Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

23 Ocak 2015 Cuma

UĞUR MUMCU



YARIN 24 OCAK... NURLAR İÇİNDE YAT UĞUR MUMCU... NE YAZIK Kİ SENİ ANLAYAMADIK!

21 Eylül 2014 Pazar

BELKİ BİR SÜRELİĞİNE... AMA SON YAZI!


Uzatmayacağım...
Artık fiili gazetecilik yap(a)mıyorum... Ama o kadar onur duyduğum bir görevim var ki, ne zaman ne de sağlık durumu etkilemiyor beni. TV'de yıllarca neyle uğraştıysam, ne için kendimce mücadele verdiysem şimdi Başkan Kocaoğlu'nun yanında ve yine aynı üslup ve inançla "küçük" ama önemli adımlar atmaya çalışıyorum ölesiye sevdiğim kent için...
Yaptıklarım, yapmaya çalıştıklarım GERÇEK dostlarımı sevindirirken kuşkusuz, kimin gerçek kimin de sahte olduğunu anlatıyor bana. Bu da yaşamın belki de bana kazandırdığı yeni bir deneyim.
Ben "büyük" gazeteci falan olmadım... Geçmişimi, hatalarımı örtmek için de gürültülü lakin inandırıcılıktan, samimiyetten uzak düşünceleri de savunmadım. Dün neysem bugün de o...
Ve artık ne beynimde ne de yüreğimde üç beş sene öteye ilişkin hiç bir amacım yok...
Sadece huzurlu, dingin bir yaşam peşindeyim...
İşin ucunda emeklilik var, belki de "yalnız" bir "huzurevi" yaşamı... Kime ne ki?
Ne ticari, ne siyasi ne de başka bir açık ya da gizli amacım yok...
Allah bana onurların en büyüğünü yaşattı, yaşatıyor...
Laf olsun diye ekrana çıkmadığımın karşılığını alıyorum şimdi...
Sokağa başka bir boyuttan bakma şansım var benim...
Halkımı sevdim, seviyorum, seveceğim... 12 yıl süren SABAH RESİMLERİ ile halkımın yüreğine girdiğimi şimdilerde öyle yoğun görüyorum ki... Hem de sadece "merkezde" değil İzmir'in adım attığım her ilçesinde, her mahallesinde hatta köyünde çok şükür...
Gazeteci olarak hatalarıma, yanlışlarıma rağmen tek muhatabım olan halkımın sevgisini hiç bir şeye değişmem, değişmeyeceğim...
Ama kırgınlıklarımi sonunda beni belki bir süreliğine de olsa "yazmaya" veda mı ettirecek acaba? 
Gazetecilik benim mesleğim değil, hayatım... Ne basın kartı ne de bilmen ne TV ya da gazete... Umurumda değil. Kaldı ki meslektaşlarımın hepsi birbirinden değerli ve önemli gazeteciler...
Belki yine yanılırım bilmiyorum, ama buraya kadar bugün!
Sorun da etmiyorum söylenenleri, çevrilenleri, yüzümüze "hayırlı olsun" derken, ardımızdan "ne danışacaklar ki" sözlerini...
Ben kabul de ediyorum... Herkes mükemmel ama ben değilim... Herkes kurtarıcı adayı maşallah, bense belki de "huzurevi" yolcusu... Kader işte, ne diyebilirim ki?
Bir süre önce Başkan Kocaoğlu ve bir heyetle Diyarbakır'a gittim ben de... Bir çok gazeteci arkadaşım da vardı. Ama gidiş netleştiğinde ve ben de gideceğimi söyleyince tuhaf bir direnç karşılaştım. Tuhaf ve asla düşünmediğim düşünceler yağmur gibi yağdı. Bazıları öylesine yakındı ki bana oysa... Hatta direnç yüzünden "acaba gitmeyi iptal mi edeyim" diye de düşündüm. Lakin gittim, iyi ki de gittim, bir daha olsa yine giderim. 
Geçenlerde İzmir Gazetcileri de Başkan Atilla Sertel önderliğinde gitti Diyarbakır'a... Çok sevindim. Hele gidenlerin bazılarına "gittikleri" için daha çok sevindim...
Fakat ne yalan yazayım ki?
Benim günahım neydi? Madem siz de gidecektiniz, neden beni eleştirdiniz, üzdünüz, kırdınız?
Bu nasıl bir mantıktır ki, özeleştiriye kapalı?
Özür dileyen, özeleştiri yapan bunları da açık açık yapana neden "yakılacak cadı" muamelesi reva görülür?
Bu durumu değiştiremem...
Demek ki ne yapmalıyım?
"Bana müsaade" demek en doğrusu...
Ha "basın kartıma" takanlara da bir çift sözüm var benim...
Gelin bir gün bana "takılın", size "sokağı" göstereyim...
Bana gerçekten müsaade... TV'lerde, gazetelerde bana katlandığınız için sağolun...
Hele arkadaşlarım...
Sizler de sağolun...



NOT 1: 45 yaşından sonra "duygusallıktan" vazgeçemem... Değişemem yani. Başkalarını bikmem ama, "düşene" tekme atamam, iftira ve yalan borazanlığı yapamam. Yani bu dünyanın insanı değilim. Kalemi elime aldığım zamanlar Facebook ve twitter üzerinde zaten görürsünüz...

NOT 2: Bu yazıdaki karikatürü çizip, armağan eden sevgili Turan İyigün ağabeyime de teşekkür ediyorum. 

27 Ağustos 2014 Çarşamba

SABAH RESİMLERİ SON PROGRAMI 27 HAZİRAN 2014



SABAH RESİMLERİ'NİN "SON" PROGRAMINI PAYLAŞIYORUM... Daha sonra sona doğru önemli programları da paylaşacağım. HATIRLAMAK İSTEYENLERE SAYGILARIMLA...

12 Mart 2014 Çarşamba

BERKİN’İN “ŞEYTAN UÇURTMASI…”

İnternette buldum o fotoğrafı…
Yaşı daha da küçük… Eline vermişler bir “şeytan uçurtması”, koşuyor yolda uçsun diye…
Baba olanlar bilir…
Çocukları seven herkes bilir, çocukların hele de erkek çocuklarının mutlaka “şeytan uçurtması” isteyeceklerini.
Her baba bilir yapmasını…
Çocuk seven herkes bilir kâğıttan kuyruğuyla şeytan uçurtması yapmayı…
Belli ki Berkin için de yapmışlar…
O da kapmış, fırlamış sokağa… 
Özgürce uçsun diye, havalansın diye şeytan uçurtması.



Sağcı ya da solcu, Alevi ya da Sünni, Türk ya da Kürt ne fark eder?
O çocuktu ve çocuk öldürüldü!
Ona ağlamayan insan olur mu?
Ekmek almak için sokağa çıktı ve devleti öldürdü…
Bu kadar işte… Ne tartışması, ne savunması?
Berkin yaşında çocuğum var benim… Heyecanına, öfkesine, sevgisine tanıklık ediyorum sık sık…
Bir an olsun…
Allah düşmanıma vermesin evlat acısı… Hele de o karakaşlı, kara gözlü güzel çocuk…
Üstelik “şeytan uçurtmasını da” uçurmuş ya, ne bilsin “şeytan” sadece “uçurtmadan” ibaret değil!
Şeytan her yerde şimdi…
Dün Berkin’in acısıyla acıyı hissetti yüreğinde tüm insan babalar, anneler, kardeşler, evlatlar…
Hangi siyasetten olursa olsun… Ne fark eder ne? Ölen masum bir çocuk yahu!
Dün Berkin’in yaşıtları da dikkat çekmek istediler her yerde…
Olmasın diye yeni çocuk ölümleri…
Karataş Lisesi’nin güzel yüzlü çocukları da sessizce, uygarca, büyüklerine ders verircesine andılar Berkin’i…
Birbirinden güzel çocuklar, güzel yürekli, temiz alınlı, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür memleketim çocukları…
Ama bu çocuklardan bile korkanları gördüm ben dün…
Devlet korkar mı?
Yapmasınlar, anmasınlar diye ne yalanlar dolanlar okul çevresinde…
Hele “biri”… Polis mi değil mi bilmem. Öğretmenleri, velileri, çocukları kışkırtıyor. Diyor ki “iki gazeteci olduğunu iddia eden provoke ediyor ortalığı!”
“Kimsin sen” dedim…
“Polissen git provoke edenleri yakala ama o iki gazeteci benim kardeşim, kim olduklarını biliyorum…”
Çekti gitti…
Ne gerek var ne? Bu çocuklar bizim çocuklarımız. Sağcı olsalar solcu olsalar ne fark eder? Onlar, yaşıtları bir masumu anıyorlar…
Sonra okul bahçesinde sessizce oturdular…
Sonra dağıldılar…
Ne cam kırıldı ne molotof atıldı…
Bıyıkları terlememiş daha bir öğrenci “abi biz kötü bir şey için toplanmıyoruz ki, neden bu baskı” diye sordu?
Cevap veremedim…
Gözüme okul bahçesindeki Atatürk anıtındaki söz takıldı:
“Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir.”
Ne dersiniz?
Türkiye’de bugün Türkiye okullarına gidip bu sözü anlamamış ne çok makam sahibi var değil mi?
Yazık be…
Ne Berkin’in ölümüne üzülebiliyoruz ne de Berkin için üzülen çocuklarımızı seviyoruz.

Allah Berkin’e rahmet, ailesine sabır versin…

5 Ağustos 2013 Pazartesi

ÇOCUKLARI ÇOCUKLAR MI ÖLDÜRDÜ?

Gerçek olan “gerçeklerden” o kadar bihaber yaşıyoruz ki, hatta yaşadıklarımızı, yaşadıktan sonra derhal unutuyor ve bize “karanlık ellerin” dayattığı kadar hatırlayıp “doğru” yaptığımızı sanıyoruz.
Ne kadar “zavallı” ve acınacak bir durumdayız Allah bilir…
27 Ağustos 2012’de oynadığı parkta nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla öldürüldü 6 yaşındaki dünyalar güzeli Umut…



2013’ün ilk dakikalarında ise çatıdan yeni yıl fişeklerini izlerken, yine nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla da 11 yaşındaki dünyalar güzeli Arif öldürüldü.
Umut kadar yer tutmadı Arifcik muhterem medyamızda…
Nedendir, niçindir bilemem.



Sonra dendi ki “Umut’un katil zanlısı yakalandı”.
Sevindik tabii… Tesadüfen de olsa bir çocuk katilinin yakalanması toplumsal huzur için çok önemli çünkü. Çünkü böyle sağlanır devlete polise sonsuz güven… Ancak 2013’ün temmuz ayında bir haber daha çıktı, Umut’un katil zanlısı diye ilan edilen şahıs, ikinci duruşmada “delil yetersizliğinden” tahliye olmuştu.
“Nasıl olur” dedik hep birlikte… Demek ki bir yerlerde ciddi hata yapılmış, toplumsal baskıya karşın “kaplama” bir “katil mi” icat edilmişti yoksa?
Olur muydu böyle şey?
Ancak Umut ile Arif’in kanları kurumadan, arada bir tarihte İstanbul’a turist olarak gelen Sierra isimli bir hanım da öldürüldü. İstanbul medyası, Amerikan medyası falan ayağa kalktı. Amerika’dan polisler, dedektifler geldi ve katil yurt dışında yakalanıp paketlendi.
Ne müthiş ama değil mi?
Gel de şimdi başka şeyler düşünme!
Umut ile Arif’in katilleri belli ki ortalıkta dolaşıyor hala… Ya da “delil” bulunamıyor.
İzmir’de “maganda terörünün” her cinsi yaşanıyor. Normal bir basın olsak gök kubbeyi aşağı indiririz. Çünkü görevimiz bu. “Müdürüm” yalakalığı yerine “Sayın Müdür” veya “Müdür Bey” hatta “Sayın Vali” diye çıkışır, sayfalarımızda, ekranlarımızda bıkmadan usanmadan gideriz bu cinayetlerin üzerine. Baskı kurarız polis üzerine. Kurarız, kurmamız lazım, kurmalıyız çünkü “maganda kurşununun” yarın kimlerin evladını bulacağının garantisi yok.
Şu anda İzmir sokaklarında özellikle emniyet ve asayişle ilgili pek çok sorun yaşandığı halde “yaşanmıyormuş” gibi yapmak ve yansıtmak hele de maganda terörü sanki “çocukken oynanan oyuncak silahlar” yüzünden oluyormuş gibi sulu zırtlak ve reklam kokan çalışmalar yapmak da bana doğru gelmiyor. “Cambaza bak’ın” yeni taktiği sanki bazı gazetelerin “mükemmel” bir işmiş gibi pompaladıkları kampanya. “Büyük resmi” fark etmeden küçücük bir fırça ayrıntısını “ana sorunmuş” gibi göstermektir sadece.
Maganda terörünün nedenini çocukların oynadığı oyuncaklara bağlayıp “oyuncak silahınızı getirin topunuzu götürün” demek ne demek Allah aşkına? Türk çocuklarının erkekleri tabanca kızları bebekle oynayıp büyüdü, tabancayla oynayanların tümü katil mi oldu? Bu mudur neden? Diyelim ki tüm oyuncak silahları kaldırdınız peki medyadaki şiddet? Bilgisayar oyunlarındaki şiddet? Ekonomik sefaletler, cehalet, dayanışma ve paylaşmanın olmayışı? Buna da çözüm bulacak mı o oyuncak şirketiyle bilmem ne “giad”?



Peki, bu gazetelerle oyuncakçının yaptığına bizzat Vali ve Emniyet Müdürü’nün katılımına ne demeli? Devlet vatandaşa karşı görevini yüzde yüz yerine getiriyor da iş oyuncak silahlara mı kaldı? İşte “cambaza bak” burada başlıyor işte. Biz “hani katiller” diyoruz bazı meslektaşlarımız da “çocuklar silahı bıraksın topla oynasın” diyor işte! Sanki futbol sahalarında güller atılıyor!

Haftaya böyle girmek istedim. Her türlü huzuru yerine getirdikten sonra böyle kampanyalar huzurun süsü olabilir. Ancak sokaktaki vehameti bilmeden, yaşamadan “seçkinci” yaşam bakışlarıyla “sorun çözmeye” girişmek aklımıza doğrudan o “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyeni getiriyor. 

1 Haziran 2013 Cumartesi

O “İKİ AĞAÇ” VAR YA…

Neden böyle oluyor, neden? 
Diyalogsuzluk, saltanat hırsı, kibir, şiddet, öfke, rant hedefli çakma demokratlık...
Türkiye şu 10 yıldır neler yaşadı, daha neler yaşayacak?
Korkuya, baskıya, deformasyona dayalı bir “demokrasi” olabilir mi?
“Birlikte yaşamak” derken aynı zamanda “kökten ayrışma” nasıl becerilebiliyor?
Neden sürekli “karşıtlık” sürekli “intikam alma hırsı”?
Hele o büyük cehaletin, kıblesi para olan birkaç Bizans medyacısı tarafından istismarı?
Hani “bir” ve “birlikte” olacaktık?
Birikti…
Birikti…
Birikti…
Ve patladı işte!
Bugünü “tahmin” edemeyene gerçekten acıyorum.
Hele “iki ağaç için” laflarıyla bu büyük ve onurlu tepkiyi “başkalaştırmaya” çalışanlara daha çok acıyorum.



Mesele “iki ağaç” sanıyorlar ya?
Yazık vallahi… Mesele “iki ağaç” olsa bile, o “iki ağacın” yerine sadece “kara rant” için dikilecek, kahrolası ne varsa tepki gösterilmesi şarttır! İnsanlık gereğidir bu dünyada en az “insan” kadar yaşama hakkı olan “ağaçlar” için mücadele etmek.
Peygamberimiz bile buyurmuş “kıyamet başladığında bile elinde fidan olan diksin” diye…
Hem Hazreti Peygamber için cicili biçili geceler, toplantılar düzenleyeceksin hem de o büyük insanın böylesine önemsediği bir olayı “yok” sayacaksın…
Bu nasıl bir inançtır ya hu?



Geçtim…
İki ağaçla bir lüks apartman ya da bir AVM nasıl mukayese edilebilir?
Ağaçları kesmek, denizleri nehirleri mahvetmek, ormanları yok etmek, dünyanın “kaçtığı” ne kadar zararlı şey varsa kabullenmek nedir, söyleyin?
Taksim Gezi Parkı için “tepki” gösteren yurttaşları, bu yurttaşlara destek olanları top yekûn “karalamak” demokrasinin hangi kuralıdır?



AKP neden kendi gibi düşünmeyenleri, eleştirenleri “ötekileştirmeye” marjinal zararlılar gibi göstermeye uğraşıyor? Neden şöyle bir “kahve içimi” bile olsa dinlemeye, anlamaya zorlamıyor kendini?
Türkiye’de keyfe keder yıkılan, otel olan, bilmem ne olan onca tarihi bina varken, Gazi Paşa’nın o güzelim gemisinin “fuhuş hane” haberleri zırt pırt yayınlanırken, nedir bu “topçu kışlası” ısrarı?
“1860- 1870’li yıllarda en parlak dönemini geçiren kışla 31 Mart isyanının da başlangıç noktası olmuştu. Taksim Topçu kışlasında bulunan Avcı taburuna bağlı askerler 12-13 Nisan 1909 tarihinde başlarındaki subaylara karşı ayaklanarak onları tutukladılar. Buradan çıkan askerler büyük bir halk kalabalığının da desteğiyle Meclis-i Mebusan’a doğru yol aldılar. Taksim Topçu kışlasından başlayıp Meclisi Mebusan’ın önünde devam eden isyan hareketi Hareket Ordusunun İstanbul’a gelmesiyle farklı bir boyuta ulaştı. Sultan II. Abdülhamit’in ‘çatışma olmasın’ emrine karşın Avcı taburları ile Hareket Ordusu arasında çatışma yaşandı. Bu çatışmaların en şiddetli yaşandığı yerlerden biri olan Taksim Topçu kışlası da ciddi tahribata uğradı.”  
Lakin mesele Osmanlı eserleri falan değil…
Osmanlı vurgusu altında dehşet bir “vahşi kapitalizm” hırsı var. Tarihi “topçu kışlasını” otel, AVM ya da bilmem ne edecekler değil mi?
Ve bu uğurda da gencin, yaşlının, zenginin fakirin nefes alma doğallığını yok edecekler!
Bugün Taksim yarın İzmir Fuar alanı olur mu diye düşünmüyor değilim.
Çünkü “çakma çevrecilik” artık ciddi olarak göze batıyor.
Karaburun ve Çeşme’de “RES (rüzgâr enerji santrali)” katliamları, balık çiftliği dayatmaları, Seferihisar’da orkinos dayatması, Tahtalı Baraj havzasında kaçak yapılaşmalar, Konak Tüneli’nin tehdidi.
Tarihe ve tarihsel mirasa “çanak çömlek” diye bakanların, heykeli “ucube” diye aşağılayanların zihniyetinde elbette “iki ağaç” AVM betonundan daha önemli değildir. Lakin burada hemen söylemeliyiz ki, Taksim Gezi Parkı tepkisi “bastırılsa” bile, AKP’nin karşısında, ona oy vermemiş kesimlerin “nasıl birlikte” olabileceklerinin ispatıdır.
Kim nasıl üzerine alınırsa alınsın, fakat Başbakan Erdoğan’ın artık ciddi olarak “dinlemesinde “fayda var. Ecnebi medyasında yapılan “Mısır Tahrir” hatırlatmaları ciddidir. Demokratik yöntemlerle iktidar olanların, zaman içinde “havaya” girip “en ben Sezar” moduna bürünmeleri ne talihsizlik. Başbakanın her tartışmada “en ben, benden başka iyi düşünen yok, olamaz” yaklaşımı da Türkiye için büyük talihsizlik. Son üç beş yıldır Türkiye Cumhuriyeti’nin adeta “genleriyle” uğraşmaları, en sonunda da “iki ayyaş” kelamı ve bu kelama yapılan “nahoş açıklamaların” neticesi de “yollar” Taksin Gezi Parkı’na çıktı.
Ya polis?
Bizim polisimiz mi gerçekten?
Bizim polisimize “emir” verenler, “gaz sıkın, yere düşmüşü dipçikleyin” diyenler kimler?
Bizim polisimiz hiç mi tarih bilmez ya da tarihi ne zanneder acaba?
Tarihimizde hangi savaşta “yere düşene, aman diyene, silahsıza” vurmak var?
Kime yaranmaya ve sonuçta ne elde etmeye çalışıyor acaba polisimizi canavarlaştıranlar?



Ya Başbakan?
Orada yerlerde sürüklenen insanlar onun yurttaşı değil mi? Bir kahrolası AVM’ni destekleyeceğine, mahkemenin aldığı “yürütmeyi durdurma kararına” karşı “itiraz var ama” diyeceğine, bu yükselen tansiyonu indirmeye çalışsa güzel olmaz mıydı?
İstanbul’dan İzmir’e her yerde ve büyük bir “beraberlik” adına gösterilen tepkiye “terör” yaklaşımı ancak ve ancak “insanlık ideallerine” ihanettir!
Umuyorum ki devrimciyle ülkücünün, Türk ile Kürt’ün, Alevi ile Sünni’nin o “iki ağacı” kolkola savunmasını “Ergenekon’a” bağlamasınlar!
Taksim Gezi Parkı direnişi “kendiliğinden” başladı.
Önce BDP’li vekiller sonra CHP ve diğerleri…
Ama “birlik” kenetlenerek devam etti. Türlü sansürlere karşı çeşitli fotoğraf ve videolarla “gerçeği” takip ediyoruz.
Bu olaylardan “ders alması” gerekenler alırsa, demokrasi yolunda gerçek ve tartışmasız bir adım adılmış olur. Çakma ayrışmaların Taksim’de nasıl geçersizleştiğini gördük.
O “iki ağaç” öylesine güzel bir başlangıca neden oldu ki…

Bundan sonra Türkiye “o iki ağaca sahip çıkıldığı” günden bir önceki gündeki Türkiye olmayacak…


14 Mayıs 2013 Salı

Sözde Değil Özde Çevreci


Kimse kusura bakmasın, iş dünyasında hele de İzmir’de maliyet hesabı yapmadan doğayı koruyan yok denecek kadar az. İşadamı dediğim grubu da sadece sanayicilerle sınırlamıyorum. İzmir’in geleceğini yer yer tehdit eden bir işadamı grubu da inşaat müteahhitleri çünkü.
Kabul etmemiz, ezber bozmamız gerekiyor. Çevreyi kirleten sanayicilerdir. Çünkü sanayi devriminin çıkışında insani hiçbir değer yoktu ki ağacın, denizin olsun. Yap fabrika, üret bir şeyler ama nehirler kirlensin, ormanlar yok olsun.
Çimento fabrikaları, santraller, her çeşit üretim ne yazık ki getirdiği nimet kadar yaşamsal külfete de yol açtı, doğa kirlendi, çevre felaketleri oldu.
Dünyada pek çok ülke sorunun farkına vardı ve “başlarım lan gelen paraya” diye haykırıp, iş dünyasının doymak bilmez hırsına da eyvallah etmeden kriterlerini koydu. Hiç gitmedim ama Almanya kadar çevre kriterlerine düşkün başka memleket yok diyorlar. Adamlar kentin ortasına çimento fabrikası, termik santral kurmuş da bacalarından sadece su buharı çıkarmış.
Ama bizde “çevrenin içine etmek” şan olmuş. İşte Yeşildere size… Yıllarca dericiler kirletti, devlet seyretti, belediyeler oynaştı ama sonuç ortada. Dericiler gitti ama pislikleri hala ortada. O bir zamanların “yeşil” ve “kurbağalı” deresi şimdi oldu “pislikdere”…
Ya Gediz?
Hala kirletiliyor ama gelin görün ki koca koca Valiler bakanlar falan zırt pırt toplantı düzenleyip “Gediz’i kurtaralım” nutukları atıyor. Biz de gülüyoruz ağlanacak halimize.
El alemim ülkesindeki çimento fabrikalarının bacalarından su buharı çıkar bizimkilerin çimento tozu. Naldöken olmuş “Tozdöken”! Çatılar, kiremitler, ağaçlar hepten beyaz gri arası… Ağaçlar her gün “yıkansa” bile gitmiyor o yeşili mahveden gri…
Çevre yok olurken öksüren yavrulara, kanser olan insanlara değinmeyeceğim bugün. Ben yazmaktan, konuşmaktan sıkılıyorum ama “muhataplarda” maşallah “üç maymun” modunda.
Nasıl oluyor da ecnebinin çimento bacasından “su buharı” çıkarken bizimkilerden “çimento tozu” çıkıyor? Soru bu! Cevap? Yok işte… Olan da “maliyete” dayanıyor ki, isyan edesim geliyor, senin maliyetine de parana da kârına da diye… Oysa “öte tarafa” kimse para götüremeyecek lakin “gök kubbede hoş sada bırakmanın” ne kadar paha biçilmez olduğunu anlayamıyoruz hala.
İşte size “gök kubbede hoş sada bırakacak” bir adam!
Hem de “iş” adamı!



Cem Bakioğlu.
Geçen hafta bazı gazetelerde küçücük bir haber vardı, dikkatinizi çekti mi bilmem?
“İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi‘ndeki (OSB) tesislerinde Bakioğlu Holding’e bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren Enternasyonal Gravür A.Ş., sektöründe benzersiz nitelikte bir yatırıma imza atarak Atıksu Arıtma Tesisi'ni devreye aldı. Artan sanayileşme ile birlikte özelikle birçok sektörü bünyesinde barındıran OSB'lerde üretilen atık sular, doğru yönetilmediği takdirde doğal kaynakları günden güne artan bir hızla kirletiyor. Buna karşılık 2872 sayılı Çevre Kanunu uyarınca, endüstriyel nitelikli atık suların OSB yönetiminin belirlemiş olduğu kriterler uyarınca arıtılması ve sonrasında Organize Sanayi Bölgesi kanalizasyonuna deşarj edilmesi gerekiyor.
Rotogravür silindir işleme sektöründe her alanda öncü faaliyetleriyle tanınan Enternasyonal Gravür A.Ş., kapasite artırım yatırımlarına paralel olarak eski arıtma sistemini kullanım dışı bıraktı ve 200 metre kare alana kurulu, 60 metre küp/gün kapasiteye sahip yeni arıtma sistemini devreye aldı.”
Ne diyorsunuz?
Cem Bey’in iştigal alanları çok riskli. İstese “maliyet hesabı” yapar, çevreyi, doğayı, geleceği falan  da “hesaba” katmaz, çatır çatır üretir ve kazanır. Çevrenin ve insanların canına da okusa, örnekleri çoktur, ne devlet ne medya bir şey demez, hatta şirket bütçesinden “reklam payı” ayırır, medyaya dağıtır, medya da “kirlettiği” halde onu “çevre dostu” ilan eder!
Bu işler böyle yürümüyor mu?
Ama Cem Bakioğlu Ege Orman Vakfı samimiyetiyle yaklaşıyor şirketlerinde de…
Ne diyeyim?
Bazıları gibi “reklam çevreciliği” ile “sözde” olmak var, Cem Bey gibi “özde çevreci” olmak var!
Haydi cevaplayın kim “hoş sada bırakacak” sizce “gök kubbede”?



CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI

  CHP • KURULTAY • BUTLAN • İÇ SAVAŞ CHP’DE BUTLAN DEĞİL, VİCDAN DAVASI Özgürcü müsün, Kemalci misin? HASAN TAHSİN KOCABAŞ   İzmir,...