kabullenmek nedir, söyleyin?
Taksim Gezi Parkı için “tepki” gösteren yurttaşları, bu yurttaşlara destek olanları top yekûn “karalamak” demokrasinin hangi kuralıdır?



AKP neden kendi gibi düşünmeyenleri, eleştirenleri “ötekileştirmeye” marjinal zararlılar gibi göstermeye uğraşıyor? Neden şöyle bir “kahve içimi” bile olsa dinlemeye, anlamaya zorlamıyor kendini?
Türkiye’de keyfe keder yıkılan, otel olan, bilmem ne olan onca tarihi bina varken, Gazi Paşa’nın o güzelim gemisinin “fuhuş hane” haberleri zırt pırt yayınlanırken, nedir bu “topçu kışlası” ısrarı?
“1860- 1870’li yıllarda en parlak dönemini geçiren kışla 31 Mart isyanının da başlangıç noktası olmuştu. Taksim Topçu kışlasında bulunan Avcı taburuna bağlı askerler 12-13 Nisan 1909 tarihinde başlarındaki subaylara karşı ayaklanarak onları tutukladılar. Buradan çıkan askerler büyük bir halk kalabalığının da desteğiyle Meclis-i Mebusan’a doğru yol aldılar. Taksim Topçu kışlasından başlayıp Meclisi Mebusan’ın önünde devam eden isyan hareketi Hareket Ordusunun İstanbul’a gelmesiyle farklı bir boyuta ulaştı. Sultan II. Abdülhamit’in ‘çatışma olmasın’ emrine karşın Avcı taburları ile Hareket Ordusu arasında çatışma yaşandı. Bu çatışmaların en şiddetli yaşandığı yerlerden biri olan Taksim Topçu kışlası da ciddi tahribata uğradı.”  
Lakin mesele Osmanlı eserleri falan değil…
Osmanlı vurgusu altında dehşet bir “vahşi kapitalizm” hırsı var. Tarihi “topçu kışlasını” otel, AVM ya da bilmem ne edecekler değil mi?
Ve bu uğurda da gencin, yaşlının, zenginin fakirin nefes alma doğallığını yok edecekler!
Bugün Taksim yarın İzmir Fuar alanı olur mu diye düşünmüyor değilim.
Çünkü “çakma çevrecilik” artık ciddi olarak göze batıyor.
Karaburun ve Çeşme’de “RES (rüzgâr enerji santrali)” katliamları, balık çiftliği dayatmaları, Seferihisar’da orkinos dayatması, Tahtalı Baraj havzasında kaçak yapılaşmalar, Konak Tüneli’nin tehdidi.
Tarihe ve tarihsel mirasa “çanak çömlek” diye bakanların, heykeli “ucube” diye aşağılayanların zihniyetinde elbette “iki ağaç” AVM betonundan daha önemli değildir. Lakin burada hemen söylemeliyiz ki, Taksim Gezi Parkı tepkisi “bastırılsa” bile, AKP’nin karşısında, ona oy vermemiş kesimlerin “nasıl birlikte” olabileceklerinin ispatıdır.
Kim nasıl üzerine alınırsa alınsın, fakat Başbakan Erdoğan’ın artık ciddi olarak “dinlemesinde “fayda var. Ecnebi medyasında yapılan “Mısır Tahrir” hatırlatmaları ciddidir. Demokratik yöntemlerle iktidar olanların, zaman içinde “havaya” girip “en ben Sezar” moduna bürünmeleri ne talihsizlik. Başbakanın her tartışmada “en ben, benden başka iyi düşünen yok, olamaz” yaklaşımı da Türkiye için büyük talihsizlik. Son üç beş yıldır Türkiye Cumhuriyeti’nin adeta “genleriyle” uğraşmaları, en sonunda da “iki ayyaş” kelamı ve bu kelama yapılan “nahoş açıklamaların” neticesi de “yollar” Taksin Gezi Parkı’na çıktı.
Ya polis?
Bizim polisimiz mi gerçekten?
Bizim polisimize “emir” verenler, “gaz sıkın, yere düşmüşü dipçikleyin” diyenler kimler?
Bizim polisimiz hiç mi tarih bilmez ya da tarihi ne zanneder acaba?
Tarihimizde hangi savaşta “yere düşene, aman diyene, silahsıza” vurmak var?
Kime yaranmaya ve sonuçta ne elde etmeye çalışıyor acaba polisimizi canavarlaştıranlar?



Ya Başbakan?
Orada yerlerde sürüklenen insanlar onun yurttaşı değil mi? Bir kahrolası AVM’ni destekleyeceğine, mahkemenin aldığı “yürütmeyi durdurma kararına” karşı “itiraz var ama” diyeceğine, bu yükselen tansiyonu indirmeye çalışsa güzel olmaz mıydı?
İstanbul’dan İzmir’e her yerde ve büyük bir “beraberlik” adına gösterilen tepkiye “terör” yaklaşımı ancak ve ancak “insanlık ideallerine” ihanettir!
Umuyorum ki devrimciyle ülkücünün, Türk ile Kürt’ün, Alevi ile Sünni’nin o “iki ağacı” kolkola savunmasını “Ergenekon’a” bağlamasınlar!
Taksim Gezi Parkı direnişi “kendiliğinden” başladı.
Önce BDP’li vekiller sonra CHP ve diğerleri…
Ama “birlik” kenetlenerek devam etti. Türlü sansürlere karşı çeşitli fotoğraf ve videolarla “gerçeği” takip ediyoruz.
Bu olaylardan “ders alması” gerekenler alırsa, demokrasi yolunda gerçek ve tartışmasız bir adım adılmış olur. Çakma ayrışmaların Taksim’de nasıl geçersizleştiğini gördük.
O “iki ağaç” öylesine güzel bir başlangıca neden oldu ki…

Bundan sonra Türkiye “o iki ağaca sahip çıkıldığı” günden bir önceki gündeki Türkiye olmayacak…


CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI

  CHP • KURULTAY • BUTLAN • İÇ SAVAŞ CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI Özgürcü müsün, Kemalci misin? HASAN TAHSİN KOCABAŞ   İzmir,...