“2 Mayıs: Yeni ama, galiba son başlangıç…”
Öyle bir Dünya, öyle bir Türkiye, öyle bir Ege, öyle bir İzmir oldu
ki; Gürültü var ama ses yok. Kalabalık var ama fikir yok. Konuşan çok, söyleyen
yok.
Satırlarımda dolaşırken, belki içinize ilk çöken duygu tam da bu: Bir
şeylerin eksildiği değil, bir şeylerin yer değiştirdiği hissi. Hakikat hâlâ bir
yerlerde duruyor belki, ama onun üstü öyle bir örtülmüş ki; görmek isteyen bile
görmekte zorlanıyor değil mi?
Bugün en büyük şikâyet, cehalet değil.
Cehalet en azından kendini saklamazdı.
Bugünün problemi, bilgi kılığına girmiş sığlık. Herkesin fikri var
ama kimsenin fikrinin ağırlığı yok. Medya deseniz, haber vermekten çok yön
vermeye hevesli. Gürültü üretmek, gerçeği söylemekten daha kazançlı hâle
gelmiş.
Ve bazı aydınlar…
Bir zamanlar toplumun önünü açması beklenenler, şimdi alkışın
yönüne göre saf tutuyor. Risk almayan, bedel ödemeyen, konforunu bozmayan bir
“aydın” tipolojisi revaçta… Düşünce üretmek yerine, dolaşıma giren fikri
süsleyip yeniden servis eden bir ezber düzeni.
İzmir’e bakıyorsunuz…
Tarihiyle övünen ama o tarihin ağırlığını taşımakta zorlanan bir
şehir. Hafızası var ama hatırlamak istemiyor. Kimliği var ama korumaya niyeti
yok. Kent dediğiniz sadece binalardan ibaret değildir; bir ruhu, bir istikameti
olur. O istikamet kaybolduğunda geriye sadece kalabalık kalır.
İzmir’in “köklü aileleri” kalmadı, olanlarsa kendi “dedelerini” ve onların
yaşadıkları yerleri bile yok sayıyor. İzmir diye bir şehir var ama, İzmir ruhu,
kimliği, tarihi, kültürü “başkalaştırılmış” …
Aslında mesele, samimiyet.
Bu toprakların en büyük sorunu yanlış yapmak değil, doğruyu bile
eğip bükmek. Söylenenle yapılan arasındaki uçurum, artık istisna değil, kural
hâline gelmiş durumda. Batıyı taklit ederken derinliğini alamayan, kendi
değerini korumaya çalışırken de onu yüzeyselleştiren bir arada kalmışlık…
Peki çözüm ne?
Belki de cevap, en başta kaybettiğimiz yerde: Dürüstlükte.
Hakikatin eğilip bükülmediği, sözün değerli olduğu, susmanın bile
bir anlam taşıdığı bir zemin…
Özgürlükten bahsediyoruz sıkça. Ama özgürlük, sadece bağırabilmek
değildir. Özgürlük, doğruyu söyleyebilme cesaretidir. Bedel ödemeyi göze
alabilmektir. Kula kulluğun bittiği, yurttaşlığın başladığı yerdir.
Ve şimdi… eleştirinin ötesine geçme vakti.
2 Mayıs Cumartesi sabahı, Neo TV ekranlarında başlayacak yeni bir
yolculukla, sadece konuşan değil; dinleyen, sadece eleştiren değil; birleştiren
bir anlayışı ortaya koyma niyetindeyim.
Tebessümü unutmayan, ayrıştırmayan; aksine ortak hafızayı
hatırlatan bir yayın…
Bu toprakların tarihini, kültürünü ve özellikle İzmir’in kendine
has ruhunu merkeze alan; kibirden, bencillikten uzak; demokrat, objektif ve
sahici bir dil arayışı…
Çünkü mesele sadece neye karşı olduğumuz değil, neyi inşa etmek
istediğimizdir.
Ben elimi “herkese” ama gönlümü halkıma, milletime açtım her daim.
Düşmanıma dahi, düşmanlık yapmadım. Demokraside gazetecinin birincil görevi
eleştiridir ve bedeli ağırdır. Eleştirdim, eleştireceğim. Nasılsa “alıştım”
bedelin ağırlığına… Kan kusarken, “kızılcık şerbeti içiyorum” demem bundandır.
Ve hala “muhabirlik” yapmayan ve sadece emekli olunca “yazan” asla “gazeteci”
değildir benim için!
Belki haftada iki sabah, iki saatliğine de olsa…
Gürültünün yerini “sesli sükûnet”, ayrışmanın yerini “samimi tebessüm”
alır.
Söylesek tesiri yok belki…
Ama bu kez de susmam!
“Selam” diyene “Aleyküm selam” şimdiden!
hasantahsink@gmail.com

Sevgili dostum, yeni kanalın ve programın hayırlı olsun. Dinleyici bol olsun.
YanıtlaSil